Gelin, kaynanasını kendi mutfağında yakaladı ve…

Zehra Hanım mutfağın ortasında duruyordu, elinde bir menekşe saksısı. Menekşe Zeynepindi. Zeynep geçen nisan ayında Kadıköy pazarından almıştı; üç tane arasında uzun uzun bakıp, yaprakları en düzgün olanı seçmişti. Mutfak penceresine koymuş, pazar günleri düzenli sulamıştı. Şimdi ise kayınvalidesi saksıyı iki elinin arasında tutuyor, sanki şüpheyle inceliyor, atmaya karar vermeden önce son bir kez bakıyor gibiydi.

Zehra Hanım, ne yapıyorsunuz?

Zeynep salondan çıkmıştı, üzerinde ince bir tişört, ev eşofmanı vardı. Defne yeni uyumuştu, Zeynep en azından yarım saat sessizlik umuyordu. Onun yerine ayak sesleri, tabak çanak şıngırtısı, poşet hışırtısı gelmişti kulağına.

Temizlik yapıyorum, dedi Zehra Hanım, başını çevirmeden. Yine yanlış yere koymuşsun. Burada ışık engelleniyor, Zeynep.

Ben onu oraya özellikle koydum. O pencereyi özellikle seçtim.

Ama yanlış işte. Doğu cephesi. Menekşeler sabah güneşini sevmez.

Gayet iyi büyüyor, bakın. Tomurcukları var.

Daha genç tabii. Sonra kurur. Şuraya, buzdolabının yanındaki rafa koyayım.

Zeynep mutfağa geçti, saksıyı sessizce, çekiştirmeden Zehra Hanımın ellerinden aldı ve tekrar pencereye koydu.

Zehra Hanım, lütfen eşyalarımı yerinden değiştirmeyin.

Kayınvalidesi ona baktı. Bakışı kızgın değil, daha çok şaşkın; kendince yanlış bir kuralın ilk kez açıkça söylendiğini anlamış gibi.

Zeynep, ben eşyaları değil, sana yardım etmeye çalışıyorum.

Biliyorum, ama bu benim mutfağım. Burada neyin nereye konacağına ben karar veriyorum.

Senin mutfağın, ha? Zehra Hanım kaşlarını kaldırıp lavaboya döndü. Peki, nasıl istersen.

Bir sünger alıp musluğu silmeye başladı. Özenle, bastırarak, Zeynep ise hardal rengi triko üst içinde geniş sırtına bakıyor ve düşünüyordu: Neden çarşamba geldin ki, ne haber verdin, ne izin aldın. Anahtar kilitte, kapı açılır açılmaz içerdesin, başkasının evinde, başkasının düzeninde, her şeye nerede duracaklarını anlatıyorsun.

Bunların hiçbirini yüksek sesle söylemedi.

Defne ne zaman uyanır, dedi Zehra Hanım, arkasını dönmeden.

Daha bir, bir buçuk saat uyur, sanırım.

Ben de biraz buraları toparlarım. Sen dinlen.

Zeynep tam cevap verecekken vazgeçip sadece:

Zehra Hanım, buralar zaten düzenli, dedi.

Bakıyorum, evet, ara verdi. Sadece muslukta lekeler vardı.

Zeynep kendine bir bardak su koydu, pencere önünde ayakta içti, menekşesine baktı. Bir tomurcuk neredeyse açmak üzereydi, mor ve beyaz kenarlı. Defne her gün parmağıyla dürter, Çiveçek derdi. Zeynep düzeltti: Çiçek, kızım. Sonra Defne güler, yine Çiveçek derdi.

Bardağı yerine koyup odasına geçti. Kapıyı kapatmadı. Kapamak, bir tavır olurdu, tartışma başlatırdı. Oysaki sessizce dışarı çıkmasını umut ediyordu Zehra Hanımın; gelindiğinde zamanın yanlış olduğunun, burayı başkalarının evi olduğunun anlaşılmasını. Ama Zehra Hanım bunları anlamıyordu ya da anlamazdan geliyordu.

Yirmi dakika sonra mutfaktan tanıdık sıcak bir kokunun, tavuk suyunun kokusu geldi.

Zeynep çıktı dışarı.

Ocağın üstünde tencere vardı. İçinde bir şeyler kaynıyordu.

Bu ne? dedi Zeynep.

Çorba yaptım. Tavuklu erişte. Ali işten aç gelir, dolabında neredeyse hiçbir şey yoktu.

Benim karabuğday pilavım vardı, köfteler de.

Köfteler dündendi. Onları attım.

Zeynep durdu, bir an dondu kaldı.

Benim köftelerimi attınız mı?

Dünden kalmış, Zeynep. Bozulur, zehirlenirsiniz.

Zehra Hanım. O köfteler iyiydi, bugün ısıtacaktım. Kendi ellerimle yaptım onu.

Amaan, birkaç kuruşluk köfteyi kafana takma, ben sana mis gibi çorba yaptım işte.

Zeynep tencereye baktı. Çorba neredeyse hazırdı, erişteler şişmiş, et güzel kokuyordu. Ona en çok koyan da o koku oldu: Güzel bir koku, bu mutfağın tenceresinde yapılan ve Zehra Hanımın kendi getirdiği malzemelerle pişmiş olmasına rağmen, ortada ne yapılacağına karışması daha da ağır geliyordu.

Sağ olun, dedi Zeynep. Ama lütfen, bir daha yemeğimi atmayın.

Kötülükten yapmadım. Yardım etmek için yaptım.

Anlıyorum, ama lütfen, bir daha yapmayın. Tamam mı?

Zehra Hanım kaşığıyla çorbayı karıştırdı. Cevap vermedi.

Zeynep masaya oturdu. Kayınvalidesi tabakları yıkayıp, kullandığı kaşığı temizleyip, ocağın kenarını silerken hareketlerine dikkat etti: Kapakları hiç tereddüt etmeden açıyor, mutfağın neresinde ne olduğunu ilk elden biliyor. Demek ki Zeynep evde yokken de gelmiş, ya annesine gittiğinde ya Defneyle dışarıda olduğunda veya uyuyorken eşyalarının arasında gezmiş demekti.

Zehra Hanım, dedi Zeynep, siz buraya ne kadar sık geliyorsunuz?

Yani, arada bir uğrarım. Lazım olduğunda.

Lazım olduğunda derken?

Kayınvalidesi döndü. Yüzü açık, biraz kırık belki.

Zeynep, ne demek istiyorsun? Ben yabancı değilim, Ali benim oğlum.

Evet, bu ev onun, aynı zamanda benim de.

Benim buraya gelmemde ne var? Giremeyecek miyim?

Tabii ki gelebilirsiniz. Ama önceden haber verir, bekliyoruz dersek gelebilirsiniz.

Uzun bir sessizlik oldu. Zehra Hanım Zeynepe baktı. Zeynepin birkaç saat sonra Ali ile konuyu yine telefonda paylaşacak bir kırgınlık ifadesiyle bakıyordu.

Peki, dedi sonunda kayınvalidesi. Nasıl istersen.

Yine de çorbayı ocakta bıraktı. Defne uyanmadan bir saat önce ayrıldı. Kapalı kapıdan kız torununu öptü, sessiz olalım, uyuyor diyerek çıktı. Anahtarları aldı, yanına koydu.

Akşam Ali kapıdan girer girmez sormadan çorba kokusunu aldı.

Anne gelmiş mi?

Evet.

Mis gibi kokuyor.

Ali…

Odanın kapısında ceketi askıya astı. Ardına döndü.

Ne oldu?

Habersiz gelmiş. Dün yaptığım köfteleri atmış. Eşyalarımı karıştırmış. Evde dolaşıp durmuş.

Ya, sadece iyilik olsun diye yaptı…

Biliyorum, bunu hep diyorsun. Ama lütfen konuş, ondan rica et: Gelmeden önce muhakkak haber versin.

Ali masadan ekmek koparıp çiğnedi.

Konuşurum.

Hep böyle diyorsun.

Bir daha konuşurum.

Zeynep çorba koydu önüne. Ali ilk kaşığı aldı, baktı.

Anne bu işi iyi biliyor, dedi, söyler söylemez yanlış bir şey dediğini anladı gibi oldu.

Zeynep sessizce yedi.

Birkaç gün sonra Zehra Hanım yine geldi. Bu kez cuma günü, saat iki gibi. Defne yeni kalkmış bağırıyor, Zeynep odasına giderken anahtar sesini duydu.

Uyandın mı güzelim! Kayınvalidesinin sesi koridora yayıldı. Baban geldi!

Defne ağlamayı kesti. Zehra Hanım geldiğinde hep susardı. Zeynep bunun iyi mi kötü mü olduğuna karar veremiyordu.

Çocuğun odasına girip Defneyi kucağına aldı, sarıldı, döndü.

Merhaba, dedi Zeynep.

Merhaba canım. Torununu kucağına alıp severken, Özledim seni. Sen aradın mı? dedi.

Hayır, dedi Zeynep, bebeğin örtüsünü düzelterek. Hemen yanındaydım zaten.

Ben sessiz girdim, rahatsız etmemek için.

Mutfakta Zeynep çay demledi. Defne kucağında, Zehra Hanım yanında getirdiği ekmek ve bilinmeyen birkaç poşeti açıyordu.

Bir pasta aldım, dedi Zehra Hanım. Hazır, bisküvili, Defne tatlı sever.

Defne pasta yemiyor.

Nedenmiş?

İki buçuk yaşında. Bu kadar tatlı vermiyorum, çikolatalı kremaya allerji oldu.

Kremadaydı mesele. Bu sade, vanilyalı.

Zehra Hanım, sizi anlıyorum.

Zeynep, bir dilimden bir şey olmaz. O kadar tatlı, sakin konuşuyordu ki, Zeynep içinden sinirleniyordu. Ben oğlumu büyüttüm, bir kere bile hasta olmadı.

Sizin çocuğunuz ve benim çocuğum farklı. Defnenin hassasiyeti var.

Çok hassas davranıyorsun.

Olabilir, ama benim çocuğum, sizden rica ediyorum; lütfen pasta vermeyin.

Defne pastaya uzandı, Zehra Hanım paketi masanın altına sakladı.

Tamam, yemesin.

Teşekkürler.

Çay içerken, Defne yere oturup Zehra Hanımın izinsiz verdiği kepçeyle oynuyordu. Zeynep baktı, ama ses etmedi; en azından temizdi kepçe.

Ali işte nasıl? diye sordu Zehra Hanım.

İyi, biraz yorgun.

Hep öyleydi zaten. Çocukluğunda da kendini çok yıpratırdı. Tatile çıkın, ben Defneyi yazlığa götürürüm. Bahçe var, hava güzel…

Düşünürüm.

Düşünmeye gerek yok. Temmuzda götürürsün.

Zehra Hanım, kararımı verince söylerim.

Bakıştılar. Sonra Zehra Hanım Defneyi çağırdı, o da küçük adımlarla gitti, kayınvalidesi onu sevdi, kokladı.

Zeynep fincanları yıkarken menekşe pencerede idi, bir tomurcuk açılmak üzereydi.

Zehra Hanım, Zeynep telefon konuşmasındayken pastayı yine çıkardı, Defneye uzattı. Zeynep döndüğünde Defnenin elinde kek vardı, Zehra Hanım sessiz bir zaferle sırıttı.

Zehra Hanım!

Küçücük bir parça Zeynep. O uzandı, ben vermedim aslında.

Ne verirseniz ona uzanır; o çocuk!

Çocuk işte, korkulacak bir şey yok.

Zeynep Defnenin elinden pastayı aldı, onun yerine tabağındaki elmayı verdi. Defne şaşkın, ağlamadan oyununa döndü.

Sizden rica ettim, lütfen anlamaya çalışın.

O uzandı, ben vermek istemedim ama…

Bir daha uzanınca hayır dersiniz. Siz yetişkinsiniz, hayır diyebilirsiniz.

Zehra Hanım toparlanıp çıkmaya hazırlanırken:

Gidiyorum ben.

Tabi.

Kızgınsın.

Hayır. Kurallarıma uymanızı istiyorum.

Senin kuralların, dedi ve kapıyı çekip çıktı.

Defne bay bay dedi. Zehra Hanım uzaktan bay bay canım diye cevap verdi. Zeynep pastayı bir poşete koyup kapının yanına itti, unutmasın diye.

Akşam Ali yine O sadece Defneyi seviyor dedi.

Biliyorum.

O zaman sıkıntın ne?

Zeynep sessizce çamaşır katlıyordu, sonra açıkça sordu:

Ali, farkında mısın, istediği zaman habersiz geliyor, istediği gibi davranıyor, bana hiç sormuyor? Burası bizim evimiz. Kendi çocuğumun ne yiyeceğine ben karar vermeliyim.

Ali telefona bakıyordu, sonra bırakıp döndü:

Anne bize ev konusunda yardım etti, Zeynep.

O noktada Zeynep ellerini kucağına koydu.

Hatırlıyorum.

Olmasaydı daha epey kirada kalacaktık.

Evet, Ali.

O zaman belki biraz…

Nedir? Her şeye göz yummak mı? Her seferinde habersiz gelip, her istediğini yapmasına izin mi vermek?

Ali cevap veremedi.

Öyle olmamalı, dedi Zeynep. Yardım etmek başka, evin anahtarıyla istediği gibi girmek başka.

Ali telefonu aldı.

Konuşacağım onunla.

İki kere konuştun.

Bir daha konuşacağım, Zeynep. Ne istiyorsun benden?

Aslında onun anlamasını istiyordu, açıklamadan. Ama biliyordu ki Ali ya farkında değildi, ya da yüzleşmek istemiyordu çünkü bu kavgayı göze almak korkutucuydu.

Hiçbir şey, dedi Zeynep. İyi geceler.

Kalkıp Defneye bakmaya gitti, bebeği yan yatırdı. Defne mırıldandı, uyanmadı. Zeynep karanlıkta soluğunu dinledi çocuğunun.

Bir hafta geçti.

Zehra Hanım cumartesi sabahı aradı:

Zeynep, pazar günü size gelmek istiyorum. Uygun mu?

Pazar meşgulüz.

Ne işiniz var?

Evdeyiz ama planımız var. Başka zaman?

Sessizlik.

Defneye oyuncak almıştım, getirmek istiyordum.

Aliyle yollarsınız.

Sessizlik yine, bu defa daha uzun.

Tamam, dedi Zehra Hanım. Sesi biraz değişmişti, kırgın değil, ama başka geliyor kulağa. Neyse, tamam.

Pazar akşamı Ali:

Annem kırılmış.

Biliyorum.

Seni eve almak istemiyormuşsun.

Habersiz almıyorum, haber vermeden girmesini istemiyorum. Fark var.

Onun için fark yok.

Zeynep çarşaf katlıyordu.

Ali, kimin yanındasın?

Hiçbir tarafı tutmuyorum. Sadece…

Hayır. Bu bizim ailemizde kim karar verecek meselesi. O mu biz mi?

Ali yatak başında oturup Zeynepin işini izledi.

Biz.

O zaman, gerçekten konuş. Bildiğin gibi değil, gerçekten. Habersiz gelmenin olmayacağını açıklayacaksın. Defne konusunda dediklerimi aynen uygulayacaksın. Evimizin anahtarlarını geri verecek.

Başını kaldırdı.

Anahtar mı?

Evet.

Zeynep, o…

Ne?

Ayakta, camın önüne yürüdü. Döndü.

Çok üzülür.

Ya benim hislerim? Onun gelişleri beni az üzmüyor mu sence?

Aynı şey değil.

Neden olmasın?

Sessizlik.

Çünkü o anne, dedi sonunda.

Ben de Defnenin annesiyim. Evin hanımıyım. Zeynep katladığı çarşafı rafa koydu. Gelmesin demiyorum. Arasın, sorsun, söylediklerime uysun. Fazlası yok.

Ali cevap vermedi, mutfağa gitti. Zeynep su sesini duydu.

Katlamaya devam etti. Defnenin küçük civcivli hırkası elinde kaldı; düğmesi gevşemiş, tamir gerekiyordu.

İki hafta sonra Zehra Hanım Aliyi aradı, Yeğenimin doğum günü var, cuma yerine cumartesi gelebilir miyim? dedi. Ali de, Tabii gel anne, dedi. Zeynepe haber etmedi.

Cumartesi Zeynep kapıyı açınca kayınvalidesini büyük poşetlerle gördü.

Hoş geldin. Ali haber verdi geleceğini.

Geldim işte.

Buyur.

İçeri taşıdılar. Poşetlerden patates filesi, soğan, turşu kavanozu, folyolu bir parça et, elma ve un çıktı.

Börek yapacaktım, dedi Zehra Hanım, Ali börekle sever.

Zehra Hanım, bir şey rica edebilir miyim…

Zeynep, merdanen var mı? Benimkini getirmedim.

Var ama…

Süper, şimdi hamuru yoğurayım. Defne uyurken yetişir.

Ellerini yıkayıp, kendi kendine dolaptan un buldu, kapakları açtı; açıkça her şeyi biliyordu.

Zeynep odasına gitti, Aliyi telefona bakarken buldu.

Annene gelmesini sen mi söyledin?

Kafasını kaldırdı.

Evet. Gelmek istedi.

Bana sormadın.

Sorsam hayır derdin.

Her şey oydu işte: Hayır derdin, o yüzden sormadım.

Zeynep bir süre sustu. Duvarın arkasından tava sesi, bir ara yanık koku, sonra yine kızarmış soğan kokusu geldi.

Bir dahaki sefere soracaksın. Her zaman.

Ali bir şey dedi, Zeynep artık duymuyordu, Defne uyanmaya başlamıştı.

Börekler güzel oldu, Defne bütün bir tane yedi, Zehra Hanım ışıl ışıldı. Zeynep ise sus pus, aklında köfteler, menekşe, bisküvi ve buzdolabındaki yerler vardı.

Çıkarken Zehra Hanım kapı girişini işaret etti.

Şuraya raf alsanız iyi olur. Ayakkabılar yerde olmuyor.

Bakacağız, dedi Ali.

Pazarda var, istersem alabilirim.

Gerek yok, almayın, dedi Zeynep. Biz karar veririz.

Bakıştılar, Zehra Hanım çıkıp gitti.

Gerek var mıydı şimdi? dedi Ali.

Nasıl?

Yardım niyetliydi.

Yardım etmek istemekle, bizim onayımız olmadan raf almak farklı.

Ali mutfağa gitti. Zeynep onun son böreği aldığını duydu.

Nisanın ortaları serindi. Zeynep genelde Defneyi yürüyüşe götürüp, eve dönünce yemek yapar, ütü, temizlik yapar, bazen de kitabını okuyabilirdi. Öyle mütevazı ama kendi bildiği bir hayatı vardı.

Bir gün, Defne uyurken kitap okurken, yine anahtar sesi geldi.

Kitabı bıraktı.

Zehra Hanım içeri girdi, Zeynepe baktı:

E, evdeymişsin, iyi. Hemen çıkarım. Sadece yeni perde getirdim, eskileri solmuş.

Kendisini hemen koridorda yeni perdeleri açınca Zeynep:

Durun, dedi.

Zehra Hanım baktı.

Efendim?

Lütfen. Yeni perde istemiyorum. Eskilerini ben seçtim, hoşuma gidiyor.

O kadar basit ki seninkiler. Ben indirimden aldım, bakın çok güzel.

Zehra Hanım. Zeynep ayağa kalktı. Daha önce de söyledim, aramadan evimize gelmeyin. Hem de perdeler değişmiyor, istemiyorum bunları.

Zehra Hanım bir süre baktı, perdeleri tekrar sarıp poşetledi.

Peki, dedi. Hanımefendi sensin.

İfade, bu kelimenin başka bir anlamı olduğunu, sanki nankörlük ya da inat gibi ima ediyordu.

Evet, hanımefendi benim, dedi Zeynep.

Zehra Hanım bu kez çay bile içmeden ayrıldı, ilk defa evi boş bırakıp hiçbir şey yapmadan.

Akşam Ali:

Annem aradı, morali bozukmuş.

Biliyorum.

Sana kaba davranmışsın.

Kaba davranmadım, sadece daha önce konuştuğumuz şeyleri hatırlattım.

Yardım etmek istemiş.

Ali, bana bir şey söyle, gerçekten bir insan yardım etmek istiyor diye başkalarının evinde her şeyi istediği gibi yapabilir mi sence?

Sessiz kaldı.

Eğer öyleyse, biz bambaşka insanlar olmuşuz demektir. Ama değilse, destek ol bana. Bana, ona değil. Ben senin eşinim.

Ali onun elini tuttu. Bir süre öylece kaldılar.

Konuşurum onunla, dedi.

Bunu beş kez söyledin.

Zeynep.

Beş kez, Ali.

Elini çekti, kalkıp çıktı. Zeynep mutfağı topladı, menekşeyi pencerenin başka bir köşesine, güneş alan yere aldı. Üçüncü tomurcuk açmak üzereydi.

Nisan sonunda Alinin otuzuncu doğum günü vardı.

Zeynep özel bir tarif buldu: ballı, kaymak ve karamelize süt kremalı bir pasta. Gerekli her şeyi aldı. Defne uyuyunca kekini pişirdi, gece kremasını sürdü, dolaba koydu.

Misafir sayısı azdı: Alinin iki arkadaşı ve eşleri, kız kardeşi Selin ve kocası. Ve elbette Zehra Hanım.

Her şeyi özenle hazırladı. Rus salatası, fırında balık, turşu, meze…

Zehra Hanım bu sefer önceden aradı, yardımcı olmak istedi. Zeynep Her şey hazır, buyurun gelin, dedi. Zehra Hanım gelir gelmez yine mutfağı inceledi.

Oo ne güzel olmuş, balık mı?

Evet, somon.

Ali zaten çipura sever.

Bugün somon var.

Neyse, dedi, masadaki çatalı hafifçe kaydırarak. Pastayı kendin mi yaptın?

Evet. Ballı.

Ali aslında mozaik sever.

Bana hiç söylemedi.

Yok, ama ben bilirim.

Zeynep ekmek dilimledi, sessizdi.

Ben mozaik pasta yapardım, vaktim olsa.

Yaptım bile, bu da güzel.

Misafirler geldi, Defne ortalıkta koşturuyordu. Herkes ona sevgi, şeker, kurabiye veriyordu. Zeynep de ucundan göz kulak oluyordu, fazla yemesin diye.

Ali çok mutluydu, gülüyordu, sohbet ediyor, biraz şarap içmişti. Zeynep ona baktı; işte, iyi bir adam, sadece annesiyle eşi arasında kalmış, bundan nasıl çıkacağını bilmiyor.

Masada Zehra Hanım tam karşısındaydı.

Pasta servisi geldiğinde, Zeynep dilimledi. Zehra Hanım, Alinin arkadaşının karısına seslenerek:

Ballı pasta, Zeynep yaptı.

Ne güzel, dedi misafir kadın.

Ballı biraz ağırdır. Herkes sevmez.

Birisi bir parça aldı, güzelmiş dedi, sohbet devam etti. Zeynep ise duyduğunu unutamıyordu.

Fazla tabakları mutfağa topladı, derin bir nefes aldı, döndü.

Gece sonunda Defne uykulu, Zeynep onu içeri taşırken Zehra Hanım arkasında beliriverdi.

Ben yatırayım, dedi.

Kendim yatıracağım.

Zeynep, sen yoruldun, bırak ben uyutayım.

Kendim yatıracağım, Zehra Hanım.

Kayınvalidesi durdu. Salonda gülüşmeler vardı.

Hep böylesin, dedi Zehra Hanım fısıltıyla, yardım etmek istiyorum, sen müsade etmiyorsun. Kırılıyorum.

Zeynep döndü. Defne onun kucağında derin nefesler alıyordu.

Zehra Hanım, dedi Zeynep, kendi çocuğumu kendim yatıracağım. Size kırgın değilim. Bu bir hak meselesi.

Kızını yatırdı, başını okşadı, Defne hemen uyudu. Zeynep mutfağa döndü.

Zehra Hanım mutfakta salata dolusunu bir kaba almakla meşguldü.

Ne yapıyorsunuz?

Salatayı alıyorum, bozulur yoksa.

Bozulmaz. Yarını kalırız.

Yarım kilo daha var zaten.

Ben hallederim, Zehra Hanım.

Gerçekten… ama…

Kabı bana bırakın.

Sesi çok sakindi. Zehra Hanım dikkatle baktı, durdu.

Sana ne oldu, dedi.

Hiç, kabı bana bırakın.

Kayınvalidesi kabı bırakıp baktı.

Ben senin düşmanın değilim.

Biliyorum.

Aliyi seviyorum, Defneyi de.

Biliyorum. Ama bizim bir ailemiz var. Kendi alanımıza ihtiyacımız var.

Ne alanı? Ne demek istiyorsun?

Bakın, yine söylüyorum: Habersiz geliyorsunuz, evimde kafanıza göre bir şeyler değiştiriyorsunuz, perde getiriyorsunuz, Defneye istemediğim şeyi veriyorsunuz. Bugün, pastamı herkesin önünde eleştirdiniz. Ali bana yıllardır sevmediğini bile söylemedi, hem de sevse bile misafir önünde söylenir mi?

Zehra Hanım sustu.

Size düşman değilim, dedi Zeynep. Sadece bu evde de bazı kurallar olmalı. Herkes için.

Beni kovuyor musun, dedi kayınvalidesi. Sesi çok sakindi, kırgın olmaktan çok şaşkındı.

Evimize saygı bekliyorum.

Saygı gösteriyorum.

Hayır, göstermiyorsunuz. Rica ediyorum, misafirlerle vedalaşıp çıkın. Yarın Aliyle konuşmak istiyorum.

Kayınvalidesi çantasını topladı, bir süre baktı Zeynepe.

Peki, dedi.

Salona gidip, Aliye sarıldı, yanağından öptü. Bir şey söyledi, Ali güldü. Misafirlere el salladı, Defnenin odasına baktı, ama ışık kapalıydı. Çıktı.

Ali misafirler gittikten sonra mutfağa geldi.

Çok yoruldum.

Otur, dedi Zeynep. Konuşmamız lazım.

Bardağı koyup karşısına oturdu.

Gerçekten mi?

Evet.

Çay doldurup, masaya oturdu.

Ali, annenden evimizin anahtarını istiyorum.

Bardağını koydu.

Ne?

Bizim evimizin anahtarı. Geri verecek.

Uzun bir sessizlik oldu. Sadece bardak.

Zeynep, bu…

Ne diyeceğini biliyorum. Kırılır. Yardım etti. Şunu söyleyeyim: Gerekirse kredi çekelim, ona borcumuzu ödeyip kapanış yapalım. Kimsenin içi kalmasın. Artık parası var diye herkesin evimizde her şeyi yapmaya hakkı olmasın.

Biz zaten krediyi ödüyoruz, niye yeniden borca girelim?

Her seferinde ev konusunda yardım etti diyerek kuralsızlığı meşrulaştırmamak için.

Bunu söylemiyorum.

Aynen öyle diyorsun Ali, hem de hep.

Camın önüne geçti, dışarı baktı.

Annem zordur, dedi. Babamdan sonra bizi hep o çekip çevirdi. Her şey onun üzerinden yürüdü yıllarca.

Anlıyorum.

Kötü niyetli değil.

Anlıyorum. Ama senden, annene mesafe koymanı istiyorum. Çocuk değilsin artık. Senin bir ailen var.

Anahtar konusunda çok kırılır.

Olsa da olmasa da, bizim kurallara uyacak, yoksa anahtarını verecek.

Ali döndü.

Bugün onu evden gönderdin.

Konuşmak için rica ettim, fark var.

O üzgün.

Ben de üzgünüm. Birçok kez. Köftemi çöpe atınca, Defneye pasta verince, pastamı eleştirince… Yeterince anlattım. Senin yapmanı istiyorum, bir kez, gerçekten.

Uzun süre sustu. Sonra:

Bizi nankör ilan edecek.

Belki.

Senin için annemi bırakmamı isteyecek.

Belki.

Kötü hissedeceğim.

Biliyorum.

Mutfakta öylece kaldılar. Evin diğer ucunda Defne uyuyordu.

Gerçekten kredi mi istiyorsun?

Kendi evimiz olsun istiyorum. Başkasının parasıyla olan değil, bizim.

Zaten bizim.

Anahtarı onda olduğu sürece değil.

Yanına geldi, çaydan yudum aldı.

Birkaç gün ver, dedi.

Peki.

Konuşacağım.

Tamam.

Anahtar ve diğer her şey.

Peki, Ali.

Ali çayını koydu, Zeynepe baktı.

Pasta çok güzeldi, dedi. Gerçekten.

Zeynep cevap vermedi. Çayları yıkamaya götürdü.

Üç gün geçti, Zehra Hanım aramadı. Ali işe gitti geldi, Defneye vakit ayırdı ama suskundu.

Dördüncü gün:

Aradım annemi.

Zeynep baktı.

Ve?

Zordu. Ağladı.

Biliyorum.

Bizi sevmiyor muyuz, dedi.

Hep der öyle.

Evet. Sustular. Anahtar meselesini söyledim. Aramadan gelme, eşyalara dokunma, Defne için dediklerime uy dedim.

Kabul etti mi?

Hemen değil. Yine senin etkinde olduğumu söyledi.

Sen?

İkimizin ortak kararı olduğunu söyledim.

Zeynep derin bir nefes aldı.

Teşekkürler.

Anahtar için biraz süre istedi, alışması lazım dedi.

Bu net değil.

Bir hafta verelim? Sonra ben alırım.

Zeynep düşündü.

Bir hafta.

Ali başını salladı. İşten getirdiği gazeteyi açtı.

Kredi işini de araştırdım, haklı olabilirsin.

Bakarız.

Bankada tanıdığım var, konuşurum.

Tamam.

Evin havası sıradandı, tedirgin değil huzurlu bir akşam. Defne diğer odada küplerle oynuyordu.

Zeynep yanına gitti, Defne kule diziyordu.

Kule, dedi Zeynep.

Kule, dedi Defne. Bir küp daha koydu.

Kule yana yatıp yine de devrilmedi.

Bir hafta geçti. Zehra Hanım çarşamba aradı, Cumartesi gelebilir miyim? dedi, Zeynep de Tabii, dedi. Cumartesi Zehra Hanım saat üçte geldi.

Yanında küçük bir poşet. Defneye hayvan resimli kitap getirmiş. Doğrudan kucağına verdi.

Al bakalım, dedi, hayvanları çok seviyor.

Teşekkürler, dedi Zeynep.

Merhaba babaanne! Defne koştu, sarıldı.

Zehra Hanım torununu sevip, Zeynepe uzun uzun baktı. Kırgın değildi, başka bir şey vardı yüzünde.

Çay içtiler. Havadandan, yazlıktan, sıcak yazdan konuştular. Defne kitapta ayı resmi gösterdi:

Ayı, dedi.

Ayı, doğrusu, dedi Zehra Hanım.

Çayın sonunda Zehra Hanım anahtarlığını açıp bir anahtar ayırdı, masaya bıraktı.

Buyurun, dedi. Anlaştığımız gibi.

Ali anahtarı aldı, cebine koydu.

Teşekkürler anneciğim.

Rica ederim. Söyleyin, ne zaman isteseniz arayın, gelirim. Anlaştık.

Tamam, dedi Ali.

Anlaştık, dedi Zehra Hanım; sesi kırıcı değildi ama sıcak da değildi. Anladım; kendi aileniz var, kendi düzeniniz.

Biz her zaman gelmeni isteriz, dedi Ali.

Ona, sonra Zeynepe baktı.

Biliyorum, dedi.

Gerçek olabilir, olmayabilir. Zeynep fazla düşünmedi.

Zehra Hanım altıda çıktı. Defne camdan el salladı. Zehra Hanım volta attı, sokağın köşesinde kayboldu.

Ali pencereyi kapadı.

Evet, dedi.

Evet, dedi Zeynep.

Defne kitabıyla odasına geçti, Zeyneple Ali pencereye yaslandılar.

Uzun süre aramadı, zorlandığı belli, dedi Ali.

Biliyorum.

Pişman mısın?

Zeynep düşündü, acele etmeden:

Hayır, dedi. Değilim.

Ben de.

Beraber pencereye baktılar, aşağıda Zehra Hanım hardal rengi trikosu, omzunda çantasıyla yürüyordu. Köşeyi döndü, yok oldu.

Şu dolabı yeniden koysak ya, dedi Ali birden.

Hangisi?

Antredeki. Annem ilkbaharda değiştirmişti, uygun bulmamıştın.

Hatırladın mı?

Hatırladım.

Zeynep ona baktı.

Şimdi mi?

Neden olmasın?

Gittiler, dolabı eski yerine birlikte koydular.

Olması gerektiği gibi, dedi Ali.

Evet.

Defne kitapla geldi.

Anne, bak, tilki.

Tilki, dedi Zeynep, kurnaz.

Kurnaz, dedi Defne, yine odasına döndü.

Zeynep mutfağa geçti. Kendine su koydu. Masaya bırakıp pencereye baktı.

Menekşe, yerinde, pencerede duruyordu. Bir ayda üç tomurcuk açtı, hepsi de apaydın, mor-beyaz, taze. Dördüncü yeni başlıyordu. Yapraklar koyu yeşil, düzgün. Çiçek hiç kurumamıştı.

Rate article
Lifequest
Gelin, kaynanasını kendi mutfağında yakaladı ve…