– Bu, İgor’un çocuğu…

Bu çocuk İsmailin…

Bak şimdi, anlatacağım hikaye daha yeni oldu, Bursada, şöyle güzel bir apartmanın dördüncü katındaki özenli bir evde. O evde yaşayan çalışkan ve hayat dolu bir emekli vardı: tek başına yaşayan, neşeli bir kadın, adı ise Şükrandı.

Şükranın hayatında büyük bir değişiklik, garip heyecanlar yoktu açıkçası. Stabil bir tekdüzelik: emekli maaşı, arada ek iş, yakın dostlar, arada torun ziyareti Bursadan uzakta yaşayan oğluna gitmeler ve yaşlı, ayrı evde yaşayan annesine her gün yardım.

O gün de sıradandı işte.

Sabah annesini aradı, İyi misin, anneciğim? diye bir hal hatır sordu.

Günün önemi yoktu; hafta sonuydu. Şükran haftada birkaç kez özel bir tıp merkezinde, çağrı telefonu yanındaydı, randevu alıp hasta kaydı tutuyordu.

Bugün ise planlar belliydi: Bir yandan annesini yoklamak, bir yandan da pazar için hazırlık yapmak. Açık konuşayım, bu yemeği yapıp götür, biraz yanında dur ritüeli bir hayli baymıştı; iç geçirip göz devirmemek elde değildi.

Yürüme mesafesi, iki apartman ötesi. Yemek yapmak da kolay. Üstelik annesinin dünden kalan nohutlu pilavı ve börekleri duruyordu. Ama beş kat, asansörsüz… Off!

Bir de annesinin şikayetleri… Her gün başka bir ağrısı, her gün yeni bir dert! Şu kadar yılda tıbbi bilgiyi apartmandaki Fitnat Hanımdan ve televizyondaki Müge Anlıdan alsa da kızının tavsiyelerini kalpten ret ederdi! Halbuki Şükran tam kırk yıl Bursa Devlet Hastanesinde ameliyathane hemşiresiydi.

Sen ne anlarsın anne, anca tavsiye veriyorsun!

Neyse, gün gün işte.

Bir de markete uğramak lazım. Anneme giderken köşedeki markete de girerim. Poşeti kapının kenarına bırakıp aynanın karşısına geçti, bir ruj tazeleyecek, belli. Altmışlarını devirmişti, ama kendine bakınca insan yirmi giyinik gösterirdi; gözlerinin kenarında kaybolan bir iki kazayağı kırışık dışında, kısa küllü saçları, iri küpeleri ve hoş bir yüzü vardı.

Kısacık bir ruj, bir de siyah ekmek ve tereyağı alacağım, diye geçirirken, kapı zili çaldı.

Apartmanın kapısı sonradan takılmış diyafonluydu, eli kolu bağlı komşuya çabuk kapı açılmazdı genelde. Acaba kim? Belki alt kattaki Nazire Teyze… İyi çay eşidir.

Şükran ağzında rujuyla, hızlıca kapıya gitti. Bir de açtı ki…

Karşısında açık kumral, saçlarını atkuyruğu yapmış genç bir kız. Üzerinde çizgili bir tişört, uzun lacivert bir hırka ve kot pantolon, sırtında ise sırt çantası. Tabii o esnada gördüğü, sadece genç bir kız ve kucağında kahverengi battaniyeye sarılı minicik bir bebek.

Gözleri kısık, çenesi gergin. Kendisini sıyırıp içeriye yaklaştı, paketi uzatarak sadece:

Bu sizin!

Şükran, elinde ruju, refleksle bebeği aldı. Ağır bir şeydi, aşağıya bakınca… Allahım, resmen bir bebekti!

Başını kaldırdığında genç kız çoktan merdivenlerden koşarak iniyordu.

Anlayamadı tabii; niye bırakıyor ona bu bebeği?

Bu İsmailin çocuğu, benim okula gitmem gerek… , diye homurdanarak hızla basamaklardan indi.

Apartman kapısı şangırtıyla kapandı.

Ve… Hepsi bu!

Şükran bir süre olduğu yerde kaldı, belki de kız geri gelir diye. Sonra içeri geçti, bir an için aklından: Annemin yanına giderken çöpleri unutmayayım.

Yabancı bir poşet daha vardı antrenin kenarında. O hengamede koyduğunu bile fark etmemişti genç kız.

Biraz kendine gelince Allahım, cidden çocuk mu bu! O ne demişti, İsmailin çocuğu mu? Net de öyle demişti.

Şükranın tek oğlu vardı, adı ise Kaandı. Kaan evli, iki çocukları var; İzmirde yaşarlar, Şükran ise Bursada. Rahmetli eşi Yalçın, beş yıl önce kaybetmişti.

Bütün denklem çöktü… Kucağında minik minik kıpırdanınca iyice panikledi.

Hemen battaniyeyi açtı: bej rengi tulum, minik mini minnacık bir bebek ve frog-lu bir emzik… En fazla bir aylık.

Ay canım cicim, küçücük! diye okşadı ve çocuk tekrar uyudu.

Cevabın poşette olduğuna kanaat getirip baktı; iki biberon, mama, bebek bezi, biraz da kıyafet.

Sanki hâlâ bekliyor gibiydi. Kapıyı bir daha çalarlar, kız tek başına geldim der, çocuğu alıp gider, o da günü kendi yazgısına çevirir: çöp, market, annesi…

Biraz makyajını tamamladı, pencereye yaklaşıp etrafta genç kızı gördü mü bakındı. Yok… Bu işe bir anlam veremedi.

Bir süre sonra bebek huzursuzlandı. Şükran, Yav, benim değil ki, acaba kucağımdan çıkartıp bakayım mı, yoksa hiç mi karışmayacağım? derken, yine de dayanamayıp üstünü değiştirdi. Ve fark etti: Bu bir kız çocuğu!

Ancak o an Şükrana bir sorumluluk korkusu çöktü. Yavrusunu bırakıp kaçmışlar ya!

İsmail… İsmail… Birden Acaba!?

Kaan gençliğinde epey hovardalık etmişti. Çok kız arkadaş değiştirmişli, evlenmeden önce eve dahi getirmişliği olmuştu. Ama uzun zamandır düzene girdi zannediyordu; iş kurmuşlardı, çocuklar büyümüştü, borç harç bitmiş gibiydi…

Hadi, küçük prensesim, ağlama, şimdi değiştiriyorum bezini…

Allahım, annesi bu yavruyu bırakıp mı gitti?

İşin içinden çıkamadığı halde elleri refleks olarak bezi değiştirdi, altını temizledi, daha sonra kucağına sarıp mutfağa geçti; mama hazırlaması gerekiyordu.

Tam o sıra telefon çaldı. Zorla tek elle açabildi telefonu.

Nerede kaldın, açmıyorsun? Annesi arıyor.

Yoo, anneciğim, iyiyim ben. Ne lazımdı canım?

Markete gittin mi peki?

Daha gitmedim.

Ben armut istiyorum yalnız. O son aldığın taş gibiydi, bir öncekilerden al. Onlar yumuşaktı, hafif kırmızı yanaklı…

Tamam hallederim, merak etme.

Aman düzgün seç, yumuşak olsun. Sonrakiler hiç hoş değildi. Hem suyu…

Bebek kucağında kıpırdanıyor, hafif ağlıyor.

Pekala, anne, tamam…

Neden gürültü var orda?

Televizyon açık annecim.

Kapat da git artık, sona kalma, ekmek biter!

Şükran telefonu kapattı, miniğe yavaşça mama hazırladı. Kafasını fena kurcaladı…

Kaan…

“Şimdi Mayıs sonu… Ağustosta Kaan iş için Kayserideydi,” diye hesapladı. Acaba oralarda, gizli saklı bir macera mı yaşadı, adını gizleyip İsmail mi dedi?

Belki de öyle. Erkek milleti neticede. Ha oldu ki, Kaan temiz çocuk; bana öyle geliyor. Ya alttan başka hayat mı var?

Bir damla mamadan tattı, sıcak; hızla çeşmeye tutup hazırladı. Sol kolunu iyice harap hissetti, yabancı bu kadar küçük çocuk taşımaya. Zamanında kendi çocukları kucağında büyüdü tabii, ona bakmazsa olmaz. Şimdi ne yapsam? 112yi mi arasam diye düşünüyor. Ya bu çocuğun babası Kaansa? Kızda yavruya tıpatıp torunları Stelyaya benzerlik var gibi geldi.

Ama ya öyleyse? Büyük kriz! Gelini Zehranın dünyayı başına yıkacağı kesin. Torunlar? Ooo… düşünmesi bile fena.

Al bakalım, güzel kız. Aferin sana…

Karşısında minik, iştahla süt içiyor; gözleri hafif kapalı. Şükran mest bir şekilde gülümsedi; belli ki torunlara hasret.

Bebek uyuyunca, Şükran onu yatırdı, rahat bir nefes aldı, oğlu Kaanı aradı ama hat çekmiyordu.

Kötü…

O an karar verdi: Acele etmeyecek, oğlunu zor durumda bırakmak istemiyor. Belki genç kız pişman olur da geri gelir. O da, tipini görünce asosyallik, gariplik sezinlemedi. İncecik, zeki bir genç, tipik üniversite öğrencisi gibi.

Anneden saklamalı. Çünkü annesi işitti mi, elli kere ağlar, bin türlü felaket senaryosu kurar, insanın paçasından tutar bırakmaz, o yüzden hiç ağzını açmadı.

Sonra torunu Aliyi aradı; babasının sınır köylerinde doğalgaz borusu döşediğini, telefonun çekmediğini öğrendi. Zaten iki gün sonra dönecekmiş ama her akşam mutlaka Zehrayı arıyormuş, her şey yolunda.

Bari bana da bilgi versinler, diye söylendi Şükran.

Ama biliyordu, oğlu habire yollarda, her hareketini annesine rapor edecek hâli yok. Kaanı aramak şarttı ama yapamadı.

Gelinini Zehra’yı aradı, Akşama baban mutlaka bir arasın beni, bekliyorum, dedi.

Hayırdır, anne, bir şey mi oldu, aktaracak mısın?

Yok, Zehracım, sadece bekleyeceğim, lütfen…

Zehra söz verdi.

Annesini daha sonra aradı; Ay bugün dizim burkuldu, gelemeyeceğim, ama senin pilavın var, ekmeğin de yeter, diye uydurdu.

Annesi homurdandı, beş altı kere daha arayıp dert etti; Kendim gelirsem, beşinci kata nasıl çıkacağım? diye söylendi.

Şükran, konuşmadan sonra iyice rahatladı, beyaz pantolonu çıkardı, ev elbisesini giydi, bebeğin yanına oturdu ve kendi kendine düşünmeye koyuldu.

Akıl tutuldu sanki. Niye aldım bu çocuğu?” Oysa kapıya bırakılan bebek de olabilirdi. Peki polisi niye aramıyor?

Birincisi, oğlundan şüphelenmişti; ya İsmail diye oğlunu kandırdıysa genç kız? İkincisi, gidip karakolda sıra beklemek ve bu garip durumu anlatmak işi yokuşa sürüyordu. Üçüncüsü, genç kızın bakışları içini dağladı; annelikle karışık umutsuzluk, öfke ve haklılık vardı o gözlerde.

Birine danışmak şarttı. En eski dostunu, Sevdayı aradı.

Sevda, bak şimdi şok geçireceksin. Beni kucağıma bebek bıraktılar…

Sevda hiç şaşırmadı, direkt Sherlock Holmes kesildi, Akşama geliyorum! dedi.

Panik yok, Şükrancığım, halledilir! Sadece yangından mal kaçırma.

Sence de polisi hemen aramayayım mı?

Bi dur, en azından İsmaili bul!

Allah aşkına, hangi İsmail? Bizim apartmanda kaç kişi var ki, apartman boyu, dokuz kat? Yanlış kata mı geldiler sence?

Olabilir ya. Ama Kaandır belki… Sen yine ararsın oğlunu bir daha.

Tüm gün kız bebekle geçti. Şükran internetten makale okudu, yeni doğan bakımıyla ilgili birkaç püf noktası kaptı; masaj yaptı, banyosunu ettirdi, krem sürdü, ninni söyledi.

Annesi yine aradı; Dizim iyi, gelsene yarın diye. Yarın kesin geliyorum, anne, diye moral verdi.

Sevda işten sonra kapıdaydı, hemen kızın kıyafetlerini inceledi. Sonra komşuları yokladı. Bebekten bahsetmedi, İsmaile yazı geldiydi de… dedi.

Kısa süre sonra hızla kapı açıverdi:

Buldum!

Sessiz ol, yeni uyuttum çocuğu.

Sevda hızla içeri girdi, kız uyandı, ağlamaya başladı. Bizim sağ bloğun altıncı katında bir İsmail var, yaşına vs. uygun, diye fısıldadı Sevda.

Eminim yalnızca daireyi şaşırdı o kız… Hadi gidelim!

Nereye?

Soru sormaya, şu İsmaile!

Ya bakarsa, biz de tuhaf duruma düşersek?

Olsun, öğrenelim.

Bebeği salladılar, asansör kullanmadılar, altıncı kata tırmandılar; kapıyı çaldılar.

Kim o? yaşlı bir erkek sesi geldi.

İsmail’e gelecektik, dedi Sevda.

Kapıyı ufak tefek, kambur bir yaşlı kadın açtı. Ardından İsmail geldi; boyu kısa, posu yerinde, sakallı bir genç.

Tablet için mi geldiniz?

Yok yok, başka bir şey için! Bakın, Şükranın evinde yanlışlıkla sizin bebeğiniz bırakıldı.

Adamcağız donakaldı; bir o kadın bir Şükrana baktı.

Ne? Benim mi?

E, ama yalnız sizsiniz apartmanda İsmail, başka kimse yok, diye tutturdu Sevda.

Benim hiçbir zaman çocuğum olmadı, dedi şaşkınlıkla.

Belki yanlışlık oldu. Bir kız gelip, bebek bırakmış; İsmailin çocuğu, demiş, siz misiniz?

Benim bir alakamsa yok. Kız arkadaşım olmadı, interneti zor yetiştiriyorum. Yanlış olmuş bu. Kızın adı ne peki?

Tanımıyorum, ismini bile söylemedi, dedi Şükran.

Şükran ile Sevda aşağıya indiler.

İsmail: Sosyal medya ile duyralım mı, paylaşırsam? diye heyecanlandı.

Yok yok, sağ ol, iş resmiyete girsin istemiyorum, elleriyle işaret etti Şükran, hâlâ oğlundan şüpheliydi, polisi aramayı da istemiyordu.

Sevda iç geçirdi, Bugünün gençliği… Gerçekten göstermelik delikanlı, dedi.

Kaandan haber çıkmayınca Zehra, Anne, aklım karıştı; yüzme kursu, okul, alışveriş… Dur bir sakinleşeyim, demiş, belli ki annesinin yanına da gidememişti.

Cidden, Zehra bilse bugün neler olduğunu

Neyse, yarın polise gideceğim! dedi Şükran, yattı.

Ama gözünü kapattıkça kızın yorgun, çaresiz, umutlu bakışı gözünün önüne geldi. Eğer polis ararsa, kız ne olurdu? O bebeğe neler yapılırdı?

Gece fena geçti, ara ara bebeğin sesine kalktı, kucağında dolaştırdı, mama karıştırdı; sabaha karşı uyuyakaldılar.

Sabah annesi arayınca:

Nasıl, dize ne oldu, geliyorsun mu?

Geliyorum, dedi, önce camdan sonra bebekten emin bir bakış attı.

Tamam, erik de al, bir de… dedi, annesi.

Çocukları gezdirmek gerek ya, bir şal ile bebek kangurusu yaptı, minik kıyafetlerini değiştirdi, yeni diye aldı kıyafetlerden giydirip markete indi.

Marketteki gezmek bile keyifli geldi. Tabii, beşinci katı tırmanırken yordu…

Ne o öyle? annesi gözlerini açtı.

Ne olacak, anne? Al bakalım yiyecekleri… poşetleri verip odaya geçti, bebeği koltuğa yatırdı.

Nereden buldun bunu?

Ayşe Hanımın torununa bakıyorum, saatliğine bana bırakıp kuaföre gitmiş.

Dizine ne oldu?

Geçti…

İkisi de bebeğe hayran kesildi, acayip güzel zaman geçti. Bu sefer dertten, ağrıdan şikayet yoktu.

Aman Allahım, parmağı tutuyor! Kızın adı ne peki?

Sormadım. Bir saatliğine verdiler işte.

Yavrum, ismini öğrenmeden çocuk alınır mı, diye çıkıştı annesi.

Şükran eve yürürken, içinden bir isim seçmeye çalıştı. Neden, bilmiyorum, ama adını merak etti.

Evde otururken, bir mesaj: Abone müsait!

Şükran yerleşti, bebek kucağında, Kaanı aradı.

N’apıyorsun anne, iyiyim ben! Ben evliyim, öyle bir şey imkansız… dedi şokla.

Ama çocuğu bana getirdiler, belki adını değiştirdin… İsmail falan dedin…

Ya anne! İsmail değilim ben! Polis ara hemen, istiyorsan ben ararım!

Dur! Mama hazırlıyorum, sonrasında halledeceğim, önemli bir şey yok, sadece… çok sevdim kızı, iyi kızdı valla…

Aman anne, sırf bu yüzden Poyrazın çocuğu yanına alsan ya! Bu işler şaka değil.

Deli misin, Zehra kızar! Hemen halledeceğim.

Ama Şükran hemen polisi aramadı. Bebeğin birtakım bakımıyla ilgilendi. Polikliniğe götürmek, infeksiyon bölümüne bakılır, kime denk gelir? diye düşünüyordu. Şükran sağlık camiasından olduğu için, her koşulda o kızın en iyi şartlarda ona emanet olduğunu bilip içini kemirdi.

Ama ertesi gün iş başı vardı bu bir. İki, iş resmileşirse suç bile olurdu; haber vermeden çocuk bulundurmak sorun çıkartabilirdi.

Oğlu haklıydı.

Bir iç geçirip, bebeği doyurdu, altını değiştirdi, odada ikisi birdir uyudu; tam içini ısıtan bir huzurla.

Birden kapı çaldı, Şükran usulca kızın yanından kalktı, gözünden gözlüğü çıkarıp baktı, şok oldu. Kapıyı açtı.

Nerede? Siz ne yaptınız ona? Niye hemen söylemediniz ki?

Kapıda telaşlı, üstü başı dağınık genç kız…

Ne demedim? dedi Şükran.

Bu sizde değilmişsiniz ya! dedi kız, elleriyle gözlerini ovuşturdu.

E ama buradayım işte, çok çabuk kaçtınız…

Tamam tamam. Nerede, biliyor musunuz? Gerçekten biliyor musunuz? diye yalvardı kız.

Gözlerinde Lütfen bilin, bulun! haykırışı vardı.

Şükran çekildi:

Geç buyur.

Kız geçti; umutsuzluktan gözleri dolu, neredeyse çökecek. Kızını görünce dona kaldı, yere çöktü, ağlamaya başladı, adeta hıçkırıklar içinde. Şükran su, şeker, çay yetiştirdi.

Hadi, bir tatlı ye, çayını iç, kendine gel…

Kendini toplayınca anlatabildi. Kızın adı Gülbin, miniğin adı ise Elifti.

Bildiğimiz hayat hikayesi… Gülbin saf, toy, taze bir tıp öğrencisi çıktı. O yaz hayatı değişmiş, aşık olmuş… İstanbuldan Bursaya okumaya gelen İsmaille tanışmış; çocuk hamileyken başta ilgilenmiş, annesine ulaştıracağını söylemiş. Fakat kışın bir anda İsmail kaybolmuş, numarası kapalı. Dönemi bitirecekmiş, yurtta kalamaz, ailesi destek vermez olmuş; Gülbin çok zorlanmış. Emekli, biraz parası olan teyzesi yardımcı olmaya çalışmış. İsmailin annesi yakın zamanda taşınınca, ona çocuğu bırakacağını sandığı daireyi hatırlamış, Şükranın dairesine bırakıp, ağlaya ağlaya sınava hazırlanmış. Meğer yan bloğa karıştırmış.

Sabah, yorumlara bir şey yazınca, İsmail kendisiyle temasa geçmiş Benim çocuğum yok, anneme de bırakmadım demiş, o an geri dönmüş, ağlayarak Şükranın kapısını çalmış.

Ya fotoğraflarda annesini görmüştüm; siz ona öyle benziyordunuz ki… Kısa saçlı, aynı duruşta… dedi mahcup bir şekilde.

Canım, hayatta birine şans vermek en iyisi. O minik kızdan nasıl vazgeçilir? Dönmene sevindim. Ne düşünüyorsun şimdi?

Ablaya giderim, yurda geçici dönerim ama bir daha bırakmam. Sizi de yordum, affedin.

Açık konuşayım, sen yokken oğluma yordum, korktum… Hatta komşunun İsmailini de işin içine kattık! Başına gelmedik kalmadı zavallının!

Bunu gülerek anlatınca, Gülbin bile ilk kez gülümsedi.

Hakkını helal et, gidip özür dilesem iyi olur…

Şu gözlerinle mi? Yavrum kal, ben yalnız yaşıyorum. Dilersen bir süre sende kalabilirsin.

Yok, ben kiraya para veremem, hocam. Yurtta bir süre idare ederim.

Zorlama Gülbin, kal. Bak işin olursa yine çıkar. Sınavın ne zaman?

İki gün sonra. Ama…

E, ne güzel. Bugün eşyanı getir, Elif’le burada kal. Ben de gündüz nöbete giderim. Yemek dolapta, Elif uyursa evi sana bırakırım. Ha, mamalık aldım aslında ama, sen emzirebilirsin…

Bir baktı ki Gülbin çoktan koltuğun kenarında uyuyakalmış; minik Elif de yanına kıvrılmış.

Sevdayı aradı, kısık sesle:

Kaandan değilmiş, komşunun da değil… Dinle beni, sendeler ama iyiler… Bırakmam burada. İyi ki polise gitmemişim Sevda!

***

Gülbinin sütü kesilmedi. Sınavlarını iyi geçti, şimdi her gün hem Şükranın annesinin pazar torbalarını taşır, beşinci kata Elif’le çıkar. Annesi de Genç nesil, tıp hekiminden de iyi! diye onun dediklerini harfiyen uygular.

Şükran hastaneden tanıdıklar sayesinde ona acil servislerde ek nöbet buldu. Genç kız mesleğine tutkulu çıktı, işime aşık dedi.

Komşular da Gülbini takdir etti, bir gün İsmailin babaannesi rahatsızlanınca Evde hemşire var! deyip ona başvurdu.

Sonbahar geldiğinde, Gülbin iki kat yukarı Elifi de aldı, babaannenin bakımına geçti; hem bir hayat yarasına pansuman yaptı, hem de yeni bir sayfa açtı.

***

Bak işte; hayatta her şey olur. Onun için arada başımıza böyle hikayeler gelince, yargılamadan, hemen karalamadan, belki bir yol bulmalı insan…

Valla, Şükran gibi komşuya ihtiyacımız var, haberin olsun!

Rate article
Lifequest
– Bu, İgor’un çocuğu…