Ee, geldiniz mi beyler? — Annenin sesi, oğlunun cipinin bahçe kapısında göründüğü o sıcak öğle vaktinin sessizliğini adeta bıçak gibi kesti.

Ee, geldiniz mi paşalar? annenin sesi, yaz güneşinin altında eriyen sessizliğe bir bıçak gibi saplandı, oğlunun cipinin bahçe kapısında belirmesiyle.
Bu cumartesi de, önceki onlarcasının kopyası olmaya adaydı.
Giyim, ayakkabı, aksesuar

Ege kırsalında öğle güneşi, kabak yapraklarının üstünde kalan son çiyleri kavuruyordu.
Süleymanın gümüş renkli arazi aracı, toz bulutu kaldırarak, yüksek mavi kapının önünde durdu.

Ev kapısında şimdiden Kadriye Hanım bekliyordu.
Hep aynı minik çiçekli önlüğün içinde, yerinden oynamaz bir kaya gibi duruyordu.
Kolları göğsünde bağlı, bakışı sert; arabasının ön camının içinden geçen bir ok gibi.

Ee, geldiniz mi paşalar? dedi Kadriye Hanım; sesi ortalığı kapladı. Gene çuvalla gelmişsiniz, ama vicdan yok tabii?

Süleyman arabadan indi, gömleği anında sırtına yapıştı.

Arkasından, eşi Elif ağırca indi, kucağında Kasap Mehmet yazılı bir termal poşetle.

Anneciğim, nedir bu ses tonun? Süleyman hafif gülümsemeye çalışıyordu. Söz verdik ya: haftasonu, doğa, aile. Hatta özel kuzu etini bile getirdik, sosa yatırdık önceden.

Dinlenmekmiş! dedi Kadriye Hanım, ayaklarının altında kuru çakıl taşlarının çıtlamasıyla öne çıktı. Üç aydır burada tırlak yapıyorsunuz! Her cumartesi, bu bahçe bir nevi taverna oluyor: Duman göğe, müzik yüksek ki mahalle köpeğinin kulakları çürür, ondan sonra ben iki gün boyu, ahududu çalısının dibinden şişeleri topluyorum.

Arabanın arkasından Can çıktı, Süleymanın eski arkadaşı, elinde çeşit çeşit içecek kutuları.

Selamünaleyküm Kadriye Teyze! diye neşeyle bağırdı. Mutfağı yaktık, kebap ruhuyla geldik. Kömür neredeydi sizde?

Bekle bakalım oracıkta, delikanlı! onun sözünü böldü Kadriye Hanım. O mangal bugün kilitli. Ayrıca sana kim dedi ki ben bugün misafir bekliyorum?

Süleyman sessizce bagajı açıp indirmeye koyuldu.
O halini tanırdı annesinin: fırtına birinci seviye gelmişti.
Yarım saat sonra, mutfakta özel sosu hazırlamaya başlasa bari

Ama bugün, hava sanki daha yoğundu; bir elektrik vardı ortalıkta.

Anneciğim, sadece birlikte oturmak istedik. Geçen gün, yalnızım diye şikâyet etmedin mi? dedi Elif, elini attı, gizli kozunu oynuyordu.

Yalnızlığım, domates fidanları ot basınca geliyor. Üç aydır mutfak musluğunu bile ellememiş birinin annesi olarak! Kadriye Hanım döndü, Süleymana dik dik baktı. En son ne zaman tırmık aldın eline? Ya şu bahçe çiti? Bayramda boyaman lazımdı. Sonbahar geldi geçiyor; hala parça parça, leş gibi.

Başka bir arkadaşları, Murat, bagajdan odun demetiyle fırladı.

Hallederiz Kadriye Teyze, önce bir atıştıralım, sonra iş zamanı.

Sonranın hiç saati gelmez sizde! Kadriye Hanımın sesi bir oktav yükseldi. Otel her şey dahil sanıyorsunuz burayı. Ben hem temizlikçi hem garson hem de güvenlikçi. Ne geçiyor elime? Sadece tansiyon, hem de iki yüz! Ardında dağ gibi çöp bırakıp gidiyorsunuz.

Süleyman, elinde kömür torbası, içinden yükselen öfkeyi zor bastırdı.

Lafı uzatmayacağım, dedi annesi. Bir saat veriyorum. Toparlayın çantanızı, marine eti, arkadaşlarınızı, doğru şehre dönün. Balkonda, evinizde, ne isterseniz yanın yakın kebabınızı.

Anne, gerçekten mi ya? Süleyman inanamıyordu. Üç saat trafik çilesi çektik İstanbuldan buraya.

Gerçekten! Artık figüran olmak istemiyorum sizin eğlencedeki. Burası aile evi, kebap salonu değil.

Huzur darmadağın. Canla Murat, arabanın yanında çaresizce bakıştı.

Elif, kocasına bakıyor; kalkış işareti bekliyordu. Bahçede kömür kokusu değil, uzun yıllar sürecek kırıklıkların kokusu vardı.

Anne, gel insan gibi iki kelam edelim, Süleyman torbayı yere bırakıp yaklaşırken sordu. Ne değişti? Niye bir anda düşman yaptın bizi?

Kadriye Hanım sustu, dudakları titredi, sonra toparlandı.

Çünkü ben size görünmezim, oğlum. Ağacımı görüyorsunuz, yer sofrasını, serin pınarı. Ama beni görmüyorsunuz. Siz domateslerinizi sabah altıda ben sularken, bir kere belin ağrıyor mu anne? demezsiniz. Arkadaşlarınızı getirip abuk sabuk lakırtılarına sabretmemi istersiniz, sonra kooperatif başkanının azarına da maruz kalırım.

Elif bakışlarını yere indirdi.
Geçen hafta bu köyde sinek bitmiyor, yataklar da eski diye şikayet ettiği için utanmıştı.

Gerçekten kötü bir niyetimiz yoktu Can başladı ama Kadriye Hanım elini salladı.

Düşünmek istememek en kolay yol. Artık ben düşündüm hepiniz için. İki yolunuz var: ya hemen ekipmanları alıp bu bahçeyi adam ediyorsunuz çit, kulübe, ahududu kısmı. Ya da şimdi çekip gidiyorsunuz. Ve bir dahaki sefere, anne, neye yardım edelim? diye sormadan da gelmiyorsunuz.

Süleyman arkadaşlarına döndü.
Onlar da mahçup, ama üç kişinin işini otuz beş derecelik sıcakta yapmak istemiyordu.
Ne diyorsunuz beyler? dedi Süleyman. Başka bahçe arayalım mı kebap için?

Murat iç çekip odunu bıraktı, pantolonuna sildi ellerini.
Valla Kadriye Teyze haklı. Bildiğin tembel olmuşuz. Nerede boya? İnşaatçıyım ben, üç saate çit pırıl pırıl olur.
Can da başını salladı:
Ben de mutfağa bakayım, musluk işleri bende. Arabanın bagajında küçük tamir takımı var zaten hep.

Kadriye Hanım kısık gözlerle yokluyordu hepsini.
Hiyerarşi bozulursa, akşam yemeği yok ona göre.

İlk defa hararetli bir çalışma başladı.
Elif, Süleymanın eski tişörtünü giydi, çilekleri çapalamaya başladı.

Süleyman ve Murat, çitin eski tahtalarını zımparalayıp boyamaya girişti.

Can, mutfağın lavabosunun altında, arada paslı civatalara küfrederek uğraşıyordu.

İlk başta ağır bir pişmanlık çöktü üstlerine.
Sonra, yavaş yavaş, çitin badanası ışıl ışıl parladığında, musluktan artık şıpırtı gelmediğinde, havadaki gerilim dağıldı.

Kadriye Hanım mutfak penceresinden izliyordu.
Oğlunun didindiğini, Elifin elleriyle kök söktüğünü görünce, içi yumuşuyordu.

Raflardan eski tencereyi alıp patates soymaya başladı.

Hava kararırken bahçenin çehresi bambaşka oldu.
Yabani ot kalmadı, çit yepyeni. Kulübe mis gibi.
Erkekler soğuk kuyudan suyla yüzlerini yıkarken yorgun ama huzurluydu.

Usta milleti! diye seslendi Kadriye Hanım, elinde tepsiyle: Buyrun sofraya, börekler sıcacık. Çorbanız da hazır.

Kuzu eti ne olacak? dedi Süleyman gülerek.

Onun zamanı bekler, önce emeğin yemeği yenmeli.

Sofradaki hava bambaşkaydı.
Ne yüksek müzik, ne boş laf
Gerçek bir evin sıcaklığı vardı.

Kadriye Hanım, rahmetli eşiyle ilk dikilen bu bahçeden, aile hayalinden bahsediyordu.
Bakın evlatlar, dedi çaydanlıkla fincanları doldururken burası sadece toprak değil. Anımız. Her meyve fidanında, birlikte geçen zamanın izi var. Sırf yemek, içkiye geliyorsanız, bu hatırayı eziyorsunuz. Şehirden getirdiğiniz hediyenin hiç önemi yok. Benim isteğim, emek verdiğime gerçekten değer verdiğinizi görmek.

Süleyman, annesinin elini tuttu, gözleri doldu:
Affet bizi anne, çocukluk taslamışız resmen.

Hadi boşver artık, Kadriye Hanım gülümsedi. Yeter ki anlamış olun. Şu çit, gerçekten güzel oldu bak hele, hem de Ayten ablanınkinden daha iyi!

Ertesi gün şehir dönüşünde, bagajda sadece boş poşetler değil, elma, domates, kavanoz reçeller vardı.

Kadriye Hanım kapıda el sallıyordu uzun uzun.

Süleyman, dedi Elif, yola çıkarken , uzun süredir ilk defa böyle huzur buldum. Belim ağrıyor ama içim hafif.

Çünkü bugün sadece et yemeye gelmedik Elif, ilgisizlikle yıktığımızı yeniden kurduk.

Sonra, her ziyaret değişti.
Her cumartesi Süleyman, Anneciğim, çatı mı boyanacak, bahçe mi sulanacak? diye ilk soran oldu.

Arkadaşlar da değişti anladılar ki Kadriye Hanıma gelmek sadece piknik değil; ellerle, kalple, beraber olmak demekti.
Burası kebapçı olmaktan çıktı.
Her çivi yerli yerine denk düştü, her çiçek ilgi gördü.

Ve Kadriye Hanım bir daha kapıda kızgın beklemedi.
Oğlu, gelini ve dostları; misafir değil, sevgisini anlayan ailesi olarak geldiğinde, bahçesi de içi de huzur buldu.

Unutmayın; ana evi otel değildir.
Çocukluğumuzun kutsal köşesidir.
Bir gün tarlada geçirilen vakit, en lüks restorandan daha çok mutluluk getirir.

Anne-babanıza zaman ayırın.
İhmal, bir annenin yüreğini çoraklaştırmasın sakın.

Peki, siz köyde ya da bahçede ailenize yeterince el atıyor musunuz, yoksa bunca iş arasında yine de vakit bulamıyor musunuz?

Rate article
Lifequest
Ee, geldiniz mi beyler? — Annenin sesi, oğlunun cipinin bahçe kapısında göründüğü o sıcak öğle vaktinin sessizliğini adeta bıçak gibi kesti.