Eski Eşim Baba Adayı Oldu

Bir zamanlar eski biri baba olmaya karar verdi

Onu, o daha bir şey demeden önce fark etti.

Yedi yıl. Yedi yıl boyunca ara sıra bunun nasıl olacağını, hâtta olup olmayacağını düşündü. Zihninde türlü senaryolar canlandırdı. Kimisinde ağlıyordu. Kimisinde öylesine keskin ve doğru cümleler söylüyordu ki, adamın canı yanıyordu. Ama şimdi, Köşede oturan eski sevgilisi Arda Demirtaş kendi adını taşıyan restoranında oturup ona, bu buluşmayı defalarca hayalinde yaşamış birinin bakışıyla bakarken hissettiği tek şey, beklediği duygulardan hiçbiriydi. Hatta rahatsızlığı, odada dolaşan bir sineğin verdiği huzursuzluk kadar hafifti.

Sevim masaya yürüdü. Bunu istediği için değil. Orası onun restoranıydı. Daha doğrusu, kendi projesiydi, işi, adı girişte Severin ve Ortakları olarak ışıklı tabelada yazılı duran bir yerdi. Oradan çıkmaya hiç niyeti yoktu.

– Sevim, dedi adam ve ayağa kalktı. Sesi biraz titrek, erkeklerin kendilerini hassas göstermek istedikleri zaman kullandıkları ince bir ton vardı. Olağanüstü olmuşsun…

– Arda, diye karşılık verdi Sevim düz bir sesle. – Sipariş verdin mi?

– Seninle konuşmak için geldim.

– Buradaki garsonlar on sekiz yaşından itibaren çalışıyor, dedi Sevim. – Menü gelene kadar bolca vakit bulursun konuşmaya.

Oturdu masaya. İstemediğinden değil, ayakta dikilip tiyatro sahnesi gibi bir hava yaratmak istemediğinden. Çoktan tiyatro oyunlarını sevmemişti artık.

O akşam böyle başladıya da, daha doğrusu, her şey öyle bitti. Ama Sevim Severinin o akşam eski sevgilisine, duvarda çatlakları inceler gibi bakmasının nedeni anlaşılmak isteniyorsa, yedi yıl ve üç ay kadar öncesine dönmek gerek.

O vakitler adı sadece Sevimdi. Sevim Yılmaz, yirmi altı yaşında, küçük bir inşaat firmasında yarı zamanlı çalışarak kendi kendine tasarımcı olmuş bir kadındı. Çizdiği ev planlarını daha deneyimli kişiler tekrar ele alıyor, o da ev kirası ve kıt kanaat geçim için harcanacak kadar kazanç elde ediyordu. Lüks değildi hayatı. Ama Ardası vardı. Arda Demirtaş, otuz bir yaşında, bir gayrimenkul geliştirme firmasında yönetici. Kendine güvenen bir adamın güzelliğine sahipti, zamanla ya karakter olurdu, ya da bomboş bir kabuk olarak kalırdı. Sevim geçmişte bunun ilk ihtimal olduğunu sanıyordu.

İki yıl boyunca çıktılar. Sevim ciddi olduklarını düşünüyordu.

O ekim akşamı iyi bir haber verdiğini düşünerek onu aradı. Elinde telefon, heyecandan elleri titreyerek, camdan dışarı yağmurlu sokağa bakarak:

– Arda, sana bir şey söylemem lazım.

– Söyle, dinliyorum.

– Hamileyim.

Sessizlik. Mutluluktan olan türden olmayan bir sessizlik. Başka bir şey; insanın çıkışı olmayan bir durumdan sıyrılmaya çalıştığı bir sessizlik çeşidi.

– Sevim, dedi nihayet o. Bu… Bilmiyorum. Düşünmem lazım.

– Tamam, dedi Sevim. O an içini bir şey sıktı ama bu duyguyu savuşturdu.

Arda iki gün düşündü. Üçüncü gün, Sevimin evinde bıraktığı birkaç parça eşyasını almak için geldi, kapıya bırakıp odaya bile girmeden:

– Ben buna hazır değilim. Şimdi çok zor bir dönemden geçiyorum, bu sorumluluğu alamam.

– Ne zorluğu vardı, Arda? diye sordu Sevim sesi zor çıkarak.

– Lütfen Sevim, büyütme bunu.

Sevim yanıt vermedi. Ona bakarken, aslında iki yıl boyunca sevdiği adamın hiç varolmadığını ilk kez fark etti. Sadece, onun yüzünün ve sesinin ardında bir boşluk vardı. Dekor gibi.

Bir ay sonra ortak arkadaşları Arda’nın yeni sevgilisi Simge Şahinle çıktığını söyledi. Simge Şahin, otuz beş yaşında, güzellik salonu zincirinin sahibi. Bağdat Caddesi’nde dairesi, lüks arabası, iyi restoranlara alışkın bir kadın. Sevim bu haberi bir öğlen arasında, ofis mutfağında bulgur yerken öğrendi ve hiçbir şey hissetmedi. Artık hissetmeye mecali yoktu.

O kış çok ağır geçti. Sevimin normal bir geliri yoktu. Çalıştığı şirket, yarı zamanlı çalışmasını çeyreğe düşürdü. Kendi bulmaya çalıştığı işler neredeyse hiç çıkmıyordu. Her şeyden kısmaya başladı. En ucuzunu yedi. Zaten az olan abonelikleri kapattı. Daha küçük bir odaya taşındı. Hamileliği iyi geçmiyordu. Doktor riskten bahsediyordu, dinlenmesini öneriyordu, ama dinlenmek için huzur, huzur için de para lazımdı, para yoktu.

Şubatta, otuz ikinci haftada ambulansla hastaneye kaldırıldı. Bir şeyler ters gitti. O saatleri pek anımsamıyor; sadece bembeyaz tavanlar ve yerin kaydığı bir his. Oğlu, Ali, zamanından önce doğdu. Bir buçuk kilodan biraz fazla. Onu hemen bir köşke götürdüler. Ağlamasını duyamadı.

İki hafta boyunca, Aliyi camın ardından bakıp izledi. Küçücük bir canlı, tüplerle dolu bir kutuda. Hayatındaki en uzun zaman dilimi buydu belki. Sıkıntılı olduğu için değil. Her gün kendine verdiği sade ve açık bir söz vardı: Eğer yaşarsa, başka biri olacağım. Daha iyi ya da kötü değil. Sadece başka biri. Kendimi kontrol edebilmeyi öğreneceğim.

Ali yaşadı.

Sonunda Aliyi getirdiklerinde, devletin battaniyesine sarılı, ufacık, gözleri kapalı, kucağına verdiğinde Sevim ağlamadı. Sadece İşte dedi. Artık başka bir hayat başladı.

İlk yılı pek net hatırlamıyor. Yaptığı işler bir dizi eylemdi: Yedir, altını değiştir, uyut, üç saat uyu, kalk, bilgisayarı aç, bir çizim daha yap, bir teklif daha gönder, red al, bir tane daha gönder. Besle, uyut, uyu.

Ali, Sevimin kucağında uyurdu. Sevim tek eliyle çizmeyi öğrendi.

Ne bulursa aldı iş olarak. Üç bin liraya banyo tasarımları, renk seçimi, fotoğraflardan mobilya yerleşimi… Başta onur kırıcıydı. Sonra umursamadı artık. Hangi işin ne kadar iyi yapılabileceğini düşündü, müşteri geri dönsün yeterliydi.

Alinin birinci yılı bittiğinde, yirmi sabit müşterisi olmuştu. Küçük bütçeli işler ama düzenli işlerdi. İnsanların gerçek isteklerini, söylediklerinin ardındaki anlamı kavramaya başlamıştı. Modern bir şey istiyorum diyen aslında Komşulara başarılı görüneyim demek istiyordu. Fonksiyonel diyense, Ekstra param yok ama söylemeye çekiniyorum demekti. Tadilat isteklerinden insanları okumanın önemli olduğunu öğrendi.

Alinin ikinci yılında, küçük bir ortak çalışma ofisinden masa kiraladı. Çünkü çocukla evde iş ve profesyonellik bir arada olmuyordu. Bu ofiste, ellili yaşlarında, şehirde eski binaları yenileyip modern hayata uyarlayan, kısa ve öz konuşan, dikkatli, insanlara biraz uzun bakan Ahmet Sadıkla tanıştı.

Tesadüfen tanıştılar. Sevim çizimi yazdırırken yazıcı takıldı, yarım saat uğraştı. Sakince, sinirlenmeden, bağırmadan. Ahmet Sadık izledi tüm süreci.

– Sabırlıymışsınız, dedi sonunda Ahmet Bey.

– Hayır, diye cevapladı Sevim. Sadece bilirim ki, sinirlenmek yazıcıyı düzeltmez.

Ahmet Bey gülümsedi, elini uzattı.

– Sadık, Ahmet.

– Yılmaz, Sevim.

– Ne çiziyorsunuz?

Sevim çizimini gösterdi. Eski bir apartman dairesinde, zor bir tadilat projesiydi. Ahmet Bey dikkatlice baktı sonra:

– Taşıyıcı duvarlara müdahale edilmiş burada, eksper olmadan farkında mısınız?

– Başka birinin projesi, ben son halini yapıyorum.

– Nerede çalıştınız?

– Serbest çalışıyorum.

– Ne kadar zamandır?

– İkinci yılım.

– Öncesi?

– Biraz inşaat şirketinde. Çoğunlukla kendi başıma.

– Eğitiminiz?

– Yarıda bırakılmış mimarlık fakültesi.

Neden tamamlamadığını açıklamadı. O da sormadı.

– Bir işim var, dedi Ahmet Bey. Eski bir tüccar konağı, Karaköyde. Ofisler, ortak alan, küçük bir kafe yapacağım. Ekipten memnun kalmadım, sıradan olmuş.

– Bir bakabilirim.

– Cuma uğrayın, adresi veririm.

Sevim gitti. Mekanı inceledi. Eski binanın eğri tavanı, yamuk duvarları, ahşap kirişleri, alışılmadık özellikleri vardı. Önceki ekibin sunumu tipik bir projeydi, özgün mekan hep arada kaybolmuştu.

Sevim orada iki saat geçirdi. Her yeri ölçtü, fotoğraf çekti, ışığa baktı. Ahmet Bey hep yanında sessizce durdu.

– Buraya sıradan bakamazsınız, dedi sonunda.

– Biliyorum.

– Doğrusunu yapmak istiyorsanız, olanı kullanmak lazım. Yamukluğunu, kirişini, eski penceresini göstermeli.

– Daha mı pahalı olur?

– Hayır, sadece başka bir yaklaşım olur.

– Konsept yapın.

– Ne kadar zamanım var?

– Ne kadar isterseniz.

Bir hafta sürdü işi. Acele etmek için değil, zaten mekanı hemen çözmüştü. Bazen işin cevabı kendini gösterir, yeter ki engel olma.

Ahmet Bey uzun uzun inceledi konsepti. Sonra:

– Burada bunu nereden bildiniz? Eski duvarı bırakıp kafe mekânına katmayı kimse düşünmemişti.

– Güzel duvarı neden sıvayalım?

Başıyla onay verdi. Karar almıştı.

– Bu projeyi size veriyorum. Tam ücret, resmi sözleşmeyle. Beğenirsem devamı gelir.

Beğendiği kesin oldu.

Üç yıl boyunca Sevim, beş ayrı işte Ahmetle çalıştı. Kendi müşterilerine de devam etti. Ali büyüdü. Gündüzleri bakıcı tuttu, sonra kreşe verdi. Daha büyük bir stüdyoya geçti. Sonra iki odalı küçük bir ev aldı. Kendine iyi bir masa edindi.

Ahmet Bey asla istenmeden tavsiye vermezdi. Sorulunca açık ve net cevaplar verirdi. İşin içini dışını, piyasayı, iş sahiplerini bilirdi. Onun sayesinde sadece tasarımı değil, piyasa mantığını da öğrenmeye başladı Sevim.

– Ahmet Bey, dedi bir gün. O zaman bana niye şans verdiniz? Hiç kimseydim.

– Değildiniz, dedi. Yarım saat usulca yazıcıya uğraşıp sonra bana düşünenin çizimini gösteren biriydiniz. Fark bu.

Uzun süre düşündü Sevim bu sözü. Hayatı değiştirmedi belki ama ona, kendi değerini anlamaya dair sağlam bir tuğla koydu. Gurur değil, gösteriş değil, sadece sükunetli bir farkındalık.

Ali altı yaşındayken, kendi ofisini kurdu. Severin ve Ortakları – şimdilik tek ortak kendisiydi. Kızlık soyadının yumuşak harfini atıp yeni, farklı bir soyadıyla. Yılmaz severin oldu. Geçmişi saklamak için değil, buradan sonrası sadece ona ait olduğunu, yeni bir hikâyede yeni bir kök olduğunu göstermek için.

Ofisin ilk yılı zordu. Çalışan aldı, yanıldı, kimi gitti, kimi rakibe gitti. Yanlışlarını buldu ve ilerledi. Ahmet Bey yönetim için sorunca tavsiye etti, asla kendini zorla dayatmadı.

Aralarındaki şey yavaş yavaş değişti. Kötü filmlerdeki gibi birden bire fark edilen, büyüleyen bir aşk değildi. Farklıydı. Sevim artık onunla görüşmeyi beklediğini fark etti. Profesyonel meseleler dışında da fikrini önemsediğini. Ali hastayken toplantıya gidemeyince Ahmet Bey tek ses çıkarmadan evrakları eve getirdiğini.

Bir akşam geç saate kadar inşaat bütçesini konuşurken… Ali yan odada uyuyordu. Kahve fincanları masada. O anda, olaylara seyirci kalmadan kendini sakin hissetmenin tarifsiz rahatlığını hissetti.

– Sıkıcı mısınız? diye Sevim sordu.

– Sizinle mi?

– Genel olarak. Düzgünsünüz hep.

– Sıkıcı insanların yapacak işi yoktur, dedi. Benim var.

– İş dışında dedi ve sustu.

– Anladım, dedi sakinlikle. Ve hayır, sıkılmam.

Devam etmedi. O da zorlamadı. O akşamdan sonra farklı bir şey oldu aralarında; ikisi de herhâlde acele etmeye gerek olmadığını bilmişti.

Ali yedi yaşına bastığında, Sevim tarihi bir binada restoran tasarlamak için büyük bir iş aldı. Sahibi, genç ve iddialı bir İstanbullu idi, sıradan, nostaljik ya da modern minimal olmayan bir karakter istedi. Sevim tam olarak ne demek istediğini anladı. Birkaç toplantıdan sonra tasarımı gösterdi.

– İşte bu!, dedi hemen adam. Tam budur.

Proje sekiz ay sürdü. En zor işiydi. Tarihi koruma gereklilikleri, özel havalandırma, akustik hassasiyeti, sıkışık takvim… Neredeyse her gün gitmek zorundaydı. Mekânın yeni hayat bulduğunu, kimliğini kaybetmeden yeniden doğduğunu izledi.

Restoran açıldığında ilk kez müşteri gibi oturdu. Bir bardak su içti. Yaptığı işe baktı. İçeride oturan kimse, barın üstünde aylarca uğraşıp istediği açıyı bulduğu o tavanı, yer döşemesinin tonunu, ilk kez Ahmet Beyin projesindeki tuğla duvarı kimse bilmezdi.

Gurur değil, abartısız bir tatmin hissetti. Birinin gerçekten bir şey başardığını fark ettiği türden bir huzur.

İşte burada, üç ay sonra tekrar Arda Demirtaşı gördü.

– Biliyor musun, buranın adı nedir? diye sordu garson siparişi aldıktan sonra.

– Severin, dedi Arda.

– Aynen.

Eskiden çok hoş bulacağı bir ifadeyle bakıyordu ona. Yorgunluk, pişmanlık, belki biraz eski bir şefkat… Şimdi ise, hatta o yüzün ardındakini gördü; boşluk.

– Sevim, dedi Arda. Yıllardır düşündüm hep.

– Arda, dedi Sevim. Konuşmak mı istiyorsun, yoksa bana uzun uzun hazırladığın bir metni mi dinletmek istiyorsun?

Arda durdu.

– Dinliyorum, dedi Sevim. Konuş.

– O zaman rezilce davrandım. Bunu anladım. Korkaktım. Kaldıramadım. Seninle ve çocukla kalmalıydım.

– Devam et.

– Şimdi her şey düşündüğüm gibi değil. Simgeyle üç yıl önce ayrıldık. İşler yürümedi. Şimdi başka sektördeyim, ama istediğim bu değildi. Seni düşündüm, o çocuğu düşündüm.

– Oğlumuzu, diye düzeltti Sevim. Onun adı Ali. Yedi yaşında.

Adamın yüzünde, acımış gibi görünmeye çalışan bir ifade belirdi.

– Onu tanımak istiyorum.

– Hayır.

– Sevim…

– Arda, dedi duygusuzca. Yedi yıl önce kararı verdin. Duydum bunu. Şimdi Alinin bir hayatı var. Düzgün, tamamlanmış, yanında güvenilir büyükleri olan bir çocuk. Sen bu hayata dâhil değilsin.

– Ama ben onun babasıyım.

– Biyolojik olarak. Tek katkın bu hikâyede bu.

– Bir insanı öylece silemezsin.

Ona sakince baktı. Bir binanın projesinde daha önce saptadığı, düzeltmiş olduğu bir hataya bakar gibi.

– Silmedim. Ben sadece devam ettim. Fark var.

Garson su getirdi. Arda bardağı eline aldı, tekrar bıraktı.

– Bir şans vermeni istiyorum, dedi. Geçmiş için değil. Ne bileyim, her şey başka olabilirdi diye.

– Arda, dedi Sevim düz sesle. Evleniyorum.

Sustu adam. Baktı ona.

– Kiminle?

– Senin olmadığın zamanlarda yanında olan biriyle. Bir kez bile neden bu işi yapıyorum diye sormayan. Ali hastayken evrakları eve getiren. Bana kadın değil, insan olarak bakan biriyle.

– Sevim…

– Lütfen, dedi Sevim. Lütfen aşktan bahsetme artık. Çünkü, aramızdaki konuşmada artık hiçbir anlamı kalmadı.

Adam sustu. Yere baktı.

Sevim çantasından birkaç banknot çıkarıp masaya koydu. Ardanın yemeğine fazlasıyla yeterdi.

– Bu hesap için, dedi Sevim. Sohbet içindi, sağ ol.

– Bana para mı bırakıyorsun? Sesinde incinmişlik ile şaşkınlık arası bir ton vardı.

– Evet, para bırakıyorum, dedi Sevim. Zor bir dönemdesin belli ki. Küçük bir yardım. Mutfak iyi burada.

Ayağa kalktı. Gri, kalın yünden, bir atölyeden dikilmiş paltosunu ilikledi. Bir yıl önce böyle bir atölyenin kapısından içeri adım atamazdı, şimdi atardı.

– Sevim…

Geri döndü.

– Beni affetmedin, dedi.

– Hayır, dedi Sevim. Ama önemli değil. Affetmek ancak varlığına hâlâ dokunanlar için bir şeydir. Senin ki artık beni etkilemiyor.

Masalar arasında ilerledi. Birkaç kişi ona baktı. Barın başındaki adamlardan biri de… O fark etmedi. Zihni başka yerdeydi.

Dışarda hava karanlıktı. Eylül sonu, havada serinlik, yağmur kokusu ve nemli taşların ağır kokusu. Sevim İstanbulun bu dönemini severdi. Ne abartılı bir yaz gecesi, ne turistlerin gözdesi. Olduğu gibi bir şehir.

Ahmet Bey arabada bekliyordu. Kapının önünde, telefonla uğraşmadan, elleri cebinde durmuş, ona bakıyordu. Koyu lacivert bir paltosu vardı üzerindeki, kravatsız. Hiçbir zaman ona kravatla çıkmazdı. Bir keresinde Sevim ona, kravat takanların siyasetçi gibi resmî olmaya zorlandığını söylemişti.

– Çok sürdü, dedi.

– Sürmedi, diye karşılık verdi Sevim. 20 dakika.

– Nasılsın?

Durdu Sevim. Gerçekten düşündü. İyi, dedi. Tuhaf şekilde iyi. Sanki bir şey yerine oturdu sonunda.

– Üşüdün mü?

– Hayır.

Elini tuttu. Sadece öylece, hiçbir şey demeden. Arabaya beraber gittiler.

– Ali sordu, ne zaman döneriz diye, dedi Ahmet Bey.

– Ne zaman?

– Bir saat önce. Yakında, dedim. Bakıcı yatırdı onu.

– Odaya bakarım biraz sonra. Uykusunda.

– Tabi.

Arabaya bindiler. Ahmet Bey motoru çalıştırdı ama hemen gitmedi. Ona döndü.

– Orada mıydı?

– Evet.

– Sonra?

– Sonrası bir şey değil, dedi Sevim. O, o durumda ne denirse onları söyledi. Ben de denmesi gerekeni söyledim.

– İyi misin?

Yana dönüp ona baktı. Sokak lambasında tanıdık, biraz yorgun ama çok tanıdık bir simaydı bu.

– Ahmet, dedi. İnsanlara biraz teşekkür etmekte hiç iyi olmadım biliyor musun? Düzgünce teşekkür etmekte.

– Biliyorum.

– O yüzden bir şey güzel bir şey söylemeyeceğim. Ama sen zaten anlarsın.

Başıyla onayladı. Arabayı sürdü.

Kıyıda farlar suya vuruyordu. Boğaz, eylülde koyu ve ağırdır. Sevim camdan bakıp düşündü: O restoranda, onu terk edip çantasıyla çıkan adam oturuyor şimdi. Menüyü ya da uzak bir noktayı izliyor. Yalnız. Ona ne gam. Geçmiş, affetmek ya da unutmakla ilgili değil. O sadece projenin bir parçası. Çizime bakıyor, eskileri görüyorsun ve aynı hatayı bir daha yapmıyorsun.

Ali uyuyordu eve geldiklerinde. Odasına girdi, yatağında başında durdu. Yedi yıl. Henüz yedi. Yan yatıyor, kulağı yastıkta, ağzı az aralık. Tamamen, gerçek bir canlı.

Birkaç sene önce, Ali hastanede cam ardında, bir buçuk kilo, tüpler içinde, bembeyaz duvarlar arasında yattığında verdiği sözü düşündü. Oradan buraya kadar geldiğini fark etti. Bir ihanetten değil; acıdan değil. O camdan, o gün verdiği sözden.

Üstünü düzeltti, sessizce çıktı.

Ahmet Bey, mutfakta çay içiyordu. Telefonunu bir kenara koydu, Sevim girince.

– Uyuyor, dedi.

– Biliyorum. Rahat uyuyor mu?

– Her zaman ki gibi.

Su aldı, karşısına geçti.

– Ahmet, dedi. Hiç pişman oldun mu?

– Ne için?

– Bu hayatta. Bizim için… Sadece iş arkadaşı olmamak için?

Uzun uzun baktı ona.

– Sevim, dedi. Hayatımda bir kez pişman oldum. Seninle iş dışında yeterince konuşmaya geç başlamışım diye. Başka hiçbir şeye pişman olmadım.

Sevim başıyla onayladı, elini avucuna aldı.

Dışarıda yağmur yağıyordu. Sessiz, İstanbulun oturaklı bir sonbahar yağmuru. Büyük Caddede, mutfakta Alinin ertesi günkü çok sevdiği resim dersi için kurabiyeler pişiyor. Bir hafta sonra büyük bir müşteriyle toplantı… Yağmur bütün gece devam edecek, Sevim bunu iyi buluyordu.

O küçük çocuk, sabaha kadar tatlı uykusunda. Kendisi, her şeyi birer tuğla gibi, gece üçte, kucağında çocuk, bir başkasının banyo projesi üstünde inşa etmişti.

Hayatı buydu. Yirmi altı yaşında hayal kurduğundan farklı. Çok daha iyi.

– Ahmet, dedi Sevim.

– Hı?

– Her şey yolunda.

Elini sıktı.

– Biliyorum.

Yağmur yağmaya devam etti. Ali uyuyordu. Restoran, gecenin ilerleyen saatine kadar açıktı. Bir köşede, hesaba yetecek kadar para bıraktığı masada bir şişe su soğuyordu.

***

Ama bu öykü dürüst olmalı. Arada kalan bir şeyler var.

O ilk iki yıl boyunca, Sevim defalarca Ardayı aramayı düşündü. Geri dönsün diye değil. Sadece dinlesin, bak, neler yaptım demek için. Yapmadı. Gururdan değil. Böyle bir aramanın ona değil, kendine gerektiğini, ihtiyacı olanı başka yoldan almak gereğini bildiği için.

Ali sekiz aylıkken bir akşam, Sevim onu uyutup bilgisayara bakakaldı. Ellerinin, kafasının çalışmadığını hissetti. Cihazı kapattı, karanlıkta on dakika öylece durdu. Ağlamadı bile. Sonra yeniden açtı.

Bu bir tercihti. Kocaman, teatral bir karar değil; karanlıkta her gün seçilecek küçük bir yol ayrımı: Kapatmak yerine açmak.

Her gün aynısını yaptı. Bazen günde birkaç kez.

Ofis para getirmeye başladığında, kendine ilk doğru düzgün hediyesini aldı. Kıyafet veya araba değil. Yarıda bıraktığı bölümü tamamlamak için yapı tekniği kursuna yazıldı. Her şeyi gerçekten bilmek istiyordu. Okuldakiler yirmi yaşındaydı. Hoca şaşkın:

– Bu alanda çalışıyor musunuz?

– Evet.

– Neden temel kurs?

– Bilmek istiyorum, bildiğimi sanmak değil.

Başını salladı, bir daha soru sormadı.

Bu sınırları bilip öğrenmeye devam etmek, müşterinin güvenini kazanmak için elzemdi. Onlar da bunu hissettiler zaten. Açıklamadan bile güven duyuyordu müşteri, çünkü ukalalık yoktu, rol yapılmıyordu.

Ahmet Bey bir ara dedi ki:

– Sevim Hanım, bazıları her işi alır, müşteri ne isterse onu söyler. Siz üçte birini kabul etmiyorsunuz, çünkü dürüst davranıyorsunuz. Yine de üç ay sonrasına yoğunluk var.

– İnsanlar gerçeğe ihtiyaç duyuyor artık, dedi Sevim.

İşte o gün aralarındaki tek iş ilişkisi çoktan başka bir şeye dönmüştü. Aralarında hiyerarşi yoktu. Birbirine borçlu değil, saygı ile eşit ilişki vardı. Çok iyi bir temeldi bu.

Zamanla Ahmet Beyin profesyonel kimliğinin ardında görmediği başka şeyler fark etti: Gerçek edebiyat okurdu. Bir gün masasında gençliğinden sevdiği bir kitabı görünce şaşırdı.

– Bu sizde mi vardı?

– Evet, sık sık okurum. Siz de…

– Pek çok kez.

– Sonu hakkında ne düşünüyorsunuz?

Bir saat iş dışında konuştular böylece. Sevim eve yürürken, uzun zamandır kimseyle böyle konuşmadığını fark etti. Söylemeyi beklemiyor, gerçekten dinliyordu adam. Arda ile neredeyse hiç konuşmadıklarını hatırladı. Sinema, kafe, ortak tanıdıklar… Sadece yan yana olmaktı, hepsi o.

Ali altı yaşındayken, Sevim ilk kez onu bir işine götürdü. Annesinin ne yaptığını göstermek istemişti. Kocaman gözlerle bakıp duvarlara dokundu.

– Sen mi buldun bunu? dedi yüksek tavanla kirişleri göstererek.

– Görünümü ben belirledim, işçiler yaptı.

– Ama fikir senin?

– Benim.

– Yani bu biraz da senin, dedi.

– Evet, biraz benim.

Bir gün sordu:

– Her annenin kendi yeri var mı?

Sevim düşündü, sonra:

– Herkesin değil, ama olması iyi bir şey.

Ali kafa salladı, yavaşça elini tuttu, birlikte iç avluya bakmaya gittiler.

Kötü şeyler de oldu. Bir müşteri paranın yarısını ödedi sonra bir daha görülmedi. Yanlış inşaat yapan taşeronla inatlaştı. Rakip, onun çizimini değiştirip kendi projesi gibi sundu. Kimi dava açtı, kimiyle yerinde tartışıp çözdü.

Yufka yürekli biri değildi. Ama adil biriydi; farkı iyi biliyordu.

Ahmet Bey ilk kez iş dışında akşam yemeği teklif ettiğinde Sevim sordu:

– Emin misiniz?

– Neyden?

– Beraber çalışıyoruz… zorlaştırabilir.

– Olabilir.

– Peki ya…?

– Ama yine de teklif ediyorum. Etmemek korkakça olurdu. Korkak olmak istemiyorum.

– Güzel ifade.

Yemek yediler. Sonra tekrar. Sonraları, eskiye dönmeye gerek kalmadı çünkü iş yine devam etti, sadece hayatları genişledi.

Ali bunu kolayca kabullendi. Çocuklar değişikliğe kolay alışır, kandırılmazsa. Sevim gerçekleri söyledi bir akşam:

– Ali, Ahmet Bey bana çok değerli bir insan. Bizi daha çok ziyaret edecek. Ne dersin?

Ali düşündü:

– O, doğum günümde pasta getiren mi?

– Evet.

– İyi adam, gelsin.

Aylar sonra, beraber vakit geçirmeye alışınca, Ali Ahmet Beye:

– Satranç oynar mısınız?

– Yaparım.

– Öğretir misiniz bana?

– Annen isterse.

– Anne?

– Tabi.

Satranç oynadılar. Ahmet Bey kasıtlı kazanmazdı ama kasıtlı da kaybetmezdi. Hareketleri anlatır, sonuca kendi varmasını isterdi çocuğun.

Sevim bazen mutfaktan onları izlerdi. Biri anlatır, biri düşünür. Sade, sessiz bir güven ortamı.

İçtenlikti eksik olan, Arda ile olmayan. Aşırı bir gösterişe ihtiyaç duymadan, yanında kalmanın, sırf öyle gerektiği için değil, gerçekten istediği için var olmanın hali buydu.

Evlenme teklifini abartısız yaptı. Ofiste gece, toplantıdan sonra, Ali uyurken:

– Sevim, dedi.

– Hm.

– Evlenmek istiyorum.

Baktı Sevim.

– Neden?

– Burada olmak istiyorum. Arada bir değil, hep.

– Romantik sayılmaz ama.

– Ama gerçeği yansıtıyor.

Sevim gülümsedi.

– Tamam.

Ertesi gün yüzüğünü getirdi. Kutusuz, cebinden çıkarıp masaya bıraktı. Küçük, sade taşlı. Anında taktı Sevim.

Bu, restorandaki o akşamdan önceydi. Yani, salondan çıkarken arkasında duran buydu.

Son olarak, Sevimin kimseyle paylaşmadığı bir şey kaldı. Oğluna üç aylıkken, bir gece pencere önünde otururken düşündü: Hayat adil mi? Ne kader, ne kısmet… Sadece olduğu gibi adil mi? Hayır. Hayat ne adil ne adaletsiz. Sadece ilerler. Senin o hayattaki yolun ise sana bağlı.

Büyük bir buluş değil, ama bir taşın yerine oturmasıydı.

Yaşadığı acı gerçekti. Yedi yıl sonra azalmadı. Sadece artık başat yer kaplamıyordu. Onun yerini başka bir şey aldı: İnşa ettikleri, kimliği, yanında olanlar.

İhanet ona güç vermedi, öyle olsaydı basit olurdu. Ona esas gücü, karanlıkta her gün tekrar tekrar yaptığı o küçük tercihler verdi. Dizüstünü kapatmayı değil açmayı seçişi, ucuz bir işi onursuz görmeyip kabul edişi, reanimasyon camında bir gün daha deyişi…

Yanlızlığı da yaşadı. Tamamen üstesinden gelmedi. Ama onun, sessizlik ve huzur olan yanını ayırmayı öğrendi.

İkinci şansı kendine her gün verdi. Bir kere değil, her gün.

Eve dönerken, yağmurlu farlara baktı, Ardayı hiç düşünmedi. Ofis büyüyecek, iki yeni genç mimara daha çok iş verilmesi gerek, Ali seneye ilkokula başlayacak, ev işini bir şekilde çözmek lazım… Hayat tamdı. O kadar.

Restoranda masa çoktan toplanmıştır. Hesap ödenmiş.

Her hikâye bir gün kapanır. Sen karar verdiğin için değil. Bir gün, geçmiş hakkında konuşacakken fark edersin ki, artık geleceği anlatıyorsun. Okuldan, ofisten, yarından.

Sanırım mesele bu.

Arabada Ahmet Bey müzik açtı. Sözsüz bir piyano. Sevim arkasına yaslanıp gözlerini kapadı.

– Yoruldun mu? dedi.

– Hayır, sadece… her şey güzel.

Başka bir şey demedi. Sürdü arabayı.

Yağmur devam etti.

Ve bu, tam yerindeydi.

Rate article
Lifequest
Eski Eşim Baba Adayı Oldu