Mahkum Kız: Cezaevi Günlükleri

Eski model otobüs, egzozundan çıkan mazot kokusunu geride bırakarak gürültüyle uzaklaştı, beni yolun kenarında bir başıma bıraktı. Etrafa bakındım; her şey aynıydı. Yine o çamurla kaplanmış bozuk köy yolu, kenarlarda tozlu çalılar… Uzakta, ormanın kıyısına sıralanmış köy evlerinin pencerelerinden sarı ışıklar sızıyor, köpeklerin havlamasıyla kazların gıdaklaması birbirine karışıyordu.

Altı yılda hiçbir şey değişmemiş, diye düşündüm, neredeyse hiçbir şey. Sadece, sağdaki tepede bir zamanlar dizili duran tarım makineleri yoktu artık; orada şimdi karanlık çökmüştü. Belki de Bülbül Ağa’nın çiftliği mirasçılar arasında satıldı, ne olduğunu bilmiyorum.

Sokağın merkezine çıktım, köşe başından biri bana taş atsa şaşırmazdım. Her camın ardında bana suçlar gözlerle bakan bir çift bakış var gibiydi. Başımı öne eğip, şalımı gözlerime çekerek yavaş adımlarla yürüdüm; fark edilmeden geçmek istiyordum. Beni ne bekliyordu? Burada, doğduğum köyde, evimden geriye bir şey kalmış mıydı? Gidecek başka yerim olmadığından geri dönmüştüm, köylülerin bana olan öfkesine rağmen. Sonuçta altı yıl önce yaşananlardan sonra köyün yarısının işi elinden gitmişti; bunda payım büyüktü.

O günden beri pek değiştim; hem dış görünüşüm, hem de iç dünyam. Ne o alımlı, güleryüzlü, lafını esirgemeyen kızdan eser kaldı, ne de mavi gözlerinde pırıltılar olan eski Sevdadan… Kimsesiz bir kadındım, yamaç dibindeki eski evde tek başıma yaşardım. Köyün yarısı, o zamanlar Bülbül Ağanın yanında çalışmazsa, hayat olmaz sanırdı.

Sonra, bir gün ona taşındım. Hayatın piyangosunu kazandığımı düşünmüştüm. Ama gerçek çok daha ağırdı. Arif Bülbül kendini köyün paşası sanırdı; bana ise hizmetçisi muamelesi yaptı. Başlarda, onun bu tarafını pek anlamadım; daha sonra ise etrafımdaki herkesi uzaklaştırdı, dostlarımı yasakladı, giysilerime karıştı, makyajı da yasakladı Derken, onun için her şey yasak halini aldı hayatımda. Evin içinde durur, Arifi beklerdim, yemek yapar, temizlik yapardım. Dışarı çıkmamı istemezdi, işe gitmemi istemezdi; hep bir şeyleri sakladığımdan şüphelenirdi. Ne yapsam yaranamamıştım; bir süre sonra anladım ki mesele bende değildi, tamamen onunla alakalıydı. Elinden bir şey gelmeyip sinirlendiğinde şiddet gösterdi; iş oraya varmadan eski yamaçtaki evime dönmeye karar verdim. Ama kötü sürpriz asıl sonra kapımı çaldı.

Ertesi gün Arif ansızın eve geldi. Mutfak yerlerini siliyordum, kapıları açık bırakmıştım, hafif bir rüzgar taze temizliği kokutuyordu. Keyifle yerleri silerken birden Arif içeri girip kovayı tekmeyle devirdi, mutfağı su bastı. Sonra bana döneceğini, sıramın geldiğini anladım.

O andan sonrası hafızamda yok; sanki sinirlerim daha fazlasını kaldırmasın diye beynim orayı sildi. Kendime geldiğimde avluda jandarma vardı; birisi önüme delil poşetinde bir mutfak bıçağını sallıyordu. Bahçede komşular toplanmış, içeride her şey tersyüz edilmişti; Arif öylece yerde yatıyordu.

Adamı fena kandırdı! diyordu birileri çitlerin ardından. Kuyruk sallamayı bilirdi, o yüzden başını yedi! Nesi eksikti? Krem içinde yaşadı kız! İyi adamı mahvetti! Şimdi biz ne yapacağız, ekmeğimiz ondaydı! İsyan eden bir uğultu yükseldi: Ne olacak peki şimdi? Nasıl geçineceğiz!

Altı yıl hapis cezası aldım; cezamı orta güvenlikli cezaevinde çektim. O yıllar öyle kolay değildi, ama sandığımdan daha dayanılır geçti. Ortama ayak uydurabildim, muhabbeti güzel kadınlarla arkadaş olup zamanımı paylaştım. Ama dışarıdan bakılınca bambaşka biri olmuştum; eski o genç, canlı kadın değildi artık gözlerdeki. Yüzüme kırışıklık, saçıma beyazlar düşmüştü. Giyinmek, süslenmek hevesim kalmamıştı. Hiç aklıma gelmezdi bir gün parmaklıklar arkasında hayat geçireceğim. Hep denir ya hapis, borç, başa gelmez deme! diye; bir anda her şey altüst olabiliyor. Şimdi ben artık hapisten çıkan biri oldum.

Başıma örttüğüm eşarbın ardında yüzümü saklayarak döndüm eve; kalbim sıkışıyordu. Acaba evim hala ayakta mı, yoksa çoktan odun oldu mu? Ama yamaçta iki koca kavak ağacının arasında, benim eski, bildik evim bütün netliğiyle karşımdaydı. Aşağıdan gelen dere sesi ve kurbağa vıraklaması tanıdıktı. Uzun zaman hayalimde, hatta rüyalarımda bu anı yaşamıştım. Dere boyunda mantar toplamayı, sepetle ormana dalmayı öyle özlemiştim ki!

Usulca bahçe kapısından girdim. Gizli taşın altına sakladığım anahtarı bulup kapıyı açtım. Dışardan rutubet kokusu bekliyordum, hiç yoktu. Anahtarla ışığı açtım, bütün mutfağı sıcak bir lamba aydınlattı. Her yer temizdi, pencere kenarında pembe çiçekli bir sardunya salkım halinde duruyordu. Hiç tanımadığım bir huzur sardı içimi, biri belli ki evi gözetmişti.

Sevda, Seevda! diye avludan bir ses duydum; yanıma koşarak gelen komşum Sultan Hanımdı. Ya, ne değişmişsin, diyerek şaşırdı. Işığı görünce hemen koştum, sana bir şeyler getirdim, yoldan aç gelmişsindir deyip bir teneke süt ve bir bohça ekmek bıraktı. Evi siz mi korudunuz? dedim. Elbette ev boş bırakılır mı? Gönlümüz razı olur mu? Allah sizden razı olsun! deyince gözümden yaşlar döküldü. Hele ben gideyim, bizim adam hâlâ sana kızgın! Haber alırsa fırça atar, dedi ve çıktı.

Bu sözler biraz içimi rahatlattı; en azından biri beni anlamıştı. Bir bardak süt doldurmak üzereyken, kapı çekingen bir şekilde çalındı. Karşımda belki on üç yaşında bir oğlan belirdi; elinde bir paket, A-aannem gönderdi! diyerek verdi. Teşekkür et, annene dedim. Çocuk başını salladı, hızla kaçıp gitti. Beş sene az zaman değil; çocuklar ne kadar değişmiş! Paketten enfes bir pastırmanın kokusu geliyordu.

Birden, eski dostum Meltem kapıyı çalmadan içeri daldı, sarılmaya geldi. Ariften önce çok yakın arkadaştık, yıllardır görüşmemişiz. Sarılıp ağladım: Kimse yüzüme bakmaz sanıyordum! Otur şuraya, değişmeyen dostluk vardır. Hem herkes bilir ki, olan biten senin suçun değildi; kadınların dayanışması başka! Erkek kısmı ise bizim halimizi ne anlasın? Sultan haber verince hemen geldim. Şuraya bahçeden getirdiğim yiyecekleri bıraktım. Yorulmuşsundur yolcu yolunda gerek; yarın sabah oturur konuşuruz deyip gitti.

O kadar duygulandım ki bir lokma bile geçmedi boğazımdan. Ve düşündüm; köylü kadınlarının desteği, hiç beklemediğim kadar güçlüymüş. Kadının kadına desteği paha biçilmezdi. Rahat bir nefes alıp temiz yatağa yattım; tam uykuya dalacakken pencereden tıkırtı geldi. Gecede bile o iri cüsseli gölgeyi tanıdım; köyün sözü dinlenen büyüklerinden Osman Amcaydı.

Çıkma, pencereyi aç dinle dedi. Köydeki erkeklerle oturduk, düşündük; sana dargın kalmak akıl işi değil. Yaşananların asıl hatalısı Arifti; çalışmak zorlaştı, ama Allahtan. Ne kadar kızarsa kızsın, kadınların halini anlamak kolay mı? Biz, aramızda para topladık, ilk günlerinde ihtiyacın olur, diyerek bir tomar Türk Lirası pencereden içeri attı.

Almak istemedim, ama Osman Amca hızla köylükten uzaklaştı. İçimde mahcubiyet, huzur ve minnet vardı. İnsanoğlu, iyilik gördüğünde, en kötü günlerinde bile güç buluyor. Artık anladım ki, insanın yuvası nereye giderse gitsin kalbinin bağlı olduğu yermiş. Hayat, bazen un ufak olur dedikleri gibi. Bugün öğrendim ki; hiçbir koşulda insan kendine, yarınına ve iyi yürekli dostlarına küsmemeli.

Yazan: Enes YılmazSabaha karşı, cılız bir horoz sesiyle uyandım; hava henüz griydi, yaşadığım bunca yılın ardından ilk kez içimi korku yerine umut doldurdu. Pencereden sızan serin esintiyle ciğerlerimi, baharın yeşilini, köyün çocukluğumu sakladığı özlemi çektim içime. Mutfağa geçip Osman Amcanın bıraktığı parayı usulca kavanozun içine yerleştirdim. O an, sahip olduğum her şeyin, bana kalan en kıymetli mirasın güven ve dostluk olduğunu hissettim.

Ocağı yaktım, kahve demledim; her bir yudum, yıpranmış ruhumu onarıyordu. Evimin duvarlarına vuran güneşle içimde yeni bir sevinç filizlendi. Dışarıdan gülüşmeler, bir topun yuvarlandığını işittim; köyün çocuklarıydı, yeni nesil Kapıyı açıp bir süre onları izledim. İçimden bir his yükseldi: Şimdi, her şey yeniden başlayabilir.

Kendi ayaklarım üzerinde, geçmişin yükünü omuzumdan biraz olsun indirmiş, köklerime yeniden sarılmıştım. Hayatın beni savurduğu yerden, kendi köyümde, kendim olarakeksik ya da fazlavar olabileceğimi biliyordum artık.

Güneş yavaş yavaş tarlaların üzerine doğarken bir söz dudaklarımdan döküldü: Ne olursa olsun, hayat geride kalanlara cesaret etmeyi öğretirmiş. Ben de yeniden başlamanın cesaretini, o küçük, pembe çiçekli sardunya gibi içimde büyütmeye karar verdim.

Her şey geride kalmadı; umut ve iyilik yanında kaldı. Ve ben, yeniden, nefes almaya başladım.

Rate article
Lifequest
Mahkum Kız: Cezaevi Günlükleri