İkinci Anne

– Elif Hanım, bu evrakları bana bir kere daha gözden geçirtmeye çalışmayın. Geçen seferki gibi olmayacak, Zahide Hanım.

Gözünde en ufak bir kıpırtı dahi yoktu. Kendi mutfağımın kapısında dikilmişti, o krem rengi paltosuyla, inci düğmeli, kolunda çantası; sanki altın gününe gelmiş, benden hayatımı çalmaya değil de börek tarifi istemeye uğramış gibi. Üzerinden öyle bir parfüm kokusu geliyordu ki… Hani şu Halilin İstanbuldan getirdiği, doğum gününde Senin kadar zevkli bir oğlum var, bazı kadınlar gibi değil! diye övgüler dizdiği parfüm işte.

– Elifciğim, yanlış anladın sen tatlım, dedi sesiyle. Dıştan yumuşak, içten taş gibi bir sesti o. Yıllarca roman gibi okudum o sesi. – Ben hep iyiliğini düşündüm, Elif. Sadece iyiliğini.

Fincanımı usulca masaya bıraktım. Elim titremedi. Ne yenilik! Çünkü bundan bir yıl önce, onun bakışından bile ayak parmaklarım kasılırdı.

– Vallahi Zahide Hanım, iyiliğiniz öyle koydu ki, bir yıl depresyondan çıkamadım. Yeter bence.

Gözleri hafifçe kısıldı. O bakışın ardından hep saçma sapan bir laf, ağır bir hareket gelirdi. Yedi yılın ezberi.

– Yorgunsun tabii, anlıyorum. Tahliller, doktorlar, sürekli hastane yolları… Tam da bu yüzden yardıma geldim. Şurada bir tek imzanı atıp

– Neyin imzası?

– Hani, bazı belgeler. Maddi konular. Olur da Allah korusun, zor günler olursa sen de mağdur olma diye.

Eline, incecik alyansına, klasöre baktım. Sanki çiçek buketi gibiydi.

– Verin bakalım, dedim.

İlk defa o an şaşırdı. O saray Jestlerinden milim sapma!

Yine de klasörü uzattı. Oturmadan, hemen masada açtım ben de. Birinci sayfa. İkinci sayfa. Üçüncüde gözlerime inanamadım, tekrar okudum.

Boşanma dilekçesi.

Her şey hazır. Benim adım, soyadım. Bir tek imzama kalmış.

Mutfakta öyle bir sessizlik oldu ki, dışarıdan geçen taksinin sesiyle, uzaktan ağlayan çocuğun sesi bile duyuldu.

– Siz… Bir dakika. Kendi eşimden boşanma dilekçesini kendi elime mi veriyorsunuz? Buna da senin iyiliğin için mi diyorsunuz?

– Elifciğim, bak anlamıyorsun. Halilin bir ailesi olsun istiyorum. Gerçek bir aile. Çocukları olsun. Sen veremiyorsun. Yıllardır… Ne umutlar, ne paralar, ne üzüntüler… Bırak gitsin. Çok daha asil olurdu senin adına.

Klasörü kapattım. Yavaşça, incitmeden bıraktım masaya. İçimde yangın varken, dışarıdan güleçti ellerim.

– Evimden çıkın, dedim.

– Elif

– Lütfen. Çıkın.

Gitti.

Ben kaldım mutfakta, klasör, parfüm kokusu ve az önce ölümden dönmüş gibi bir his.

O sıralar otuz yaşındaydım. Halil otuz iki. Evliliğimiz beşinci, bebek denemelerimiz dördüncü yılındaydı. Dışarıdan görene olmuyor işte gibi Ne bilsinler! Her ay bir umut, bir çöküş Tahliller, ilaçlar, sabah akşam iğneler, asla ağlamak yok; çünkü stres yasak! Kızmak bile yasak, hep huzurlu, pozitif olmalı insan…

Ben pozitiften öldüm neredeyse. Ama kayınvalide ise mahalleyi gezip Elifin psikolojisi bozulmuş, kendine de bakmıyor diye fitne yayıyordu. Duymaz olur muyum! Burası küçük ilçe, laf üç saatte dönüyor.

O zamanlar Halil iş gereği sık sık şehir dışında, müteahhitlik yapıyor, inşaatın orasından oraya koşuyor. Vardır derdi, ben dert eklemek istemem. Akşamları uzun uzun konuşuruz ama sesinden anlarım, perişan. Ben de susarım, iyiymişim gibi.

Zahide Hanım gidince, pencere önüne oturdum. Kasım ayının sıradan, soyulmuş ağaçları, ıslak asfaltı… Market poşetli insanlar, kırmızı tulumlu minicik bir kız çocuğunu annesi elinden çekiştiriyor. Kız zıplaya zıplaya su birikintilerinden atlıyor, annesi ise elinden sıkıca tutmuş, kızgınlık yok, sadece koruma isteği.

Onlara bakıp işte dedim, hayattan tek istediğim bu: Suya zıplayan çocuk, ele tutunan bir el. Fazlası değil.”

O gece Halile hiçbir şey anlatmadım. Dertsizlik rolü başa bela. Sadece özledim dedim. O da haftaya döneceğim, seni seviyorum dedi. Ona hep inandım. Çok safça.

Sonra, her şeyi altüst eden hafta geldi.

Çarşamba günü ilkokuldan arkadaşım, Oya Demir, titrek sesiyle aradı; korkar insan birine kötü haber verirken.

– Elif, duydun mu ne diyorlar?

– Ne?

– Hani diyorlar ya Poliklinikte, sonra Berber Fatoşun yanında. Diyorlar ki senin başka bir adamın varmış.

Tam üç saniye saydım, içim titreye titreye. Kimin başının altından çıktığını tahmin etmek zor değildi.

– Bunu kim yayıyor Oya?

Toparlandı.

– Halilin annesi söylemiş… yine. Fakat bana inan: Bir kelimesinin bile gerçek olduğuna inanmıyorum. Senin haberin olsun istedim.

– Sağ ol…

Ağlamadım. Tek başıma oturdum salonda, kendime hayatında ne yaptım da hak ettim tüm bunları diye sordum. Asla surat çekmedim, terslik yapmadım, hediyeyi bile oğluna sorar alırdım; hep Zahide Hanım diye hitap ederdim… Yedi yıl, ne kendi kendime, ne yanında Zahide teyze deyip saygısızlık etmedim.

Benim neyim eksi? Oğlu yanında olduğum için mi hiç ısınmadı bana, çocuk veremediğim için mi, rüküş olduğum için mi? Oğlu mühendis, şef, önü açık adam; bense Atatürk İlkokulunda öğretmenim. İşin sırrı o mu acaba?

Cevabını bulamadım, hala da yok zaten.

Cuma günü, “Umut” adlı özel kliniğe rutin kontrollere gittim. Doktorum, Sibel Hanım, sanki aileden biri olmuş; yıllarca sabrını, desteğini gördüm. Her başarısız protokolde yeni yol çizer, yeni ümit bulurdu, hep umut verdi. Sebep yok, her şey normal; adı belirsiz kısırlık. Tıp açıklayamıyor, diyorlar, devam edin.

Koridorda sıramı beklerken, dergi karıştırıyor, yanımda minik göbekli pırıl pırıl bir kadın oturuyor. Ona bakıp imrenmedim. İnanır mısın? Sadece içimden, sessiz bir ben de isterdim geçti.

Tam o zaman, tanıdık bir ses duydum.

Başımı çevirdim, inanamadım. Halil resepsiyonda, sırtında çanta, gri montuyla karşıda! Benim iki yıl önce pazardan aldığım o montla.

– Halil?

Dönüp bana bakınca bir an afalladı; sonra kocaman açıldı kolları, ben de burnumu montuna gömdüm. O yol, yorgunluk, her şey koktu orada.

– Daha üç günün vardı, seslendim ben.

– Erken bitti işler. Sürpriz yapayım dedim. Eve uğradım, yoktun. Aradım, açmadın.

– Çanta çantada kaldı.

– Nerede olabileceğini tahmin ettim zaten.

Elimden tuttu, kenara geçtik bekleme sırasında. Dayanamadım, anlattım her şeyi; boşanma dilekçesini de, dedikoduları da, susmaktan bıktığımı da…

O sadece dinledi. Çenesinde kaslar kıpır kıpır; onu da okumasını bilirim ben. Biriktirdiği her gramı sessizliğine gömdü.

– Niye söylemedin bana hemen? diye sordu.

– Üzmek istemedim seni…

– Elif…

– Halil, zaten şehir dışındasın, yorgunsun, ben…

– Elif, dedi. Ve o ses tonundan, bana bozulmadığını, sadece üzüldüğünü anladım. – Biz karı-kocayız. İkinci olarak şunu diyeyim; annem hakkında artık ciddi konuşmamız gerek. Farkındayım, o… her zaman…

– Beni sevmiyor, Halil.

Yanıtı gecikti. Cevabın ta kendisi aslında bu.

Sonra Sibel Hanım çağırdı içeri. Halil de geldi. Orada, tam o an, bir şey oldu.

Doktorun hali tuhaftı. Monitöre bakıyor, bana bakıyor, dosyaya bakıyor. Sonra:

– Elif Hanım, birkaç cümleden lütfen doğruca cevap verin. Bizim aralıklarımızda başka bir ilaç, ek bir şey kullandınız mı, bana danışmadan?

Şaşırdım.

– Hayır, hep söylediğiniz gibi.

Başını salladı.

– Bundan iki sene önce birisi bizi aradı. Uğraşınız, protokollerinizin sonuçlarını hafifçe manipüle etmemiz karşılığında para teklif etti. Rakam çok büyük değildi, ama…

Odada kurbağa sessizliği.

– Ben tekliflerini reddettim. Ama benim bildiğim, sizin ilk iki protokolü uyguladığınız başka klinikte böyle olmamış. Net kanıt yok ama… Eski bir arkadaşım orada çalışıyordu, yakın zamanda anlatmış. Vicdan azabına dayanamadı.

Halil ayağa kalktı.

– Kim yapmış bunu? Kim teklif etti?

Sibel Hanım bir bana, bir Halile, tekrar bana baktı.

– Kadındı. Yaşı vardı. Çok kendinden emindi.

Halilimizin derin nefesi kulağımda. O ise dışarıdaki çıplak akasya ağacını izliyor. Ben mi delirdim acaba? Bir insan… Bir anne… Bunu yapar mı? O an, içimde bir yerde cevabımı biliyordum aslında.

– Bizim konuşmamız lazım, dedi Halil.

Çıktık kliniğin önüne. Arabaya bindik. O kontağı çevirene kadar tek kelime etmedi.

– Halil…

– Bir sus lütfen. Sadece bir dakika.

Yağmur cama akıp gitti.

– Oydu, dedi sonunda. Sormadı. Söyledi.

– Emin değilim, diyecek oldum.

– Ben eminim. Çünkü salaklığım tuttu. Bir yıl önce bana tanıdıkları varmış, bizim için uğraşıyorlarmış dedi. Ben de zannetmişim, işini kolaylaştırıyor he he…

Elini başına koydu.

– Dört yıl, Elif…

Ağlamadım. Onu da öğrendim. Susup sadece elini tuttum. El avuca…

– Şimdi ne olacak? dedim.

Yüzüme bakıp:

– Bana güveniyorsun, değil mi? Hiçbir şeyden haberim olmadığına kesin inanıyorsun?

Gözler kırmızı, uykusuz yorgun, hâlâ benim Halilim. Evet, dedim, “Güveniyorum”. Ve inan harbiden öyleydi.

Baştan aşağı düşündük. Gidip karakola hemen mi şikâyet edelim? Ne? Sibel Hanımın dedikleri sadece laf. Kanıt yok. Dava açmak? Delil yok. Elimizde sadece dilekçe, bir de söz.

Kanıt lazımdı.

Ve Oya geldi aklıma. Sırrı saklayacak minik yazlık; otuz kilometre uzakta, Oya’nın kerpiç evi. Anahtarı bende, geçen yaz kalmıştık orada.

– Uzaklaşmak lazım, dedim.

– Nereye?

– Bizi hemen bulamayacağı bir yere Hazırlanabiliriz, düşünürüz. Doğrudan üstüne gidersek lafı döndürür gene. Biliyorsun.

Biliyordu. Onayladı.

Evde yirmi dakikada eşyalar, belgeler, şarj aletleri toplandı. Halil bilgisayarını, klasörleri aldı. Kimseye çaktırmadan düştük yola. Ya da çaktırdık ama, kim ne bilsin araba dolusu çantayla kime gidilir…

Arabada Oyayı aradım.

– Oya, anahtar işliyor, değil mi hâlâ?

– Evet tabii. İyi misin?

– Pek değil, anlatırım sonra.

– Gidin, odun var, gaz çalışıyor, yorgan dolapta. Fareler türemiştir, köşeleri bir bak.

– Eyvallah.

– Dikkatli ol, Elif…

Açıklamak istemedi, ama ben anladım.

Akşama karanlıkta vardık. Yol ıslak, farlar ışıl ışıl. Halil sus pus, ben camdan dışarı, hızla geçen ışıklara bakıyorum. Korkuyorum. Karanlık ya da kaçmaktan değil; insan bir başkasına bu kadar kötülüğü nasıl reva görür, asıl ondan.

Ailede zehirli ilişki dendiği an, dergilerde köşe yazıları gelir aklıma, başınıza gelmez” sandığın hikâyeler. Sonra insanın bizzat başına gelirmiş.

Ev buz gibi ama sapasağlam. Eski ağaç kokusu, rutubet Halil ocağı yaktı, ben yorganlarla üşümüşlüğü sardım. Oya’nın değirmen resimli kupalarından çay içtik, konuşa konuşa sabahladık. Yıllardır ilk kez gerçek konuşuyorduk.

– Baştan anlatsana, dedi Halil. Her şeyi.

Ben başladım anlatmaya. İğne iğne acıtan, ama parça parça unutulan her çekip gitmeye çalıştığı günü. Nasılsa tam da embriyo transfer günü, Elif nasıl gidiyor, kızım? diye arar, iyi kötü kontrole alırdı. İlk klinikteki, Zambak, doktorun hali garipti; bir tahlil eksik, bir enjeksiyon geç. Şans işidir demişim. Değilmiş.

Halil bazen gözlerini yumdu.

– Düzen bozuyor, dengesiz besleniyor, derdi bana, dedi. Sinirliymişsin, öyle dedi doktorlar,.

– İnanıyor muydun?

Uzun durdu.

– İnanmıyordum. Ama reddetmiyordum da. Olay kendi kendine geçsin istedim. Korkaktım.

– Hayır, sadece çok sevdin onu. Fark.

Öyle bir baktı ki, içim sızladı.

Sabah plan yaptık. Ona gitsek itiraf etmez; lafı çevirir, bizi vicdan azabı tuzağına sokar. Tek yol, kendi sözleriyle kanıt toplamak.

– O gelecek, dedi Halil. Kaybolduğumuzu, erken döndüğümü öğrenince bulur. O bulur.

– Nereden biliyorsun?

– Anam, bilmez miyim? Kontrol, onun insan hali. Kontrol giderse kaybolur.

Telefonun ses kaydını defalarca denedik, ayarladık. Konuşmayı ben açacaktım; net, doğrudan sorular, laf sokmalar yok; bol bol konuşturacaktık.

Üç gün o eski evde… Geceleri köşe bucak gıcırdayan tahta, neredeyse odun sobasının dumanı… Sohbet, basit yemekler, küçük yürüyüşler… Sanki fazlalık yandı da, sadece özümüz kaldı.

Bir akşam, Halil arkamdan sıkıca sarıldı mutfak kapısında:

– Buradan taşınalım, dedi. Her şey bittiğinde.

– Ciddi misin?

– Kare. Antalya’da teklif vardı. Annem yüzünden reddetmiştim. Şimdi yeni gözle bakıyorum.

Yanıt vermedim. Sadece üste ellerini kapladım.

Dördüncü gün, pazar öğleden sonra, geldi. Önce arabanın lastik sesi, sonra kapı. Halil hemen düğmeye bastı, telefon cebinde.

– Hazır mısın?

– Hazırım.

Kapıdan sanki kendi evine girercesine girdi. Etrafına bakındı. İkimiz de içerdeyiz.

– Halil, şaşkınca ama kendini kasıyor, ses titremiyor. – Burada olduğunu bilmiyordum.

– Tabii, hâlâ yoldaydığımı sanıyordun.

Bana döndü, uzun uzun baktı.

– Elif, sen mi sürdün buraya? Neler anlattın ona?

– Bildiklerimi, Zahide Hanım.

– Neyini biliyorsun? Hep kendi kafanda dünyalar yaratıyorsun. Sinir hastalığı, diyor doktorlar zaten…

– Hangi doktorlar? O protokollerimizi sabote ettiren mi, para veren mi?

Kısa, minicik bir duraklama. Ama yakaladım.

– Saçmalama, dedi. Sesi bir başka.

– Saçmalık mı? Zambak kliniğinde Marina Hanım var mıydı iki yıl önce? Tanıdınız mı?

Yanıt vermedi.

– O, Sibel Hanıma anlatmış. Teklifi aldığını. Kabul ettiğini. Bu bir oyun değil, Zahide Hanım. Bizim yüzümüzden mi?

– Aklını kaçırmışsın.

– Anne, dedi Halil, ve o kelimede hayatımızın özeti vardı, – Yalan söylesen bile anlarım. Cevap ver Elife.

Bir şey kırıldı onda. Dıştan değil, içten. Ben hissettim.

– Oğlun için yaptım, dedi. Bana bakmadan, Halile: – Sen anlamazsın. O senden değil. Senden büyük bir hayat sürmeli, daha iyilerine layıksın. Seni ne zorlukla büyüttüm ben…

– Anne.

– Sadece anlamanı istedim. Şamata olmadan, kendin çekip gidesin diye uğraştım. Nesi var bunda? Kimse zarar görmedi…

– Kimse mi zarar görmedi? dedim. “Dört yıl… Her ay umutlanıp çöküş. Sabah akşam iğne, üç günde bir analiz, ne kahve, ne acı yemek, ne ağır kaldırmak, sürekli suçluluk, ağlama yasak… Ben mi zarar görmedim? Kimse mi zarar görmedi?”

Baktı sadece. İlk kez, bunca yıl sonra, o soğuk gözlerinde bir parıltı gördüm. Empati değil, ama saf bir şeydi.

– Dört yılımı çaldınız. Buna sevgi mi diyorsunuz?

– Ben onun annesiyim, dedi. Çaresiz, yorulmuş bir tonla.

– Ben de karısıyım, dedim.

Halil yanıma geçti; birlikte durduk. Omuz omuza.

– Bu konuşma kaydedildi, dedi Halil. “Her dediğini, her kelime… Artık laf üstünde laf yok.”

Bize baktı, uzun uzun. Sanki ilk kez görüyormuş gibi.

– Polise verecek misiniz? dedi. Sakin. İşi gücü değil de, pazar alışverişini konuşuyor gibi.

– Evet.

– Ben senin annenim.

– Biliyorum.

Biraz daha durdu. Sonra döndü, kapıya doğru yürüdü.

– Bir dakika, dedim. Neden bilmiyorum, öylece çıktı ağzımdan.

Durdu, ama dönmedi.

– Onu hiç gerçekten sevdiniz mi? Yoksa sadece yanınızda kalsın mı istediniz?

Yanıt gelmedi. Kapıyı kapadı, gitti.

Halil birkaç saniye baktı ardından. Sonra derin bir nefes, telefonun kaydını kapattı.

– Hemen arayacağım Kadiri, dedi. Kadir, ilkokul arkadaşı, şimdi Emniyette çalışıyor. “Bilgisi olsun.”

– Tamam.

Ben de çıktım kapının önüne. Soğuktu. Cam, çam kokusu, rutubet, kayınvalidenin arabasının izleri sadece yerde kalmış.

Sadece nefes aldım. Dikkatlice, usulca.

Sonrası sistemde. Biz ancak delile ulaştık, gerisini devlete bıraktık. Kayıt, Sibel Hanımın ifadesi, Marinanın da sonradan tuttuğu vicdan azabı O parayı almış, ama vicdan parayla satılmıyor işte.

Zahide Hanımı iki hafta sonra evinden aldılar. Halilin elinde telefon, uzun süre uzaklara baktı.

– Nasılsın? dedim.

– Bilmiyorum, dedi dürüstçe.

– Bilmemek de normal, dedim.

– O benim annemdi, Elif.

– Biliyorum, Halil.

Odada yürüdü, Oyanın rafından bir kitap alıp yerine koydu.

– En kötü ne biliyor musun? dedi. Şaşırmadım. İçimde hep biliyordum bir gün böyle bir şey yapar. Gözümü bilerek kapattım. Çünkü o benim annemdi. Çünkü insan bu kadar da olmaz diyor. Abartıyorsun diyor kendi kendine.

– Zehirli ilişkiler böyle işte, dedim. Dönüp dolaşıp kendi algını bile sorgulattırıyor.

Baktı bana.

– Sen baştan beri her şeyi anladın mı?

– Hayır. Sadece çok yorgundum, Halil. Yorgunluk insanı ya akıllı ya bıkkın yapıyor. Hangisi bilmiyorum.

Üç hafta sonra Sapsarıdaki evden de taşındık. Oyayı aradım, Halil toparladı, anahtarı da sahibine verdik. Antalyaya geçtik.

Orada çok başka bir sonbahar vardı. Güneşli, hafif. Palmiye gölgesinde yürüyen kendimi izledim, gerçek mi bu, dedim. Sakin bir semtte ev kiraladık. Halil yeni işine başladı. Ben bir süre uzandım, adeta yeni hayata alıştım.

Sibel Hanım, Antalyada meslektaşını önerdi, doktor Dilek Hanım. Sert ama kibar, her şey mümkün, vazgeçme! dedi. Baştan testler, tertemiz. Kimse karışamıyor, sabotaj yok.

Üçüncü denemede işlem tuttu.

Şubatta öğrendim. Halil evdeydi. Banyoda elimde testle bekledim. Sonra uzattım, bir kelime yok.

Testi uzun uzun izledi; sonra gözleri nemli, bana baktı.

– Elif…

– Evet, dedim.

Beni öyle hiiç bırakmayacak gibi sarıldı ki, neredeyse nefessiz kaldım. Bırak demedim.

Barış Ekimde doğdu. Üç buçuk kilo, elli santim. Masmavi bakışıyla, herhalde profesör doğmuş dediler.

Ağladım. Acıdan değil; içimde dört yıl taşıdığım yüke hafiflik geldiği için.

Geçmedi. Geçmezdi de. Sadece eskisi kadar yakmadı o yara.

Halil elimi hiç bırakmadı. Arabada kliniğin önünde tuttuğu gibi, hâlâ öyle

Barış üç aylık olduğunda, ilk oh çektiğimiz akşam. O uyudu. Biz mutfakta, çay içiyoruz, pencerede mum yanıyor. Antalya sonbaharı cıvıl cıvıl dışarıda.

– Halil, dedim.

– Hı?

– Onu düşünüyor musun hiç?

Cevap beklemeden anladı kimi sorduğumu.

– Ara sıra. Artık daha az.

– Ben de. Bazen düşünüp, Nasıl mümkün oldu bu? diyorum. Sonra Barışa bakıyorum; boşver, diyorum. Biz buradayız, hayattayız.

– Bana dar mısın? dedi. Sakince, hep içinden gelmiş ama soramamış gibi.

– Neyden?

– Olanı anlamadığım için. Yıllarca.

Düşündüm. Gerçekten düşündüm.

– Hayır, dedim sonunda. Değilim. Ama sanki, çok ufak bir kıymık kaldı. Can acıtmıyor, ama varlığını biliyorsun.

Başka bir şey demedi. Sadece kabul etti.

– Bu adil olmuş, dedi.

– Adil olmaya çalışıyorum. Her şey yolundaymış gibi davranarak yoruldum.

– Şu an yolunda mı?

– Neredeyse. Barış sağlıklı, sen yanımda, evimiz var. – Çay bardağını iki elimle sardım. – Sadece, başka insan olduk Halil. Eskisi gibi değiliz. Belki bu kötülük değil; belki böylesi gerçek.

Muma bakarken hafif gülümsedi.

– Hatırlıyor musun, Sapsarıda kapıda nasıl durmuşun?

– Hatırlıyorum.

– Camdan seni izledim. O yükü nasıl taşımış, diye düşündüm. Kırılmadın.

– Kırıldım. Sadece sen benim yanımdayken göstermedim.

– Biliyorum. Üzgünüm.

– Halil – Elini tuttum. – İkimiz de farklı davranabilirdik. Hadi artık suçlu kim yarışına girmeyelim.

Barışın odasından bir mırıldanma Kafamızı çevirip dinledik.

Sessizlik.

– Uyuyor, dedi Halil.

– Uyuyor, dedim.

Bir süre sessiz kaldık. O güzel sessizlik. Söze gerek olmadığında ama ayrılmak istemediğinde olur ya.

– Mutlu musun? dedi birden.

İçten, düşünerek yanıt verdim.

– Evet. Sadece o mutluluğun tadı farklı. Eskiden, hiç acı yokken mutlu olurum sanıyordum. Meğer, aslında hâlâ bir şeyler acırken, tüm olup bitene rağmen, o günün bitmesini istememekmiş mutluluk.

O hafifçe gülümsedi. Belki uzun zamandır ilk kez, çabucak değil, sindire sindire.

– Güzel tadı varmış, dedi.

– Evet, dedim. Hafif buruk ama yine de güzel.

Rate article
Lifequest
İkinci Anne