Mutluluk Küçük Şeylerde Gizlidir

Mutluluk Küçük Şeylerde

Gündüz saatlerinde Ankaranın en bilinen restoranlarından biri olan Gurme Sofrada buluştuk. Kültür Fakültesinden mezun oluşumuzun üzerinden tam on sene geçmişti. O zamanlar diplomalarımızı alırken heyecandan ellerimiz titriyordu, kimimiz kafasında bir sürü plan kuruyor, kimimiz geleceğimize dair kaygılanıyordu. Şimdi, on yıl sonra, aynı heyecan ve merakla buluşmak için hazırlanıyorduk: Arkadaşlar neye dönüşmüştü? Hayatlar nereye savrulmuştu? Kim evlenmiş, kim çocuklu, kim hangi şehirde yaşıyordu? Kimisi başka şehirlerden gelmiş, kimisi eşini yanında getirmiş, bazıları tek başına gelmişti ama herkesin yüzünde sıcak bir gülümseme ve eski günlere dönme isteği vardı.

O akşam, misafirlere ayrılmış odalardan birinde, en iyi arkadaşım Melike bana yardımcı oluyordu. İncecik, açık mavi şifon elbisemin son düğmesini ilikledi; elbisenin her kıvrımı yerli yerindeydi. Kumaşın dokunuşu bile insanı rahatlatıyordu. Ani bir heyecan dalgasıyla aynada kendime baktım, Melike kaşlarını hafifçe çatarak bana döndü.

Dürüst olayım Zeynep, burada olmanı biraz şaşırtıcı buluyorum, dedi hafif bir tebessümle. O kadar güzel anıların yok bildiğim kadarıyla. Bir de Fikretin o çocuksu ısrarları… Hem kesin o da gelir!

Ben, gözüme düşen kahverengi bir tutamı kulak arkasına attım. Gözlerimde bir kıvılcım vardı, bu buluşmayı içtenlikle istiyordum. Eski arkadaşları tekrar görmek, geçmişin havasını koklamak, herkesin ne hale geldiğini anlamak… Fikret ise… O yıllar çok uzakta kalmıştı artık. Muhtemelen kendi de eskisi gibi hissetmiyordu.

Niye gelmeyeyim ki? dedim, elbisemin dokusunu okşayarak. Zaten Erdem de çok ısrar etti. Hem onun da merakı vardı, kimlerle okuduğumu görmek istiyordu.

Melike gardırobun önünde kısa topuklu, incecik incilerle süslü ayakkabılarımı bulup bana bakarak gülümsedi.

Senin Erdem tam bir hazine, dedi hafif alaycı bir sesle. Değeri bilinmezse üzülürüm.

Beraberce gülümsedik. Ayakkabılarımı giydim. Topuk beni hem yükseltiyor hem de kendime güven veriyordu. Sade ve güzeldi her şey.

O bana hep çok iyi davranır. Gerçekten seviyor beni, başka bir derdi de yok ki, dedim başımı yana eğerek.

Tamam hadi, yoksa geç kalacağız; en güzel hikâyeleri kaçırmayalım, dedi Melike ve çıktık salona.

Salon adım başı geçmişten tanıdık simalarla doluydu. İçimde bir kıpırtı, bir merak vardı. Kimi yönetmen olmuş, kimi reklam ajanı açmış, kimisi evlenip çocuk sahibi olmuş… Bazıları ise hâlâ aynı: O hiç değişmeyen şakacı erkek, o köşede sessizce defterine karalayan kız.

Bir köşede, eski arkadaşım Nilüferi gördüm. Elindeki gösterişli çantasını yerlere vurmadan sallıyordu. Parlak renkli elbisesiyle herkesin ilgisini çekiyordu.

İşte geldin! diye bağırarak boynuma sarıldı Nilüfer. Burası öyle kalabalık ki, önce nereye yöneleceğimi şaşırdım!

Sarılmamızı bitirince, başıyla kapıya işaret etti:

Bak, kapıya kim girdi…

Başımı çevirdim; uzun, düzgün fiziğiyle Fikret girişte duruyordu. Üzerinde pahalı kumaşlardan dikilmiş lacivert bir takım, kolunda parıltılı bir saat, yanında ise zarif bir kadın Modern bir Türk tasarımcısının kıyafetiyle, elmas gibi parlayan taşlar üzerinde ışık oyunları yapıyordu.

Fikret, bakışlarını gezdirirken benim durduğum köşede gözleri takıldı. Kısa bir an zaman dondu sanki; dudaklarında küçük bir tebessüm vardı, sonra bize doğru yürüdü.

Zeynep, dedi, tam karşımda durarak. Sesi sakin, alışılmış gibiydi ama gözlerinde ince bir tedirginlik vardı; sanki günlerdir bu buluşmayı kurup kafasında defalarca prova etmişti.

Fikret, dedim gülümseyerek. Gülüşüm içtendi, ama kalbimin içinde garip bir karışım vardı; merak, biraz da tedirginlik. Ben de sevindim seni gördüğüme. Nasılsın?

Ceketini düzelten bir hareket yaptı. Üzerindeki arma gözden kaçmıyordu. O davranışında halen biraz gösteriş vardı, yıllar geçse de vazgeçmemişti belli ki.

Her şey yolunda, dedi tekrar tekrar, sanki doğruyu kabullenmemiz gerekiyormuş gibi. Büyük bir şirkette çalışıyorum, eşim model, evimiz Tunalıda… Yani her şey şahane.

Yanındaki kadın hafifçe gülümsedi, bana yukarıdan bakar gibi selam verdi alışkın bir kendine güven vardı tavırlarında. Ona karşı samimi bir nefret hissetmiyordum, sadece uzun süredir etrafındaki insanlardan üstün olduğunu düşünen birini gördüm.

Ne güzel, dedim gülümsememi sürdürerek. Sevindim.

Fikret gözlerini kısıp sanki içimde başka incelikler arıyormuş gibi baktı acaba gerçek samimiyeti mi, kırgınlığı mı, yoksa onu etkilemek için harcadığım onca zahmetin boşa gittiğini mi gösterecektim?

Kısa bir sessizlikten sonra:

Müzik okulunda mı çalışıyorsun hâlâ? diye sordu. Sesinde bir miktar küçümseme de var gibiydi.

Evet, dedim başımla. Yüzümde sıcak bir ışıltı belirdi; oradaki hayatımı seviyordum. Çok tatlı çocuklar var. Öğretmen arkadaşlarım samimi. Geçen ay Fındıkkıran masalını sahneye koyduk; kostümleri aylarca el emeğiyle hazırladık, çocuklar ezber yaptı. Zorlandık ama o emeklerin meyvesini sahnede görünce hepsi değiyor.

O an Fikretin bakışlarında bir tereddüt vardı; bu kadar işten keyif almamı beklemiyordu belli ki.

Eşin… Erdem değil mi? Hâlâ antrenörlük yapıyor?

Evet, dedim içimden hiçbir şey saklamak istemeden. Spor okulunda çocuklara antrenman yaptırıyor. Şu anda miniklerle ilgileniyor; o kadar neşeli bir grup ki. Peşinden koşup onun gibi olmak istiyorlar. O da sabırlı, asla bağırmaz, bazen yaramazlıklarına sadece güler geçer.

Gözlerim parlıyordu. İşini, Erdemi sevdiğim belliydi. Fikret anlam veremiyordu; çocuk ruhu taşıyan bir adam ve memur maaşı… Bu kadar basitti ona göre, ama benim için büyük bir mutluluktu.

Zor olmuyor mu yani? diye sordu, sesi alaycı mı, meraklı mı, kararsızdı.

İçimde bir şey burkuldu; ama aldırmadım. Herkesin dünyası kendineydi. Hafifçe gülümseyerek omuz silktim.

Bilir misin, biz mutluyuz, dedim gayet basitçe. Erdem dünyadaki en iyi insan. Hep yanımda, en ufak yorgunluğumda yardım eder. Bana âşık, hem de nasıl! Her yıl papatya zamanında bana özenle demet demet papatya toplar. Antrenmandan yorgun çıksa bile, cumartesi sabahı kalkıp kahvaltıdan menemene, tosttan pancakee kadar çeşit çeşit hazırlar. Ya hastalanırsam, yanımdan ayrılmaz; en güzel masalları sesiyle okur, ıhlamurumu, balımı ihmal etmez.

Fikret sessizleşti. Sanki başka bir cevap beklemişti; Keşke daha fazlası olsaydı diyeceğimi. Ama ben ona bu fırsatı hiç vermedim.

Hiç pişman olmadın mı? Sessizce sordu. Daha fazlasını, daha yüksek bir hayatı seçebilirdin… diyecek oldu.

Gözlerinin içine bakıp gülümsedim.

Hayır, asla pişman olmadım. Hem de hiç!

Fazlasını eklemedim; her akşam Erdemin beni iş çıkışında karşılaması, ufak evimizin samimiyeti, sıradan bir günde bile gülecek bir bahane bulmamız… Bunları anlatmadım. Bizim aşkımız gündelik jestlerde, alışkanlıklarımızda, birlikte kurduğumuz o küçücük, güzel hayatımızda gizliydi.

O sırada Erdem yanımıza geldi; sade kot pantolon ve mavi bir gömlekle. Gösterişten uzak, sıcak bir gülümsemeyle. Elini hafifçe belime koydu.

Zeynepi bir an çalabilir miyim? dedi kıskançlık olmadan.

Fikretin parmakları istemsizce kısıldı. Yine de sesini çıkarmadı. Bir anlığına içindekileri gizlemeye çalıştı.

Tabi ki, dedi dişlerinin arasından.

Birlikte salonun diğer ucuna geçerken Erdemin yanındaki varlığı bana iyi geldi. O an, Fikretin bakışlarından, imalı sorularından uzaklaştıkça kendimi huzurlu hissettim. Cam kenarındaki küçük masada, Erdemin sıcak avucunda huzur buldum. Ben buradayım, yolunda her şey der gibi sımsıkı tuttu.

Fikret ise eski yerinde donmuş gibiydi. İçinde tuhaf bir boşluk büyüyordu; öfke, kızgınlık değil bu Kendi kurallarına göre oynanmayan bir oyunun mağlubiyeti belki de. Gözüm ister istemez ona takıldı; ama artık aramızda aşılması imkânsız bir uçurum vardı.

Aramızda geçen bunca yılın ardından, onun gösterişli jestlerinin, statü delisi tavırlarının ne kadar boş bir çaba olduğunu net bir şekilde görüyordum. Benim için mutluluk basitlikte, sabah kahvaltısında, akşam eve dönerken yüzümdeki tebessümdeydi. Gösterişli bir hayat yerine; küçük, sıcak ve gerçek bir hayatı seçmiştim.

***

Gece sona ererken salonu neşeli kahkahalar, eski günlerden hikâyeler dolduruyordu. Çocuk fotoğrafları, yeni projeler, yurtdışı maceraları havada uçuşuyordu. Fikret etrafındaki muhabbetlere zaman zaman katılıyordu, ama gözleri sık sık beni arıyordu. Özellikle Erdemle dans ettiğimiz anlarda

Erdem kulağıma bir şeyler fısıldıyor, ben kahkahalarla cevap veriyordum. O anlarda hissettiğim huzurun tarifi zor. Neden beni seçmedi? diyordu kendine Fikret belki; Her şeyi sunabilirdim Miss gibi bir hayat, bir ömür rahatlık

Sahi, neden? Paranın ve gösterişin mutluluk olmadığını belki de ilk defa idrak etmeye başlamıştı. Benim için önemli olan içtenlikti, küçük şeyleri güzelleştiren sevgiydi. Statü değil, samimi bir gülüştü aradığım.

Gecenin sonunda salon yavaşça boşaldı. Biz de hazırlıklarımızı tamamladık. Erdem atkımı dikkatle boynuma sardı, ben başımı omzuna yasladım. O an, başka hiçbir şeyin önemi yoktu. Biz ayrı bir dünyaydık. Fikretin lüks takımı, karısının pahalı pırlantaları Hepsi dışarıda kaldı.

Fikret ise restoranın camından bize bakakaldı; yalnız, kendi gölgeleriyle.

***

Erdemle, Ankaranın geceye teslim olmuş caddelerinde bir süre sessizce yürüdük. En çok da bu huzuru seviyorum sanırım. Bazen trafik gürültüsü bile geceye karışıyordu. Hafif bir mayıs rüzgârı saçımı okşadığı anda mutluluğumu hissettim.

İyi misin? diye sordu Erdem. Sesi her zamanki gibi sıcak, güven doluydu.

İyiyim, hem de çok, dedim gülerek.

Arkamızda kalan cafe muhabbetleri, geçmişin dikenli sözleri sanki yok olmuştu. Yanımda Erdem varken her şey yolundaydı.

Bir anlığına durup yüzüne baktım; gözlerinin içinde kendimi gördüm. Beni her zaman buraya, kendi yuvasına ait hissediyor bana.

Seni seviyorum, dedi. Fikretin, başkasının, dünyanın ne düşündüğü umurumda değil. Seninle birlikte olmak bana yetiyor.

Başımı göğsüne yasladım. Kokusu ev gibiydi. Orada kalmak, sadece o anı yaşamak istedim.

***

Gecenin bir yarısı, Fikret eve döndüğünde salon boştaydı. Eşi çoktan uyumuştu. Evindeki avangart mobilyalar, gösterişli tablolar, onların soğuk ışığında her zamanki gibi mükemmeldi. Fakat o gece, her şey ilk kez böylesine soğuk geldi ona.

Kendi odasında, eski bir sınıf fotoğrafını eline aldı. Zeynep ortada, kahkahalar atıyor. Kendi ise, biraz dışarıda, pahalı ceketiyle, yüzünde yapmacık bir gülücük O andan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bir kez daha anladı. On yıl boyunca ne aradığını, neyi kaybettiğini, neyi yanlış yaptığını…

Belki de hayatta, peşinde koştuğumuz birçok şey sandığımız kadar anlamlı değildir. Bazen sıradan bir gülüş, papatya demeti, bir omza yaslanmak, lüks bir restorandaki en güzel yemekten çok daha değerli olabilir.

O gece kendime bir kez daha söz verdim: Mutluluğun kaynağı dış dünyada, vitrinde, başkalarının onayında değil. Küçük şeyleri güzelleştiren; sıcak bir dokunuş, sabah birlikte içilen bir çay, samimi bir evin huzuruymuş. İnsanın evine döndüğünde kapısının ardında sevgiyle karşılanması, dünyanın en büyük zenginliği…

Ve bunu, her gün yeniden öğreniyorum.

Rate article
Lifequest
Mutluluk Küçük Şeylerde Gizlidir