Sen asla dinlemiyorsun!
Tabağı öyle bir şekilde evyenin içine fırlattım ki, su taneleri tavana kadar sıçradı. On bir yıl. Aynı duvarlar, aynı kelimeler. Ve her seferinde ilk o söylüyordu bunu sanki suçlu hep bendim, sanki bu hikâyede sadece ben vardım.
Emre, kollarını göğsünde kavuşturmuş bir şekilde mutfağın kapı eşiğinde duruyordu. Kırka ramak kala, tartışırken hâlâ bir çocuk gibi inatçı, öfkeli ve sonuna kadar direten bir hali vardı. O yüz ifadesini ezbere biliyordum artık. Sıkılmış çene, gözler bir noktaya sabitlenmiş. Pencereden dışarı bakarak, “bu konuda konuşmak istemiyorum” der gibi duruyordu.
Ama benim için hikâye şimdi başlıyordu.
Annemi aramayı unuttun, dedim, sesim titremeye başlamıştı bile. Benim annemi. Altmış üç yaşında. Bütün gün seni bekledi. Hediye değil, sadece bir arama. Üç dakika. Onu bile yapamadın.
Unuttum, ne yapabilirim? Sinekten deve yapıyorsun yine!
Unutmak mı? Her zaman unutuyorsun. Doğum günleri, yıldönümü, benim geçen yılki doğum günüm de dâhil. Onda da unuttum demiştin.
Yüz kere tartıştık bunu. O zaman da özür dilemiştim!
Özür dilemene rağmen yine unutuyorsun! Her seferinde ben mi hatırlatmak zorundayım? Ben alarm mıyım senin için?
Emre bana döndü. Gözleri hem kızgın, hem yorgundu.
Sen asla dinlemiyorsun, dedi alçak sesle. Bir şey söylüyorum, sen başka bir şey anlıyorsun. Anlatmaktan yoruldum.
Ceketimi askıdan kaptığım gibi cebimdeki telefonu yokladım.
Nereye gidiyorsun?
Anneme.
Yine annenin evine? Her tartışmadan sonra oraya!
Artık onu duymuyordum. Kapıyı sertçe kapatıp mart ayı akşamının soğuğuna karıştım. Parmaklarım ekranın üzerinde titrek titrek dolaşıyordu sinirliyken her zaman yumruklarım kasılır, eklem kemiklerim belirginleşirdi. Taksi çağır. Kadıköy. Kartla ödeme. Üç dakika bekleyeceğim.
Dışarıda üç dakika boyunca, ceketimin yakasını kaldırıp ikinci kattaki pencereye baktım. Hem üşümüştüm, hem kırgındım. Hem de kendime sinirleniyordum yine kavgalık laflara gitmiştim. Mutfak ışığı hâlâ yanıyordu. Demek ki o hâlâ orada duruyordu, kolları kavuşturulmuş. Donmuş bir şekilde bekliyordu.
Ama ben dönmeyecektim. Bu gece değil.
Simsiyah bir araba neredeyse sessizce kaldırıma yanaştı. Şoföre bakmadan arka koltuğa oturdum. İçeride mis gibi çam kokuyordu, küçük bir araba süsünden değil de sanki bir çam dalı halının altına serilmiş gibi. Ve inanılmaz bir sessizlik vardı. Ne radyo, ne navigasyon sesi, ne müzik. Sadece ekran açık; rotayı maviyle gösteriyordu.
Sürücü başıyla selam verdi, ekrana bakarak aracı harekete geçirdi.
Kafamı cama yaslayıp gözlerimi kapadım. Bir dakikalığına olsa bile huzur arıyordum. Ama bir türlü bulamadım. İçimde fırtına kopuyordu ve kelimeler dudaklarımdan dökülmeye hazırdı. Az önce kapıyı çarptım. Tartışmanın ortasında koca adamı bırakıp yine anneme gidiyorum, son üç yılda onuncu kez! Her seferinde: bu son, yeter, diyorum. Sonra tekrar, tekrar…
Böyle mi devam edecek her şey? Sonsuza kadar?
Affedersiniz, dedim, salonda yankılanan sesime. Konuşmaya başlayacağım şimdi. Müsaadeniz var mı? Yükümü dökmem lazım, en azından birine.
Sessizlik. Hiç cevap gelmedi. Ama karşı da çıkmadı. Bunu onay kabul ettim.
On bir senedir evliyiz, diye başladım ve ikinci kelimede sesim titredi. Yirmi beş yaşında evlendim, o zaman buldum sandım: Beni anlayan biri, söylediklerimi duyan, üzgünken yüzünü çevirmeyen…
Camdan geçip giden Kadıköy lambalarını biliyordum. O sokak lambaları da bu gece kadar bana yabancı geliyordu. Araç yavaşça döndü, ben de onunla birlikte savruldum.
Sonra her şey birbirinin aynısı olmaya başladı, anlıyor musunuz? Her tartışma sanki eski kavgadan kopya gibi. O diyor ki sen dinlemiyorsun, ben diyorum ki o beni duymuyor. Hepimiz hem haklı, hem haksız. Ve ne yapılır, bilmiyoruz; çünkü her yolu denedik. Sakin konuşmayı da, susmayı da. Psikoloğa gitmeyi de Emre üçüncü seansta bıraktı. Bir yabancı adama para verip bana hayatı öğretmesini istemiyorum, dedi. Bitti.
Arka aynadan şoförle göz göze geldim. Gözleri, bal rengiyle karışık bir sıcaklıktaydı, hafif kısık bakıyordu. Bir anlığına aynadan bana şöyle baktı, sadece not aldı sanki, burada olduğumu kaydetti.
Ve devam ettim. Konuşmalıydım.
***
Biliyor musunuz, en zoruma giden ne? Artık ona hitaben değil, dışarıdaki karanlığa konuşuyordum; Modadan geçişte ışıklar yanıp sönüyordu. En acısı… Emre aslında iyi biri. Gerçekten. Ne sarhoş olur, ne eğlence peşinde koşar, maaşını eve getirir. Üç sene önce hastalanıp yataktan kalkamadığımda, zatürreden iki hafta yanımdan ayrılmadı. Çorba yaptı bana. Tuzlu, yamuk yumuk da olsa yaptı…
Araç şerit değiştirdi. Navigasyon güzergâhı yeniden çizildi belli ki ileride trafik vardı. Navigasyonun hiç sesli uyarı vermediğini fark ettim. Garip. Genelde üç yüz metre sonra sağa dönün deyip durur. Sessizdi. Belki de şoför sadece sessizliği seviyordu. Anlıyordum onu.
Ama beni duymuyor, diye fısıldadım. Kasıtlı yapmıyor, dinleyemiyor. Ona diyorum ki: Zorlanıyorum, yalnız hissediyorum, en azından bir başını sallamanı istiyorum. Cevap: Daha ne istiyorsun, ev var, araba var, çalışıyorum.
Araçtaki sessizlik başka türlüydü. Ne gergin, ne umursamaz. Sanki bomboş bir odada sesini duyurmaya çalışıyordun ama duvarlar seni yargılamıyordu. İlginç, dedim içimden, taksiyi boş bir oda ile kıyaslamak… Sanırım çok yoruldum ben.
Ama konuşmak iyi geliyordu, cidden…
Laf olsun diye kavga ediyoruz çoğu zaman. Bugün annemin doğum günü yüzünden. Geçen hafta o ıslak havluyu yatağa attığı için. Islak havlu! Sanki evi satmış gibi bağırdım adama. O da bana bağırdı, küçük şeylere takıyorsun diye. İkimiz de haklıyız, hem de haksızız…
Elimin tersiyle gözlerimi sildim. Rimel muhtemelen akmıştı ama artık umurumda değildi. Yine anneciğime gidiyordum. O benim her halimi görmüş, ağlarken, makyajsızken, şişmiş gözlerle… O sadece benim gelmemi istiyordu.
Arkadaşımı arayamam. Duygu yazlıkta, çekmiyor; Ayşe, onun eşi ameliyat geçirdi, bana vakti yok. Annemi ağlayarak ararsam, paniğe kapılır; bütün gece gözüne uyku girmez, her telefona atlar. O yüzden her şeyimi gidip yüz yüze gösteririm ki, Bak anne, sağlamım, yaşıyorum. Kapıyı açınca yüzümden anlar, tek kelime etmez. Sadece çay koyar.
Tekrar aynadan baktım. Şoför hâlâ yola bakıyordu. Elleri direksiyonda, sağlam, geniş parmaklar. Kırkını geçmiş, güçlü biri. Hafifçe başını salladı, sanki içinden bir şeye katılıyor gibiydi. Belki de yol eğimliydi, kim bilir.
Ben bunun devam et anlamına geldiğini düşündüm ve devam ettim. Ne düşündüğü umurumda değildi. Artık bir yabancıya değil, kendime anlatıyordum.
Ben de hatalıyım. Bunu biliyorum. Ben de bağırıyorum. Geri dönüşü olmayan laflar ediyorum. Belki yanlış yaptık, keşke evlenmeseydik dedim dün. Yüzü nasıl buruştu, gördüm ama duramadım. Kendini frenleyememek, o hengâmede ne söylüyorum ben deyip durmak… Duramıyorsun işte.
Bir benzinlikten geçtik. Neon ışıkları gelip salona vurdular, hemen sonra yok oldular. Dedim ki, biz Emreyle bir zamanlar gece gece buraya kahve almak için gezmeye çıkardık. Sırf beraber olmak için.
Sen hiç dinlemiyorsun dedi dün bana. Ve düşündüm, hakikaten öyle. Gerçekten dinlemiyorum. Sadece kendimin konuşacağı anı bekliyorum. Dinlemek başka, kendi sırasını beklemek bambaşka. Ve ikisi arasında dağlar kadar fark var.
Artık ağlamıyordum. Gözyaşım koridorda kurumuştu belki de. Şimdiyse sakince konuşuyordum. Her sesli kelime, sırtımdaki yükü azıcık hafifletiyordu. Ve ben kendimi ferahlamış hissediyordum.
Belki de ikimiz de aynı korkuyu taşıyoruz; birbirimizin gitmesinden korkuyoruz ve o yüzden bağırıp çağırıyoruz, ilk giden olmamak için. Yani tuhaf bir sahipleniş yöntemi. Bağırmak usanıncaya kadar, sonra derin bir sessizliğe gömülmek, sonra bir kez daha başlamak… Kısır döngü. Nasıl çıkılır, bilmiyorum.
Şoför sağa geçti. Aynadan yakaladım sıcak, bal rengi gözlerini. Bana bakışında ne acıma, ne sıkılma, ne de kızgınlık vardı. Sadece burada olduğunun belli eden bir bakış. Yeterliydi. Yargısız, baskısız varlığına çok ihtiyacım vardı.
***
Biliyor musunuz, yirmi beş yaşında ne hayal etmiştim? Hafifçe gülümsedim ama gülüşüm yamuktu. Eve geleceğim, “Günün nasıl geçti?” diyecek. Ve gerçekten merak edecek. Kibar olduğu için değil, gelenek olduğu için değil. Gerçekten önemsediği için. Benim ne düşündüğümü, ne hissettiğimi, neden korktuğumu bilmek isteyecek. Çok mu şey istiyorum ki?
Araç ana yoldan çıkıp dar bir sokağa girdi. Ağaçlar yaklaştı, içerisi karardı. Sadece şoförün siluetini seçebiliyordum; geniş omuzlarını, kısa saçlarının ensesini. Ve tabii, bir türlü konuşmayan navigasyonun mavi ışığını. Güzergâhı sadece ekranda takip ediyordu.
O eve gelince ilk lafı: “Akşam ne var?” Olurdu. Ve ben Neyse, erkekler böyledir, zamanla geçer derdim. Ama zamanla daha kötü oldu. Yavaş yavaş. Suyun sıcaklığı gibi önce ılık, sonra soğuk. Bir bakıyorsun ki, tamamen buz gibi suyun altındasın, ne zaman ısındığını unutmuşsun.
Dokuz-on saniye sustum. Belki de daha fazla. O sessizlikte birden kalbimin atışını duydum. Korkudan değil, rahatlamaktan. Bir yabancıya söyleyemediklerimi anlatmıştım. Anneme bile, en yakın arkadaşıma bile dememiştim. Utanmadım ama. Sadece içimden geldiği gibi…
En çok da onun sessizliği iyileştirdi beni. Hiç bak ben seni anlıyorum yok, şunu yapsaydın yok, göz devirmeler, bilmiş tavırlar yok. Sadece yanında olmuştu, izin vermişti.
Boşanmayı düşündüm, dedim sessiz bir tonda. Son iki yılda üç kez saydım. Birincisi, Emre yıldönümünü unuttuğunda. Sabah masa hazırladım, elbise giydim, şarap aldım. Eve gelince, Neyin kutlaması bu? dedi. Kendimi banyoya kilitleyip yarım saat sessizce oturdum.
Şoför hafifçe başını salladı. Fark ettim ya da bana öyle geldi.
İkincisi, o hastalığım döneminde. İki hafta yanında kalıp çorba yaptı, şifamı bulunca altı ay boyunca bundan bahsetti durdu. Hatırlıyor musun, nasıl baktım sana?! Sen bir teşekkürü bile doğru düzgün etmedin. Halbuki defalarca teşekkür etmiştim. Oysa ya duymamıştı ya da artık umursamıyordu.
Üçüncü bugün, bu gece. Bir kez daha Sen asla dinlemiyorsun dediğinde. O söz sanki artık hiçbir anlamı kalmamış bir taş duvara dönüşmüştü. Vuruyorum, canım yanıyor, ama alıştım.
Ama bir şey daha fark ettim: Ben ondan boşanmayacaktım. Nedeni ev veya alışkanlık değil. Emre’nin iyi olduğu halleri unutmamıştım çünkü. Sinirli olmadığında, yorgun olmadığında, iş derdi olmadığında… İşte o, benim aşık olduğum kişi. Gözleriyle gülerdi sadece, pazar sabahları bana çay getirirdi. Ceketimin yakasını düzelten adamdı, hiç farkında olmadığımı sanarak…
Kırmızı ışıkta araç durdu. Farların kırmızısı içeriyi doldurdu, şoförün profilini görebildim. Sakin, hiçbir acele yok. İnsan böyle olabiliyor demek, dedim.
Belki hiç konuşmayı beceremedik biz. Belki de fazla bağırmayı öğrendik, sessiz kalmayı değil. Anne babam da böyleydi. Babam gittiğimde on dört yaşındaydım. Annem tek başına büyüttü. Çok daha farklı bir aile hayal etmiştim. Hep sabretmek isterdim, olgunluk göstermek. Annem babamdan daha fazlasını yapmak.
Işık yeşile geçti ve araç yeniden hareket etti. Yine gözlerim doldu.
Sabır susmak değil aslında. Sabır, duyup yine de patlamamak. Ben sadece hep biriktirmişim. Sonra bir seferde her şeyi patlatmışım, camlar sarsılır gibi…
Navigasyona baktım; Kadıköye yedi dakika kalmıştı. Az sonra varacaktım.
Ama bir an vardı, bu arabadan inmek istemedim. Sırf anneme gitmek istemediğimden değil… Yıllardır ilk defa bu kadar huzurluydum. Kimse laf sokmuyor, araya girmiyor, suçlamıyor.
Sessizlik şifa verdi. Net bir şekilde hissettim. Vücudumdaki tüm o öfke ve gerginlik kayboldu.
Sanırım son yıllarda en çok size anlattım, dedim şaşırarak. Bir kere bile öneri vermediniz, Şunu denedin mi? demediniz. Herkes diyor çünkü, sanki aklıma hiç gelmemiş gibi.
Sessizlik. Hiç ses yoktu, bu da bana iyi geliyordu. Omuzlarım gevşedi, gün boyu sıkılmış gibi kulak hizasındayken, şimdi yavaşça aşağı iniyordu.
Teşekkür ederim, dedim. Belki bıktınız benim gibilerden, oturup içini döken yolculardan. Ama olsun, sağ olun var olun.
***
Araç sokağımıza döndü. Bahçemizin yeşil boyalı tahta çiti, kapı lambası, mutfak penceresinin ışığı… Annem artık erkenden yatmaz, kitap okuyorum derdi ama bilirdim ki beni bekler. Cuma akşamları belki gelirim diye.
Burada, dedim.
Şoför yavaşça durdu, motoru kapattı.
Telefonumdan ödeme otomatik geçti. Yüzüme baktı, ben de ona.
Teşekkür ederim, dedim, bu sözcüğe ne varsa yükleyerek. Beni dinlediğiniz için. Bilirim, zorunluluğunuz yok. Ekstradan ücretiniz yok. Ama bana son üç yılda en çok siz yardımcı oldunuz.
Şoför bana döndü, ilk defa yüzünü tam görebildim. Geniş, sıcak, bal rengi gözlerle. Hafif, içten bir gülümsemeyle başını eğdi. Elini dudaklarına götürüp aşağı indirdi.
Teşekkürler. Sessizce, işaret diliyle.
Dondum bir an. O sırada bana bir kartvizit uzattı. Küçük, beyaz, büyük harflerle. Refleksle aldım, okudum:
“Şoför Timur. Dilsiz ve sağır. Tekrar anlatmak isterseniz, arayın. Kimseye anlatmam. Gerçekten…”
Kazara, gözlerine baktım.
Bir saat boyunca kelime kelime içimi döktüğüm adam tek kelime bile duymamıştı. Emre’yi, on bir yılı, tuzlu çorbaları, üç kez düşündüğüm boşanmayı, hiçbirini duymamıştı.
Sadece arabayı sürdü. Konuşamadığı için sustu. Aynadan gözümdeki çaresizliği gördü; ihtiyacım olan şeyin sadece birinin varlığını hissetmek olduğunu anladı.
Navigasyon neden sessizdi, anladım. O sese ihtiyaç duymuyordu. Güzergâhı ekrandan okuyordu.
Gerçekten gülümsedim, gün boyu ilk kez. Sahici, dolu dolu, şaşkınlıkla… Hayatın aynı anda tuhaf, sade ve güzel olabileceğini gösteren anlardan biriydi.
Timur aynı şekilde karşılık verdi. Başparmağını gösterdi, ardından elini kalbine koydu. Anlamını bilmesem de içimi ısıttı.
Arabadan indim. Kapının önünde bir an kartı sıktım. Döndüm baktım; gitmemişti. Ben kapıdan girene kadar bekliyordu. Elden bir selam verdim, o da farlarını yakıp söndürdü. Gerçek, içten bir minnet duydum, boğazım düğümlendi.
Annem kapıyı vurmadan açtı. Zehra Hanım, altmış üç yaşında, emekli kütüphaneci, çayı ne zaman koyacağını, ne zaman susacağını bilen insan.
Hadi, çık ceketini, çay hazır, dedi.
Ayakkabılarımı çıkardım, ceketimi astım. Mutfak masasına oturdum üzerindeki çiçekli muşambasıyla, ilkokulda ödevlerimi yaptığım, on sekizimde ilk ayrılış şokunu yaşadığım masa…
Gene mi? diye sordu annem, suçlamadan, sadece sorar gibi.
Yine, dedim.
Bardak uzattı, yanında geçen yılki reçelden koydu. Her iki elimle bardağı sarmaladım. Sıcaklık çok iyi geldi.
Anne, dedim, sana bir şey anlatacağım, inanmazsın.
Anlat bakalım, dedi ve karşıma oturdu.
Anlattım. Takside geçen sessizliği. Kırk beş dakikalık anlatımı. Kartviziti…
Annem sözümü kesmeden dinledi. Sonra çayını tazeledi.
Bilir misin, dedi, baban gidince, ilk altı ay eve gelip buzluğa konuşuyordum. Ciddiyim. İşten gel, kapağını aç, aklıma geleni anlatirdım. Maaş, iş, çatlayan tavan, para yok… O uğuldar, ben konuşurum… Rahatlatırdı.
Anne, o buzdolabı sonuçta.
Senin taksici de dilsiz. Karşı tarafın ne olduğu önemli değil. Önemli olan, içindekini dışarı çıkarman. Çünkü kafanın içindeki düşünceler çıkıp havada süzülene kadar insanın aklında arı gibi vızıldar, uykusunu bile verir. Söyledikçe hafiflersin.
Bir yudum aldım, dudağım yandı, üfledim.
Ona boşanmayı düşündüğümü söyledim.
Emreye mi?
Hayır, şoföre.
Ona anlatabilirsin tabii, annem hafifçe güldü. O kelimenin tam anlamıyla kimseye aktarmaz ya!..
Yine ikimiz güldük. Küçüklüğümün mutfağında, hayatın garip oyunlarına gülüyorduk. Son yılların en iyi dinleyeni tek kelime duymamıştı. Ve ben onun sayesinde hafiflemiştim. Evren insana tam da ihtiyacı olduğu şeyleri getirir; bazen hiç beklemediğin şekilde.
Şimdi bana bir şey söyle, dedi annem ciddileşerek, Gerçekten boşanmayı düşünüyor musun?
Cevap vermeden önce bardakla oynadım.
Bilemiyorum anne. Bazen evet. Sonra onun, ben bakmazken ceketimin yakasını düzeltmesini, pazar sabahı yatağa çay getirişini hatırlıyorum. Sonra istemiyorum.
O zaman bağırmayı bırak, dinlemeye başla, dedi annem alçak bir sesle. Ben de bilmiyordum. Babandan o yüzden ayrıldık. Suç, kötülük yoktu. Sadece birbirimizi duymuyorduk. Tıpkı taksicin gibi değil, bilinçli olarak. Bu daha kötü işte.
Göz göze gelmemek için pencereye baktı, onun alışkanlığıydı, bende de vardı.
Yirmi yıldır düşünüyorum, dedi sonra. O gece şunu diyebilseydim: Gel, konuşalım. Bağırmadan, suçlamadan. Neye üzülüyorsun, anlat. Belki kalırdı, belki kalmazdı. Ama en azından denemiş olurdum.
Sessiz kaldım. Güzel bir laf etme isteği vardı ama kelimeler gelmedi.
Odanı hazırladım dedi sonra, daha hafif bir tonla. Geleceğini biliyordum.
Nereden bildin?
Cuma akşamı, dolunay. Sizin tartışmalar hep dolunaya rastlar zaten.
Tam karşı gelecekken, geçen üç kavgayı hatırladım, sustum.
Yatağıma uzandım, eski yaylı yatakta tavana bakarak düşündüm. Timurun kartı komodinde duruyordu, beyaz bir dikdörtgen. Hayatımın en iyi dinleyeni tek kelime duymamıştı, ona herkesten çok derdimi anlatmıştım. Çünkü sessizdi, çünkü o sessizlikte yargı yoktu, öneri yoktu, suçlama yoktu; sadece, benim doldurmam için bomboş bir alan vardı.
Belki de cevaba ihtiyacım yoktu. Belki tek ihtiyacım kendimi duymaktı.
Bu hoşuma gitti. Yana döndüm, uyudum.
***
Sabah telefonun sesiyle uyandım. Titreyen ekran: Emre.
Ekrana üç saniye baktım. Normalde anında açardım, önce ben konuşayım diye, ağzından laf çıkmadan. Ama bugün telefonu açtım ve sustum.
Rana, dedi. Sesi kısık, yorgun. Hiç uyumadım. Affet beni, Rana.
Cevap vermedim. Bekledim.
Anneni aramalıydım, hatırlıyordum. Tüm gün aklımdaydı. Ama işte işteyken başka bir şey çıktı, unuttum. Umursamazlıktan değil. Dalgınlıktan. Sen dinlemiyorsun dedim ya dün, onu da aslında kendime söylüyordum. Sen anlatıyorsun, ben sadece sıram gelsin diye bekliyorum. Aynı şey değilmiş bu…
Durdu. Cevap bekledi. Alıştığı senaryoyu: bir sitem, ya da affetme cümlesi, belki acı bir espri. Bekliyordu.
Ama ben yatağın kenarında bacaklarımı yanıma çekmiş sadece dinliyordum. Cevap hazırlamadan, hemen karşılık yetiştirmeye çalışmadan. Suçlamadan. Sadece dinledim.
Ve onu duydum. Belki de çok uzun zaman sonra ilk kez.
Orada mısın? dedi, çekingen bir sesle.
Buradayım, dedim. Dinliyorum.
Sessizleşti. Sonra şunu dedi:
Sanırım ilk kez bana bunu dedin. Normalde hemen konuşmaya başlardın. Bu tuhaf ama hoşuma gitti.
Gülümsedim. O görmedi ama gülümsedim.
Eve gel lütfen, dedi. Ne olur dön.
Geleceğim, hemen değil. Bir iki saat sonra. Çayımı bitirmem lazım.
Kahkaha attı, kısa, sakin bir şekilde.
Peki. Buradayım, bekliyor olacağım. Anneni arayacağım şimdi, geç de olsa doğum gününü kutlayacağım.
Telefonu kapadım. Pencereye bakarak bir dakika öylece oturdum. Annemin bahçesi, hâlâ çıplak. Ama tomurcuklar vardı artık. Mart. Daha her şey olabilir.
Ceketimi giyerken Timurun kartını elime aldım, tekrar okudum:
“Şoför Timur. Dilsiz ve sağır. Tekrar anlatmak isterseniz, arayın. Kimseye anlatmam. Gerçekten…”
Mesaj attım: “Timur, dün geceki yolcunuzum. Bütün yolu konuşan. Hayatımda tanıdığım en iyi dinleyensiniz. Duymadınız ama, gerçekten teşekkürler.”
Bir dakika sonra cevap geldi. Gülümseyen emoji, minik bir araba simgesi ve bir el. Ve metin: “Seve seve. Yine beklerim. Sessizlik ücreti: bedava :)”
Bir kez daha güldüm. Son yirmi dört saatte üçüncü kez. Demek ki, bazen yıllarca anlaşılmak için bağırıp duruyorsun. Sonra bir taksiye binip bir saat boyunca anlatıyorsun ve seni hiç kimse duymuyor. Ama belki de, en çok buna ihtiyaç duyuyorsun.
Çünkü bazen, birinin seni duymasından çok, kendini duyman gerekiyor…
Annem kapıda belirdi.
Kahvaltı hazır mı?
Hemen geliyorum, dedim.
Mutfağa yöneldim. Kartı ceketime koydum. Sadece bir iletişim bilgisi olarak değil; bir hatırlatma olarak.
En güzel sohbetim, tek kelime duymayan biriyleydi. Gerçekten önemli olan sesimmiş. Bazen sadece susup diğerine anlatmasına izin vermeliymişim. Timur’un bana yaptığı gibi. Sabah Emre’nin aradığında benim yaptığım gibi.
“Duymazsın ki sen,” dedi dün.
Ve ben, bugün nihayet duydum.
Hayat bazen insana, en çok ihtiyacı olan dersi, en beklenmedik yerden verir. Asıl mesele, sadece kendi sesimizi değil, karşımızdakinin de kalbini duymaktır.




