Düğün Olmayacak
Lale odaya girdiğinde kapıda durdu; nefesi aniden kesildi. Karşısında gelinliğiyle Betül duruyordu; öyle güzel, öyle narindi ki… Elbise Betülün vücudunu harika bir şekilde sarıyor, gözlerinde sanki tül gibi bir huzur, kırılgan bir mutluluk parlıyordu. Lale heyecanını saklayamadı:
Allahım, sanki ışık saçıyorsun! dedi, gözünü arkadaşı üzerinden ayıramadan. Senin adına o kadar mutluyum ki! Sonunda o karanlık sayfayı kapatıp yeni bir hayata kucak açtın, Nikâya dair ne varsa unuttun! Aferin sana!
Betülün yüzündeki tebessüm bir anda kayboldu, dudakları gerildi; gelinliğin düğmelerini aceleyle açmaya koyuldu, Lalenin bakışlarından kaçınarak.
En iyisi çıkarayım, mırıldandı düşük bir sesle, yan taraftaki küçük düğmeleri gevşetirken. Törene sadece iki hafta kaldı. Bir şey olsa bu elbisenin aynısını bulamayız.
Lale dudağını ısırdı, yanlış bir şey söylediğinin farkındaydı. Nikânın adını neden andı ki şimdi? Hayatında sonunda düzgün bir adam varken, geçmişin adının geçmesi elbette gereksizdi. Nikâ, Betülün bir damla gözyaşını bile hak etmiyordu. Hele yaşattıklarından sonra!
Bir zamanlar Betül, Nikânın o kişi olduğuna inanmıştı. Her şeyin ciddi ve kalıcı olduğuna emindi. Ama yavaş yavaş her şey tersine dönmüştü. Önce Nikâ, ondan uzaklaşmaya başladı, buluşmalardan kaçtı; sonra açıkça arkadaşlarını, hayallerini, seçimlerini eleştirmeye başladı. İşteki yükseliş şansını bırakmasını istemiş, yurtdışındaki stajdan vazgeçmeye zorlamış, sonunda da her şeyi bırakıp farklı bir mesleğe yönelmesini dayatmıştı.
Betülün ailesi, kızlarının değişimini fark ediyordu. Onun kendini kaybetmesine, suskunluğuna engel olamıyorlardı. Dertleşmeye kalkınca tartışmaya dönüşüyor, Nikâ Betüle, ailenin onları istemediğini inandırmıştı. Delicesine mükemmel aşklarını yıkmaya çalışan kötü insanlar olarak anlatıyordu. Gerginlik arttıkça Betül, ailesiyle neredeyse tüm iletişimini kesmişti.
Ve bir gün Nikâ ortadan kayboldu. Açıklama bile yapmadan, bir veda da bırakmadan gitti. Arkasında ise büyük bir acı ve dünyaya getirmeye karar verdiği bir çocuk bıraktı…
Şimdi, elbiseyi aceleyle üstünden çıkaran Betüle bakarken Lale, pişmandı. Onu mutlu görmek istemişti, eski yaraları kanatmak değildi niyeti…
Küçük Nikâ artık dört yaşındaydı. Yakından bakanlar, babasına benzediğini hemen fark ediyordu: aynı koyu kıvırcık saçlar, aynı gözler, hafif alaycı bir gülümseme. Çocuk akıllı, meraklıydı; dünyayı keşfetmek isterdi. Bir gün gökyüzünün niye mavi olduğunu, başka bir gün bulutların nereye gittiğini sorar, dışarıda her böceği hayranlıkla inceliyordu. Anaokulundaki öğretmenler, onun çabuk öğrenmesini, uzun masalları ilgiyle dinlemesini överdi.
Küçük Nikâ vaktinin çoğunu dedesiyle babaannesinin yanında geçiriyordu; Betülün anne babası, torunlarına gözü gibi bakıyor, gelişimi için ellerinden geleni yapıyordu. Onlar seçmişti İngilizce eğitimi veren kreşi, onlar yüzme kursuna kaydettirmiş, dansa yazdırmıştı. Betül oğlunu nadiren, haftada birkaç gün görüyordu; en fazla bir saat kalırdı yanında. Sebebi acıydı. Çünkü Nikâya her baktığında zamanında umutla dolu o günlere dönüyordu aklı. Oğlunu çok seviyordu, başarılarıyla gurur duyuyordu, ama kalbinde tarifsiz bir acı eksilmeden duruyordu. Onu kucağına aldığında, gözlerinin içine baktığında, gözyaşı kendiliğinden doluyordu. O anlarda yüzünü çeviriyor, çantasını karıştırıyor ya da oynamış gibi yapıp sessizce ağlıyordu…
Bir akşam Betül, Nikâyı almak için ailesinin evine gitti. Küçük, halının üstünde oturmuş, kaşlarını çatıp yapboz yapıyordu. Annesini gördü, hemen kalkıp kucağına atladı.
Anne, bak! Koşa koşa onu halının yanına çekti. Neredeyse bitirdim! Burada bir ev var, şurası ağaç Burada da bir köpek olacak!
Betül yere çöktü, gülümsedi.
Çok güzel olmuş, dedi, başını okşayarak. Aferin sana, çok güzel yerleştiriyorsun.
Küçük Nikâ bir süre düşündü, gözlerini annesine kaldırdı:
Anne, benim babam nerede? Kreşte herkesin babası var, bir tek benim yok…
Betül kanı çekilmiş gibi oldu. İçinden bir şey koptu, ama sesini sakince çıkardı:
Bilmiyorum oğlum. Baban şu anda uzaklarda. Ama seni her zaman düşünüyor.
Neden aramıyor peki? Nikâ yüzünü buruşturdu, sanki zor bir denklem çözer gibi. Ona kendim ayakkabımı bağlayabildiğimi anlatırdım!
O O çok yoğun, diye cevapladı Betül, boğazındaki düğümle. Eminim seninle gurur duyuyordur.
Çocuk bir an durdu; ardından başını sallayıp tekrar yapbozuna döndü.
Peki. O zaman bu evi de bitireyim ki, babam ne kadar akıllı olduğumu görsün!
Betül, yanında oturup yapboza dalan oğluna sessizce bakar, gözyaşı içinde yutkunurdu. Ona daha fazlasını söylemek isterdi, teselli etmek Fakat kelimeler boğazında düğümleniyordu. Elini uzatıp tekrar Nikânın saçlarını okşadı; çocuk şampuanının kokusunu içine çekti, o anı çocuğunun yanında, huzurlu, mutlu olduğu anı elinden kaçırmamaya çalıştı.
Yine de Betül, aklının bir köşesinde Nikâyı unutamıyordu. İçinde bir yerlerde ona hâlâ mazaret arıyordu. Belki başına bir şey geldi? Belki ulaşamıyor, mecbur kaldı? Bu düşünceler, umutsuzluğa kapılmasına engel olurdu.
Ailesi defalarca onunla yüzleşmeye çalışmıştı. Annesi, geçmişi bırakıp oğluna ve kendi geleceğine odaklanmasını tavsiye ederdi. Arkadaşları ise daha açıktı: O seni terk etti. Kabullen, yoluna devam et! Fakat Betül inatla dinlemezdi. Mutlu oldukları anıları, verdiği sözleri anlatır, tartışmaları yalnızlıkla bitirirdi.
Betül yine de bir şeyler yapıyor gibi hissederdi. Ara sıra Nikânın sosyal medya hesaplarına bakar, onu bulabileceğini umduğu adreslere telefon eder, internette yardım edin diye paylaşımlar yapardı ama nafile! Yine de kabullenmek istemezdi; belki de kabullenemiyordu.
Beş yıldan uzun bir aradan sonra, Betülün gönlüne su serpen biri hayatına dahil oldu. Neredeyse tesadüf Bir arkadaşının doğum gününde, Onurla tanıştı. İlk andan itibaren etkilenmişti; dürüst, güvenilir, anlayışlı, sahiplenici… Bir insan daha nasıl iyi olabilir ki?
Daha ilk buluşmadan itibaren Betül, onun yanında kendisi olabildiğini hissetti. Onur, ondan zorlama bir tebessüm, sonsuz neşe istemiyordu. Yorulduysa, hemen eve gitmelerini öneriyor; susmak isterse, sessizliğe saygı duyuyordu. Ciddi, dengeli ve en önemlisi samimiyetle âşık bir adamdı.
Duygularını en küçük detaylarda gösterirdi: Kahvesini nasıl sevdiğini öğrenip ona göre hazırlaması, iş arkadaşlarının adlarını ezberlemesi, her fırsatta ona yardımcı olması… Betül de bu ilginin tadını çıkarıyordu.
Onu asıl etkileyen ise Onurun, Nikâyla kurduğu bağ olmuştu. İlk kez karşılaştıklarında küçük Nikâ yabancıdan çekinip annesinin arkasına saklanmıştı. Ama Onur hemen diz çöküp, onun seviyesine indi ve hangi çizgi filmleri sevdiğini sordu. Yarım saat sonra birlikte oyuncaklarla oynuyor, Nikâ hayranlıkla en sevdiği arabasını gösteriyordu.
Aradan zaman geçtikçe Onur, Betülün anne-babasının evinin müdavimi oldu. Nikâyla parka gider, bisiklet sürmeyi öğretir, ona akşam masallar okurdu. Bir gün, Betül onları boyama yaparken bulduğunda Onur gayet doğal bir şekilde, Ona gerçek bir baba olmak isterim. Kabul edersen, nikâhiyle birlikte soyadını da almak isterim, dedi.
Lale de arkadaşı adına içten sevinç içindeydi. Betüldeki değişimi gözlerinden okuyordu: Artık gözleri canlı, yüzünden endişe silinmişti, gülümsemesi gerçekti. Ama bugün Lale bir hata yapmış; Nikâdan bahsetmiş, eski yarayı kanatmıştı. Şimdi yalnızca, Betülün yine eski karanlığına gömülmemesini umuyordu.
Ne var ki Betül şaşırtıcı şekilde sakindi.
Büyüdüm ben, dedi hafif bir tebessümle, gelinliği yatağın üzerine düzgünce yerleştirirken. Artık anlıyorum; Nikâya dair duygularım geçmişte kaldı. Bazen, oğluma da aynı ismi vermeseydim diyorum. Dinlemedim kimseyi, inat ettim Siz bana nasıl katlandınız?
Lale sessizce elini Betülün elinin üstüne koydu:
Nikâyı geri almak ister misin ailenin yanından?
Evet, Betül ciddi bir edayla başını salladı. Özellikle Onur istiyor bunu. Hatta oğlumun ismini değiştirelim diyor, geçmişle bağını kopartmam kolaylaşsın diye. Zaten evlatlık işlemleri başlayınca kimlik de değişecek.
Bir süre yağmur damlalarını izledi pencereden.
Eskiden oğlan bana sürekli geçmişi hatırlatır sanırdım. Ama yanılmışım. O benim oğlum ve annesiyle babasının yanında büyümeli! Dede, babaanne iyi güzel ama anne babanın yeri başka. Onur da bunu görüyor; o gerçekten baba olmak istiyor! Bir görsen, oğlana ne kadar bağlandı!
Çok güzel fikir! Lale coşkulu konuştu. Hatta yeni adı oğlana bırakabilirsin. Böylece değişime daha hızlı alışır.
Kararsızım, diye mırıldandı Betül. Zamanımız var, düşüneceğiz.
Ama aslında Betül yine de kendine dürüst değildi. O Nikâyı hâlâ seviyordu. O aşkı, ona hiçbir şey kazandırmamıştı. Şimdilerde ailesi, oğlunu görmesini bile kısıtlar olmuştu; çünkü her buluşmada Betül gözyaşlarına boğuluyor, çocuğu ürkütüyordu. Arkadaşları ise derdini dinlemekten bıkmış, akıl sağlığından kuşkulanıyordu. Artık geçmişi geride bırakıp bugüne odaklanmalıydı.
Düğün planına, mesela.
Ama bu hiç kolay değildi!
Onur hiç kuşkusuz düzgün bir insandı, fakat Nikâ gibi değildi. Betül ona âşık değildi; yalnızca Onurun sevgisinden faydalanıyordu.
Eğer Nikâ dönseydi Her şeyini verir, yanında olurdu…
***************************
Düğün yok! dedi Betül, gözleri ışıl ışıl, neredeyse sevinçten dans ederek. Biz yolumuza ayrı gidiyoruz, iki gemi gibi!
Onur, Betüle öylece bakıyor; duyduklarını algılamaya çalışıyordu. Düğüne sadece bir hafta kalmıştı; menü seçilmiş, çiçekler, davetiyeler dağıtılmıştı. Her şey artık kesin, olmazsa olmaz gibi Ve şimdi Betül, düğün olmayacak mı diyordu?
Ne demek ‘olmuyor’? Onur, Betülün ciddi mi yoksa absürd bir şaka mı yaptığını anlamaya çalıştı. Betül, neler oluyor? Doğru düzgün açıkla.
Betül Onurun sorularını geçiştirdi. Odada oradan oraya koşturuyor, raflardaki eşyalarını çantasına atıyordu. Gözleri parlıyor, yüzünde garip bir sevinç, tuhaf şekilde samimi bir gülümseme vardı.
Nikâ döndü! dedi, ona bakmayı bile gereksiz bulup. Öylesine mutluydu ki, Onurun içi bir anda boşaldı. Dün geldi, konuştuk İnanamadım önce!
Sonunda dönüp Onura baktı; bakışlarında ne pişmanlık ne tereddüt vardı. Yalnızca coşku, sabırsızlık…
Sana son aylarımız için minnettarım, dedi sesini yumuşatarak. Seninle huzurlu, güvenli bir hayatım vardı Çok iyi bir insansın Onur. Ama sana hiçbir zaman gerçek bir aşk duymadım. Şimdi gerçek mutluluk şansım var, onu kaçıracak değilim.
Onurun yüreğine buz gibi bir ağırlık çöktü. Yine Nikâ! Betülün hep hayranlıkla andığı, yanında Onurun hep fazlalık hissettiği adam. Betülün aklında hâlâ Nikânın dolandığını biliyordu, ama belki zamanla, beraberliğimizle değişir demişti.
Konuştunuz mu? zorla çıkardı sesi, nefesi kesilmiş gibi. Sana ne söyledi? Hangi bahaneyi uydurdu bu kez?
Hiçbir bahanesi yoktu, dedi Betül, sertçe. Yalnızca ne kadar hata yaptığını söyledi. Bunca zaman sadece beni düşünmüş!
Eşyalarını hızla yerleştirmeye devam etti; Onur olduğu yerde kaldı, sanki renkler solmuş gibiydi odada.
Telefonda konuştuk, dedi, komodini karıştırıp bir şey unutup unutmadığını kontrol ederken. Ailesi yurt dışı eğitimine zorlamış, haber bile verememiş. Düşünsene! Bunca zaman hep beni aklında tutmuş, ama şimdi her şey düzeldi; bundan sonra beraber, çok mutlu olacağız!
Betülün aklına o telefon konuşması geldi: Aylar sonra Nikâdan gelen ilk arama… Nikâ’nın sesi endişeli, cümleleri kırık döküktü:
Betül, aslında senin için kötü gözüküyor her şey, biliyorum. Ama bir düşün; annem babam önüme mecburiyeti koydu. Londra’da okumazsam bana sırtlarını döneceklerdi. Direndim ama tüm kartlarımı, hesaplarımı kestiler. Telefonum bile yoktu!
Bari bir kere arayamaz mıydın? Betülün sesi titriyordu, ama kırgınlığını belli etmemek için kendini zor tutuyordu.
Ne diyecektim ki? Zayıf biri olduğumu mu anlatacaktım?
O gün Betül, Nikâyı dinlerken göğsünde bir sıcaklık hissetmişti. Aylarca biriktirdiği kırgınlık, sesini duyar duymaz erimişti. Meğerse o anı hep beklemişti.
İşte artık her şey farklı olacak, dedi Nikâ. Okulu bıraktım, döndüm. Daha hiçbir yere gitmem.
Şimdi, Onurun karşısındayken de bu sözler yankılanıyordu kulaklarında…
Kısa bir sessizliğin ardından etrafa hızlıca göz gezdirdi, bir şey unutmamış mı diye kontrol etti. Onurun soluk kesilmiş yüzünü ancak o zaman fark etti; adam bembeyaz, bakışları bomboştu.
Merak etme, dedi Betül sesi yumuşayarak, ama kesin bir ifade ile. Herkese haber verdim; düğünün iptal olduğunu söyledim, sana da bulaşmalarını istemedim. Sana acımak isteyenler olacak ama güçlü olursun, biliyorum.
Çantasını çekti, sapını düzeltti, sonra Onura bakıp kararlı, içinde pişmanlık kırıntısı bile olmayan sert bir bakış attı.
Lütfen bana mesaj atma, arama, bana dair hiçbir şey sorma, dedi kararlı, hatta emredici bir tonla. Kararım kesin. Ne olursa olsun dönmeyeceğim!
Yükünü kaldırıp kapıya ilerledi; sanki gecikirse cesareti dağılacakmış gibi yürüdü.
Onur odanın ortasında, acısını içine gömmüş halde kaldı. Bir şeyler söylemek, isyan etmek istiyordu, ama kendini tuttu; aciz görünmek istemiyordu. Yumruklarını sıktı, sonra gevşetti, sesi kısık ve çok sade çıkınca da şaşırdı:
Ya acele ediyorsan? dedi, gözünü Betülden ayırmadan.
Betül kapı kolunu yakaladı ama dönüp bakmadı. Omuzları dik, elinde bavulu…
Ya seni istemezse? devam etti Onur, bir adım yaklaştı. Ya çocuğunu kabul etmezse? Ya evlenmek istemezse?
Betül hızla dönüp üzerine yürüdü, yüzü heyecandan alevler içindeydi.
Ciddi bir görüşme teklif etti! Bu yeter de artar! Sakın hakkında kötü konuşma; Nikâ öyle biri değil!
Son cümlede sesi titremiş olsa da hemen toparlandı. Yine bavulunu sürükleyerek kapıya gitti.
Yardım edersen iyi olurdu, dedi arada; bavulu güçlükle taşırken.
Onur bir adım attı, ama hemen durdu; neden yardım etsin ki, onu böylesine harcayan birine? Betül belli ki düşündüğüyle çoktan Nikânın yanına gitmişti bile. Gözlerinde sarsılmaz bir güven, bir çeşit sarhoşluk vardı: Az sonra mutluluğa kavuşacağına inanıyordu. Nikâ onu bekleyecek, söz verecek, birlikte olacağız diyecek…
Ama gerçek çok da farklıydı. Nikâ, ciddi görüşme diyerek evlilik ya da aşk teklifi etmemişti; yalnızca vedalaşacak, yeni bir sayfa açacaktı ama Betülsüz. Çünkü onun hayatında biri vardı.
Betül ise hayallerine öyle gömülmüştü ki, gerçekleri göremiyordu. Yıllarca beklemişti, şimdi her şeye inanmaya hazırdı, umudu kaybetmemek için…
Bavulu kapının önüne güçlükle koydu, tam elini kapı koluna dayamışken durdu, bir şey söyleyecek gibi oldu. Sonra vazgeçti; kapıyı hızla açıp arkasına bile bakmadan çıktı.
Onur olduğu yerde öylece kaldı; parfümünün kokusu hâlâ havada, kulaklarında son sözler: Nikâ öyle biri değil!
Sandalyeye çöktü, ağır bir yorgunluk tüm vücudunu sardı. Her şey, bir anda bitmişti. Şimdi Betülsüz, plansız, hayalsiz ve umutsuz yaşamanın yolunu bulmalıydı…
***************************
Nikâ kapıyı açtığında, erken gelen misafirine şaşırdı. Kapıda Betül duruyordu, iki bavul ile; yüzü göz alıcı bir neşeyle yanıyordu. O an, Nikâ yalnızca Nasıl bu kadar yanılabilir? diye düşündü.
O çoktan yaşananları geçmişte bırakmıştı. Betül, Onurla bir ilişkiye başladığında rahat nefes almış; artık yeniden doğup, hayatına eşiyle huzurla devam edebileceğini sanmıştı. Hatta içinden şükretmişti: Betülün birini bulması, bütün sorunları bir anda hafifletmişti.
Evet, aramıştı vedalaşmak, medeni bir şekilde bitirmek için. Ama bu elbette ki Betülün sandığı gibi değildi.
Ve şimdi, karısının yanında huzurla sürdürdüğü evine Betül, mutlu bir hayalle, iki bavulla gelmişti! Nikâ geriye doğru bir adım attı, toparlanmaya çalıştı.
Nikâ! dedi Betül, gözlerinde heyecanla. Artık kararımı verdim. Buradayım, sonunda birlikteyiz!
O kadar emindi ki başka türlüsü olamaz gibiydi. Bir adım attı, Nikâ istemsizce elini kaldırıp onu durdurdu.
Betül, bir dakika dedi, olabildiğince nazik bir sesle. Sanırım bilmediğin şeyler var.
Betül anlamamış gibi kaşlarını çattı, gülümsemesi yavaşça soldu.
Neyden bahsediyorsun? Buluşacağız, konuşacağız demiştik!
Nikâ derin bir nefes aldı; kaçamayacağını biliyordu.
Ben evliyim, Betül. İki yıldır. Eşimle çok mutluyuz.
Betülün gözleri şok içinde büyüdü. Birkaç saniye dondu kaldı. Sonra yüzünde öfke, hüzün ve hayal kırıklığı birbirine karıştı.
Ne diyorsun sen? dedi boğuk bir sesle. Bu olamaz… Beni aradığında her şeyin değiştiğini söylemiştin!
Sadece veda etmek istedim, dedi Nikâ, kısık bir sesle. Artık yollarımız ayrıldı, herkesin bir hayatı var. Sen farklı anladın galiba.
Betül bir adım geriledi; elleri titriyordu. Yumruklarını sıkıyordu, ama gözyaşlarına engel olamıyordu.
Sen… Yalan söyledin bana! diye bağırdı öfkeyle. Her şeyi bıraktım senin için!
Nikâ da öfkelendi, tartışmak istemiyordu ama Betül diretince son kez konuştu:
Ben sana hiçbir şey vaat etmedim. Kararını kendi verdin. Kötü hissetmeyesin diye kibar davrandım; gerçek şimdi karşında!
Betül çığlık attı, bir bavulu fırlattı; eşyalar etrafa saçıldı, ama umuru değildi. Bağırıyor, sitem ediyor, bir açıklama talep ediyordu; sesi giderek yükseliyordu.
Nikâ kibar ama kararlı bir şekilde onu apartman boşluğuna çıkardı, kapıyı kapattı, umar ki konuşma bitmiştir. Ama Betül bitirmedi; kapıya vurdu, ismini haykırdı. Komşular kapı araladı, kimisi homurdanıyor, kimisi tehdit ediyordu.
Bir saat sonra bağırışlar iyice şiddetlendi, komşulardan biri polisi çağırmakla tehdit etti. Sonunda Betül mecburiyetten uzaklaştı. Kapıdan çıkmadan önce bir kez döndü; gözlerinde yaş, ağlayarak bağırdı:
Geri döneceğim! Bunu bana ödeteceksin!
Nikâ, omuzları düşmüş şekilde, içi boşalmış, salonuna geri döndü. Bu iş burada bitmeyecekti. Betül inatçıydı; takarsa, durmazdı.
Yeni bir hayat kurmak gerekirdi artık. İstanbulun bir ucunda satacağını düşündü hemen; Şu ev gitsin, başka yere baştan başlamak gerek, dedi
*********************
Betül gözyaşıyla karışmış, yürüyordu İstanbul sokaklarında. Her şey başına yıkılmış gibiydi… Hayali, Nikânın kollarında karşılanmak, sonsuz bir mutluluğa kavuşmaktı; gerçekte ise hayat acımasıza darbe vurmuştu.
Şehri bir baştan bir başa yürüdü; sonunda, kendini yine Onurun apartmanının önünde buldu. Aynanın karşısında saçlarını düzeltti, elini yüzünü sildi; toparlanmak isterdi. Derin bir nefes çekip, zile bastı.
Onur kapıyı hemen açmadı. Sonunda yüzü halsiz ve donuk bir biçimde karşısına çıktı. Betüle bakıyor, içeri almak için bir adım atmadı.
Onur, ne olur dedi titrek bir sesle. Biliyorum, yaptığım çok büyük bir hata. Aptallık ettim, zalim oldum. Ama… Her şeyi yoluna koymak istiyorum.
Bir süre sustu, doğru kelime aradı. Yine gözleri doldu.
Nikâyı bir daha asla anmayacağım, dedi, gözünün içine bakarak. Söz. Hepsi bir yanılgıymış. Artık yalnızca seninle mutlu olabilirim. Lütfen, bana bir şans ver.
Söylediği her kelimeye öyle inanmıştı ki… Eğer Onur affetse, her şeyin düzeleceğine emindi.
Onur başını iki yana salladı. Bu defa kendini kaptırmayacaktı!
Betül, dedi yavaş ve kısık bir sesle. Sen kararını çoktan verdin. Birkaç saat önce karşımda bavullarınla, sevinç içinde bana veda ettin. Seçimini yaptın.
Yanılmışım! atladı Betül hemen. Ne yaptığımı bilmiyordum! O an duygularımdan başka bir şey dinlemiyordum! Ben…
Onur bir iç çekti, elini saçlarında gezdirdi. Kolay değildi, ama ne yapması gerektiğini emindi.
Yalnızca beni bırakmadın; başka bir adamın peşinden gittin. O an yaptığın seçimi kabul ettim. Şimdi işler ters gidince geri mi geliyorsun?
Evet! diye bağırdı Betül. Çünkü seni seviyorum. Sadece seni!
Onur kısa bir süre durdu, sonra gülümsedi, ama bu gülüş acıydı:
O sözlerine bir daha güvenemem ben. Hoşça kal.
Betül sarsılmıştı. Onur gayet sakindi, kırgın değildi ama artık ikna olmuyordu.
Ne olur dedi Betül, sesi boğuklaşmıştı.
Kusura bakma, dedi Onur. Ama bu hem senin hem benim için en doğrusu.
Kapıyı kapattı; Betülü koridorda tek başına bıraktı. Betül bir süre dona kaldı, sonra yere oturdu, elleriyle yüzünü kapatıp hıçkıra hıçkıra ağladı. Şimdi gözyaşları, ne öfkenin ne kırgınlığın eseriydi; bu defa, hem Nikâyı, hem Onuru, hem de yaşadığı bütün hayalleri kaybetmenin acısıyla akıyordu Ve geriye yalnızca, nasıl devam edeceğini bilememek kalmıştı…




