Mavi Çorap
Hatice, yarın beni idare etsene, ne olur! Kayınvalidemin doğum günü var, kutlamam lazım.
Geçen ay da onun ad gününü kutlamıştınız sanki? Nadiye, ciltlerle dolu kutudan başını kaldırdı.
Nadiye! Takma canım, o başka, bu başka! Ad günü bir, doğum günü ayrı! Ama gitmem lazım, anladın mı? Sana zor mu yani? Ne çocuğun var ne de kayış gibi dertlerin! Tek başına bir dal gibi yaşıyorsun! Ay… Özür dilerim, öyle demek istememiştim…
Hatice elini ağzına vurdu ama geç kalmıştı. Nadiye başını yana çevirip sessizce onayladı ve okuma salonundan çıktı.
Hiç hoş olmadı bu… Hatice omuz silkip bir göz ucuyla Laleye baktı.
Lale ile öyle kolay kolay şakalaşılamazdı. O, kandırmaya gelmezdi, anında terslerdi seni. Kitapçı ne olacak, diye küçümsemeyin. Laleye göre, kültürlü biri de kendini savunabilmeliydi. Nadiye ise onun yorumlarına bakıp dehşete kapılır, Hatice ise gülmekten gözlerinden yaş gelirdi.
Bak işte, herkes aynı kitapçı değil, senin gibi mavi çorap sanıyorlar Nadiye! Şöyle bir bak bana, ya da Laleye… Hayat böyle yaşanıyor! Ya sen? Kısa koşularla kütüphaneden eve dönüp duruyorsun. Birkaç atkı, kediciğin… Bekar başına! Affet, ama başka kim doğru yolu gösterecek? Niye böylesin? Dikkat etsen aslında güzel bir kadınsın! Al al yanağın… İnsan üzülmeden bakamıyor… Değil mi Lale?
Lale genelde Haticeye Yeter artık! diye çıkışır, bu sohbetlere son verirdi.
Ne kendini örnek gösterip duruyorsun? Sevgilin, kocan çoktu, saymakla bitmez! Ne hayrını gördün? Şimdi Vadettinle evlisin. Ya dövüyor ya da başkalarıyla geziyor. Senin öğütlerinden ne çıkar yani?
Ama benim kocam var! Bir de çocuklarım! Nadiyede ne var? Bir kuyruklu daha? Kedi doldu konağa. Yakında kütüphanede yatar. Nadiye, sen hiç olmazsa kendin için çocuk yapsana? Koca tamam, ama ailenden de miras kaldı biraz. Tek başına yetiştirirsin. Hiç olmazsa yalnız olmazsın.
Bu noktalarda Lale artık kendini tutamaz, Hatice ise bahane bulur ve başka işi çıkmış gibi ortadan kaybolurken, Nadiye en arka köşedeki masaya sığınıp sessizce ağlardı.
Tüm bunlar neden onun başına gelmişti ki? Suçu neydi? Önce babası, sonra annesi ağır hastalıklar geçirirken tam on beş yıl boyunca hasta bakıcılık, temizlik, bakım… Ne özel hayatı? Kim dayanırdı ki böylesine? Doğru dürüst talibi bile olmamıştı… Aynada kendine bakar, ne çok güzel ne de çirkin bulurdu kendini. Elmacık kemikli, düzgün yüzlü, gri gözlü, kalın bir örgülü saçı vardı onu da daha annesi gittiğinde kısacık kestirmişti, rahat ediyordu.
Geri kalanı ise bildiğimiz sıradan Nadiyeydi… Ne zararlı alışkanlığı vardı, ne de büyük umudu.
Aslında çok da peşinden koşmamıştı. Çevresinde olanlara bakınca arkadaşlarının aile hayatı onu ürpertiyordu.
Hatice mesela. Evli ama ne uğraşlar sonucu… Tüm kasaba bilirdi ki kocasının ikinci bir ailesi var. Ortalığı kasıp kavuran olaylar dillere destandı. Kavga barış, ayrılık, barışma… Saklayacak halleri bile yoktu. Haticeye göre insanlar ne derse desin gerçeği görsünler daha iyi, dedikodu artmasın. Gizleyecek ne var? Sonuçta yasal eşi o.
Nadiye bu bakış açısını kavrayamazdı. Ne gerek vardı böylesine uğraşa? Nerede insanın kendine saygısı, onuru? Ama… Kitaplardan öğrendiği öğretilerin gerçek hayatta hiç yeri yoktu, bunu iyi biliyordu. Sen kiranı, anne bakımını, iki çocuk masrafını denklemeye çalışırken ne gururu? O yüzden Haticeyi yargılamaz, anlamaya çalışırdı. Genellikle başaramasa da, Haticenin lafları artık daha az acıtır olmuştu. Kendi işleri yolunda gitmeyenin başkalarını yaşamaya kalkması normaldi. Ama önemli olan, ciddi bir şey olursa Hatice hemen yanında olurdu. Nadiyenin annesi için hemşire bulamadığı bir akşam, Hatice sessizce gelip iğne, serum ne lazımsa yapmıştı; üç ayda bir uğrayıp doktorun önerdiği tüm tedavileri tamamen ücretsiz yerine getirirdi.
Beni mi utandıracaksın? Parayı uzatınca Hatice kaşını kaldırır, bir yandan da iğneyi hazırlardı. Sakla şunu! Ayıp değil mi? Bana mı koyar? Komşuluk, insanlık işte. Senin verdiğin paraya mı kaldım yani?
Nadiye ise utancından ağlardı. Onun yerine hediyeyle gönül alırdı. İrmakın çocukları, hatta kendisi, Nadiyenin ördüğü atkı, bereyle dolaşırdı. Kenarında kuş desenli eldivenleri, Nadiye bir ayda işlemiş, Haticenin kızı özel günlerde takar, okula götürmekten korkardı.
Çok güzel bunlar! Kaybolursa üzülürüm…
Hatice ise bu hüneri görünce durup düşünmüş, sonra Nadiye için internet sitesini kurmasını önermişti.
Ellerini öperler be kızım! Böyle iş nerede var…
Nadiye önce bu fikri tarttı, sonra kararlı şekilde reddetti.
Bu kadarını yetiştiremem. Zaten hepsi tek tek, özel.
Bizim bina önündeki tüm teyzeleri topla. Koca bir kafile… Millet dertlenmekten sıkıldı, uğraşsınlar azıcık. Onlar için de emekli maaşına katkı, sana da kolaylık.
Tuhaf ama işler tıkırındaydı. Haticenin ticaret damarı varmış da, evde esaretle arada kaynayıp gitmiş resmen. Site faaliyete geçti, siparişler ufak ufak akmaya başladı, Nadiyenin eli bollaştı; yaşlı komşu hanımlar da çok memnundu. Artık kafile akşamları bankta, şiş ve tığla, siparişler üstüne konuşur, Nadiye ve Hatice ise yeni modelleri tartışırdı.
Buna bak! Geçen hafta podyumda vardı aynısından. Şu desen, değiştir biraz, tam olacak! Ben olsam giyerim.
Nadiye hemen kolları sıvar, bir iki haftada Hatice yeni eteğiyle gezer, siteye ürün eklenirdi.
Büyük para değil, ama iş kadını gibi hissettiriyordu artık. Bir işe yarıyor demek! Elinden bir şey geliyormuş işte…
Lale onların bu çabalarını izlerken gülerdi ama arada yardımcı da olurdu. İnanılmaz güzellikte iğne oyası işlerdi; ama zamansızlıktan az yapabilirdi.
Anneannemden öğrendim. Hayatta lazım olur dedi, haklıymış.
Lalenin işleri, sitenin en pahalı ürünleri olurdu. İşi ağırlandığında kütüphanenin cam kenarında başlardı, arkadaşları da ona destek olur. Hele de, Lalenin üç çocuğunu geçindirmek daha kolay hale geldiğinde…
Eşi doğumdan hemen sonra ortadan kaybolmuştu. Sanatsal bir ruh arardı; ama yanında bir türlü bulamamıştı. Lale elinden geleni yaptıysa da, adam çalışmaz; sözde resim yapar, yeteneğini insanlara göstereceğini iddia eder, kızını ise amca diyerek tanıtırdı.
– Anne, amca Murat geldi!
Adam duydu mu kahrolurdu.
– Kızımızı rezil ediyorsun! Bilmeli, onun için neler yaptığımı!
Başlarda Lale susar, annesinin Babadan iyi kimse yoktur sözünü tutardı. Sonra o da susmayı bıraktı:
– Peki sen ne yaptın ki onun için?
Bir gün, Lale ikizlere hamile olduğunu söyleyince adam sıvıştı. Oğulları gür sesleriyle doktorları şaşırttı, adam kaçtı.
Lale dertlenmedi. Onun işi, kasabadaki ailesiyle organik şekilde devam etti. Yaşı geçkince de olsa, annesiyle babası toprağa üretmeye devam ediyordu. Lale, köyden çıkmadığı yazları hiç unutmuyordu. Tatil yok, çalışmak vardı. Çocuklarını ayakta tutmak gerekiyordu.
Aslında Lalenin çocukları mis gibiydi. Onlara bakıp Nadiye, eğer biliyor olsaydı kendi çocukları da böyle iyi olacak, Haticenin öğüdüne kesin kulak verirdi.
Ama kendisi için çocuk doğurmaktan korkuyordu. Dünyada tek başına yapamazdı. Yakın kalmamış, arkadaşları zaten meşgul. Başına bir şey gelse… Kimsesizler yurdu mu, devlet yurdu mu? Suçu ne masumun? Sırf bir kadın canı sıkıldı, yalnız kaldı diye mi? Hayır! Varsın atkılar, kediler olsun! Sorumluluk her şeyden önce gelirdi.
Nadiye bilemezdi ki, Hatice ve kafile çoktan ona koca aramaya girişmişti. Kasabada erkek yokluğu feci. Tüm adayları elediler, henüz bulamamıştı. O yüzden kadınlar konseyi susuyordu; Hatice ise arada lafı kaçırıp kendi kendine kızardı.
Ama aday birdenbire çıkıverdi. Ne Hatice, ne yaşlı teyzeler, ne de en çok Nadiye, kaderin nasıl oyunu oynayacağını öngöremedi.
O akşam Haticeyle konuşmasından sonra, Nadiye gözyaşlarını sildi ve ertesi gün mesaisini devralmayı kabul etti. Ertesi günün işlerini akşamdan bitirip, kalan zamanda site düzenleyip yeni işlerin fotoğraflarını ekleyecekti. Özellikle, Lalenin iğnelerle işlediği muazzam beyaz dantel elbisesi Bu elbise sitenin gururu olacaktı.
– Gelinlik… Muhteşem Lale! Senin ellerin altın!
– Şunu oğlanlara sor! Dün neredeyse başıma iş açacaklardı. Üç dakika gözümden kayboldu, bir döndüm etekte makas sallarlar. Hem de o kadar düzgün ki, bozan yeri bulana kadar akşam oldu. Gece uğraştım, yepyeni desen verdim, şimdi iyi.
Nadiye akşama kadar reklam cümleleri düşünerek eve dönerken, anahtarı çevirirken birden durdu.
– Yardım edin!
Ses ince ve cılızdı, apartmanın rutubetli duvarlarının arası kaybolacak gibiydi. Kimileri kutlama yapıyor, kimileri kavga ediyordu; çocuklar koşuşuyor, Nadiye onların gürültüsünde acaba yanlış mı duydum, dedi içinden.
– Yardım edin!..
Artık şüphe kalmamıştı.
Oturduğu apartman yılını doldurmuş, yaşlılarla doluydu. Çoğunun akrabası, kimi ise yalnızdı. Onlar Nadiyenin annesine ve babasına göz kulak olmuş, veda uğraşlarında yanında olmuşlardı. Kimisi kafilede yer alır, diğerleri selam verir, Bir kocan, bir evladın olsun diye dua ederdi.
O yalnızlardan biri de Zeynep Hanımdı.
Bir zamanlar Nadiyenin annesiyle arkadaştı, kasabanın lise matematik öğretmeni. Onunla konuşunca her soruya açık, net cevap verirdi.
– Sıhhat mi? Hadi yavrum, bendeki ne sıhhati! Canı sağ olan var mı şu zamanda? Anlat hele, sen nasılsın, onu söyle bana.
Nadiye ise ona dert açabildiği nadir insandı ve karşılığında pratik tavsiyeler alırdı.
– Kızım, kendin gibi yaşa. Kimseyi dinleme. Herkesin nasibi ayrı, hayatı ayrı. Kim demiş ki, insan illa başkası gibi yaşamalı? Dener misin başkasının elbisesini? Rahat mı gelir? Gelmez! İşte başkasının ölçüsüne uyacak mısın? Evlensen, sırf gerek görüldüğü için ne olacak? Mutlu olur musun? Cevabım: Olmazsın! Ben okulda çok gördüm böyle çocukları… Anne baba sadece gerek diye yan yana. Ne sevgi ne şefkat. Boşuna… Sonuçlar kötü olur, çeken yine evlat olur.
Bu sohbetler Nadiyeyi rahatlatırdı. Demek ki o kadar yanlış biri değildi. Onun gibi düşünen başkaları da vardı.
Zeynep Hanım, neredeyse elli yıl evli kalmış, eşiyle Anadoluyu gezmiş, sonunda bu kasabaya yerleşmişti. Hiç çocukları olmamıştı; kendini öğrencilerine adamış, onlar da onu hiç unutmamıştı.
– Benim çocuklarım işte! derdi gururla Zeynep Hanım, ziyaretleriyle mutlu olurdu.
Kocası birkaç yıl önce göçtüğünde, Nadiye ona bir sokak kedisi getirmişti.
– O da tek başına kaldı. Ne dersin Zeynep Hanım?
Komşu memnuniyetle aldı, Nadiye biliyordu ki, Boran adını koyduğu o kedi sayesinde Zeynep Hanım hala hayattaydı. Her sabah Boran taze balık isterdi, adam gibi… Nerede tembellik! Kalk, hazırlan, pazara git. Sevgi işi kolay değildi.
Böylece birlikte yaşamaya başladılar. Kedi ve yaşlı kadın. Birbirlerine tutunup, hayatta varlıklarından sevinç duydular. Zeynep Hanım nadir yardım isterdi, çoğunlukla kendi işini kendisi hallederdi.
Ama yardım çağrısı şimdi onun dairesindendi.
Nadiye bir an bile düşünmeden koştu. Merdivenlerden ikişer ikişer atlayıp, apartmanın yöneticisi Fatma Hanımın kapısını yumrukladı:
– Fatma Hanım! Acil bi şey var!
Fatma Hanım, Başkasının evine girilmez kuralı olsa da dinlemedi. Çünkü itfaiye gelmedi, polis telefonu açmadı, daha fazla beklemenin anlamı yoktu.
– Koysunlar beni de hapse! Yetti yaşlılar açlıktan ölmesin!
Fatma Hanım, yıllardır yaşlı apartman sakinlerinin yedek anahtarlarını saklar, olur ya… derdi.
Kapı açıldı, ve Nadiyeyle kalabalık gördüklerine inanamadı.
Zeynep Hanım banyoda yere yığılıp bayılmıştı. Kafasını vurmuş, ayılsa da hareket edememişti. Ayağı burkulmuş, elleri tutmuyordu. Ne kadar baygın kaldı, bilmezdi. Son bir umutla bağırmış, apartman duvarları ince ya, dinleyen varsa kurtarır umuduyla…
Ve duyan sadece Nadiye oldu.
Daha sonraki günlerde komşusuna hastanede baktı; yorgun düştü, en sonunda Zeynep Hanımı yanına aldı. Ona bakmak hiç zor değildi, alışkındı bakıma. Hatice ise yine söylene söylene doktoru çağırdı, o gece serumları, iğneleri getirdi.
– Toplarız sizi! Böyle hasta yatmak olur mu? Titreyip toparlanacağız, başka yolu yok!
Zeynep Hanım başta Senin düzenini bozmak istemem dese de, zamanla alıştı. Çünkü Nadiye, bunu borçtan değil, gönülden, yürekten yaptığını hissettirirdi.
– Senin gibi insan dünyaya gelmez Nadiye! Nerede melekler? Ya da belki sen de onlardansın, şaşırmam valla…
Yavaşça iyileşen Zeynep Hanım, Nadiyenin evinde mutlu, evin kedileriyle kavgalı huzurlu kaldı. Eve dönüşler kulaktan ayrıntılı rapor dinlemeler, kedileri ayırma çabaları, Boranın dert yanmalarıyla geçti.
– Üzülme Boranım, ne yapalım, dünya değişiyor. Harem dönemi de geçti.
Boran küsüp Nadiyeye sokulunca, hayat daha renkli oldu. Monoton yaşantısı, küçük ama bol kahkahalı bir dansa döndü.
Ve bir akşam kapı çalındı.
– Hatice mi acaba? dedi Nadiye, Zeynep Hanımla izledikleri diziyi durdurup kapıya gitti.
Kapıda bir adam vardı. Ona bakınca, niye geldiğini anlamak zordu.
Biraz huysuz, sakallı, eski deriden yelek, dizleri aşınmış pantolonları ile kasabanın erkeklerine benzemiyordu.
– Kimi aradınız?
– İyi akşamlar. Zeynep Hanım bu evde mi şimdi?
– Onu niye soruyorsunuz?
– Ziyaret edecektim.
Nadiye bir an durdu. O arada simsiyah bir hızla Boran kapıdan fırladı, adamın ayaklarına dolaştı.
– Aaa, Boran! Naber oğlum?
Adamın iri eli kediyi kucaklayınca, ağır ciddiyeti kayboldu; sıcacık bir gülümsemeyle, yabancı adam olmaktan çıktı. Nadiye tereddütsüz kapıyı açtı:
– Buyurun!
Zeynep Hanım gelir gelmez ellerini açtı, yüzü aydınlandı.
– Serdarım! Hoş geldin! Hangi rüzgar attı seni?
– Arkadaşları görmeye gidiyorum Egeye motor buluşmasına… Ama uğramadan geçemem, arayıp sormadık.
– Ah canım benim, aramayı unuttum. Zeynep Hanım, tanış: Bu Nadiye. Kalbimin meleği, dünyada yaşayan en iyi kadın. Abartmıyorum inan!
Serdar, birden gözlerini kaçırıp utangaçça gülümsedi.
– Tanıştığıma memnun oldum…
Zeynep Hanım, eski öğrencisini iyi tanırdı. Onların arasının ilerleyeceğini Nadiyeden önce sezmiş, türlü bahane bulup ikiliyi baş başa bırakmıştı.
Serdar iki gün sonra ayrıldı, ama çabuk döndü. Daha ikinci haftada Nadiye kendini gelin adayları arasında buldu.
– Serdar, biz daha yeni tanıştık… Çok erken değil mi? diyerek inanmakta zorlandı.
– Kime ne canım? Biz mi hesap vereceğiz? Olmuşuz koca insanlar!
Nadiye haberi Hatice ve Laleye verdiğinde, ikisi birden Vay! çekip durdu ama bu kez çok konuşmadılar.
– Nadiye, acaba… Neyse sormayacağım, seviyor musun diye. O yaşlar geçti, kendini ateşe atacak halin yok. Ama nasıl biri sence?
– O yaşlar ne canım? dedi Nadiye, gülerek. Hatice sustu; arkadaşının değiştiğini fark etti. Dün solgun, içine kapanık; bugün gözleri ışıldayan, yeni bir kadın…
– Ben yine saçma konuştum, Nadiye. Özür dilerim! Aman mutlu ol, canım! Lale bak, gelinlik hemencecik siteden kaldırılmalı!
– Onu hallettim bile. dedi Lale, göz kırptı Elbisen hazır.
Şehir görmediği bir düğüne tanık oldu. Motorlu bir konvoy mahallede dolaşırken insanlar sordu:
– Kime bu gösteriş?
– Nadiye, kütüphaneci evleniyor.
– Gerçek mi! Hayırlı olsun! Kadıncağız iyi biridir. Damat nasıl peki?
– Yolunda, ciddi biri…
Aradan üç yıl geçti. Serdar, hastaneden çıkan Zeynep Hanımı arabadan indirmek isterken, kadın elini çekti:
– Ben kendim inerim, oğlunu karşılamaya bak Serdar!
Nadiye, Lalenin diktiği yeni elbisesini düzeltti; saçını toparladı, fotoğrafçıya döndü:
– Herkes gelsin! Herkes karede olacak!
Ve fotoğrafçı büyük bir uğraşla doğumhane merdivenlerine, Nadiyenin dilediği herkesi tek tek dizdi. Hatice ve kocası, Lale ve çocukları, Fatma Hanım başkanlığında kafile… Hepsi bir arada.
Başka nasıl olsun ki? İyi insanlar bol olmalı hayatta.




