Komşum geceleri çuvalla gübremi çalıyordu. Dün gece ona bolca maya kattım.
Yine benim gübre yığına çömçeyle dadandın mı? Soru sormadım, bildiğimi söyledim.
Komşum Zeliha, bahçeye bakan tarafta, çapaya yaslanmış, bana bakıyor; sanki onu haksız yere suçlamışım gibi surat yapıyordu.
Ay Şehnaz, abartma ne olur! Koca bir tepe olmuş zaten. Biraz komşuya, çocukluk arkadaşına kıyamaz mısın?
O ganimet değil Zeliha, beş bin lira kamyon parası üstüne nakliye, arka bahçede gözle görülür şekilde azalan yığına başımla işaret ettim. Ayrıca bu benim malım.
Aman yahu, sende de yok mu el açıklığı! Sadece iki kova aldım, salatalıklar güçsüz kaldı. Benim emekli maaşımla neyle alayım kamyon kamyon? Herkes senin gibi zengin değil ya.
Zeliha, mağdur rolüne bürünmede usta; suçu hep ya hükümette, ya havada, ya da bende bulur. Sonuçta benim domatesler, her sene onunkiler kızarmadan kızarır; zaten orada sinir tükeniyor.
Eve dönerken içimdeki öfkenin genzimde düğümlendiğini hissettim. Konu iki kova gübre değil, para hiç değil; bu kadarki pervasızlık, insanı salak yerine koyma hali sinir bozuyordu.
Geceleri, saat iki gibi, karakteristik bir hışırtı duyardım. Zeliha işi küçük tutmaz: siyah inşaat çuvallarını tepeleme doldurup stratejik stoğunu oluştururdu, sanki kıtlık gelecek.
Kocam Tolga, mutfakta ekmek arasını kemiriyor, bulmacayla cebelleşiyordu.
Yine mi yürüttü? Başını kaldırmadan sordu.
Yine. Üstelik bana huysuz dedi.
O zaman tuzak kur.
Sonra açıklarsın, komşunun ayağı neden kopmuş? Akıllı oyun gerek, kaba güçle olmaz bu işler.
Pencereden seraya göz attım; Zelihanın kutsal mekânı. Her sene özel tohum, el becerisi diye hava atar. E el, başkasının gübresinde daha da hafif olur tabii.
O gece bir türlü uyuyamamıştım. Dışarıdan köpek havlaması, cırcır sesi, sonra yine o: hışır, hışır… Küreği, emekle örtüp sakladığım gübreye gömüyordu. Sahip çıkıyorsun, kolluyorsun, sonra biri geliyor, kendisinin zannedip toplayıp götürüyor.
Sabah kapı önünde Zeliha çoktan hararete kapılmış, bir o yana bir bu yana koşuşturuyordu.
Günaydın Şehnazcığım! Kabakların sararmış, hastalık değildir umarım?
Yüzünden okunuyordu: Gece en az üç çuval götürmüş, adeta parlıyordu. Benim morali yerindeydi ama içeride dalga dalga öfke vardı.
Depoya giderken, gözüm raftaki tarım malzemelerine takıldı: tohumlar, gübreler ve kocaman sarı paket kuru maya… Kafamda hemen bir senaryo şekillendi.
Zeliha çaldığı gübreyi inşaat torbalarına doldurup serasına taşır, orada güzelce olgunlaşsın diye bekletirdi. Cam sera şu sıralar sıcak ve nemli maya için ideal ortam.
Bir kovaya ılık su, dolabın dibindeki şekerin tamamı, ardından da koca paket maya… Karışım fokurdayıp köpürdü, etrafa ekşi bir maya kokusu yayıldı. Tatlı bir intikam beklentisiyle dolu dolu güldüm.
Akşam çöktüğünde, Zeliha daha piyasada yokken, bahçeyi arka taraftan dolandım. Torbasını genellikle tel çitin yıpranan köşesinden taşır. Tam oraya, maya karışımını döküp üstünü çaktırmadan karıştırdım. Buyur, gönlümden kopan ekstra katkı.
Eve dönünce ellerimi güzelce yıkadım, yatağa keyifle girdim.
Ne gülüyorsun öyle? Uyku sersemi Tolga seslendi.
Güzel rüyalar göreceğim, dedim, battaniyeye sarıldım.
O gece olağan şırıltı yoktu; demek ki Zeliha bu sefer sessiz çalışmış.
Ama sabah kahve kokusuyla değil, kıyamet gibi bir çığlıkla uyandık.
Tolga pijamalarla pencereye fırladı:
Ne oluyoruz yaaa?!
Sabahlığımı çekip kapıya çıktım, serinlikte buram buram ekşimsi bir koku vardı. Zeliha, yepyeni polikarbon serasının önünde, kapısı ardına kadar açık, perişan vaziyetteydi.
Küçük dilini yutmuş gibiydi; yüzünde kahverengi lekeler, sanki çamur tabancasıyla saldırmışlar. Çite yaklaştım, en saf ifadeyle sordum:
Zeliha, ne oldu sana? Suyun mu patladı?
Yavaşça döndü. Suratında dehşet ve mayalı gübre karışımı.
O… patladı! fısıldadı. Şehnaz! O şey canlıymış!
Çitin arkasından seraya şöyle bir baktım; içeride tam manasıyla küçük çaplı bir gübre felaketi olmuş.
Maya, sıcak ve nemli ortamda, sıkıca bağlanmış çuvallarda coşmuş, gazı biriktikçe çuvallar şişmiş, bekletmeye gelmeden BUM! Kural ihlali. Torbalar dağılmış, içindeki her şey seranın camlarını, tavanını, Zelihanın gözbebeği biber fidelerini çürük armuda çevirmiş.
Zeliha, sabahın başrol oyuncusu olarak tam ortada dikiliyordu.
Peki, ne patladı? dedim soğukkanlılıkla.
Çuvallar! ciyakladı. Birini kaldırdım, patladı! Sonra diğeri! Şehnaz, ne kattın sen bunlara?!
Ben mi? Mümkün olan en masum tavırla şaşırdım. Zeliha, o gübre benim bahçemde. İçine koyduğum tek şey ineğin ürünü.
Peki senin seranda poşet poşet olması, işte o enteresan.
Zeliha bocaladı. Klasik, bir yandan resmi kabul mü edecek, yoksa “benim malım” deyip rezilliği üstlenecek mi? Bakışlarımı kaçırmadan bir yandan da leke leke süzüldü üstü.
Bu… sabotaj! diye inledi sonunda. Beni zehirlemek istedin!
Ne, doğal gübreyle mi? Omuz silktim. Belki de seranda kötü enerji vardır? Senin o hafif elin bu sefer ters çalışmış olabilir.
Tolga, manzarayı görünce kendini zor tuttu, kıkır kıkır odasına kaçtı. Zeliha, hortumu kaptığı gibi kendi üretkenliğinin kanıtlarını yıkamaya girişti. Ancak o koku üstüne yapıştığından, kolay kolay çıkmadı. Bu, sadece gübre değil, mağlubiyetin kokusuydu.
Gün akşama kadar mahallede Zelihanın serasında patlayan vakalar dilden dile dolandı. Tahminler havada uçtu: kaçak alkol imalatından göktaşı çarpmasına kadar. Suçlu hiç konuşmazken, akşam saatine kadar çit fırçalamaktan yoruldu, yerleri baştan hazırladı, hatta toprağı bile değiştirdi. Akşam çaylarında dahi görünmedi.
Bir hafta sonra, yeni bir kamyon gübre geldi, aynı yere döktüler. O gece uyandığımda çıt yok, ne şırıltı, ne paket sesleri.
Bahçeye çıktım, gübre tepesi ay gibi bembeyaz, dokunulmamış.
Sabah Zeliha çitin önünden geçerken, suratını başka tarafa çevirdi. Şimdi gübreyi marketten, lüks paketlerde, kendi parasıyla alıyor.
Günaydın komşu, biberler nasıl?
Durdu, bana baktı. Artık bakışında pişmanlık yok, sadece kimya korkusu var.
Büyüyorlar. Senin sadakana gerek yok.
Harika. Tarif lazım olursa artık biliyorsun.
Diye diye hızla eve yürüdü. Ben de keyifle çayımı demledim.
İçimde sükûnet, ne kin ne coşku. Sadece denge yerine geldi: Benim olan artık bana ait, kimsenin malı el değiştirmiyor.
Dersler her zaman çit yüksekliğinden doğmaz bazen maya satır aralarında saklıdır. Herkesin yığını kendine; komşuya halk mayası sürpriz bir sınayandır.
Artık kuru mayalar, üst rafta yedekte. Ne olur ne olmaz: bir gün yeni bir patates böceği beni test ederse, onunla da gereken dilde konuşacak çok şeyim var.




