Anahtarı Vermem
Hakan, görüyorsun değil mi, başardık sonunda? dedim elimde anahtarla bomboş bir odanın ortasında dururken. Metalin soğukluğu ve ağırlığı avucumda rahatsız edici bir iz bırakmıştı; tırtıklı dişleri avucumu hafifçe kızartmıştı.
Farkındayım, diye kollarını arkamdan doladı, çenesini başıma yasladı. Artık bizim.
Bizim. O kelimenin ağırlığı bana yabancı gelmişti; yine de, yeni boyanmış duvarların kokusu arasında sesli söyleyip denemem gerekti. Hakanla beş yıl boyunca oradan oraya kiracı olarak taşınıp durmuştuk. Önce arkadaşım Elifin annesinin Zeytinburnundaki küçücük bir evinde kalmıştık; sonra Üsküdar Çarşıda iki odalı bir apartman dairesinde, sonrasında ise iyi kötü düzgün, ama sahibi ne zaman isterse gelip mutfağa bakan, tencerelerini denetleyen yaşlı bir kadının evinde geçtik. Tam beş yıl Benim kırk iki, Hakanın ise kırk altı yaşında olduğumuzda, tatile gitmekten vazgeçmeler, fazladan işlerde çalışmak ve annemin bana doğum günü hediyesi olarak verdiği parayla ancak kendimize ait bu yere adım atabilmiştik.
Evimiz küçüktü. İki oda, Bakırköyde bir apartman, üçüncü kat, pencereler arka bahçeye bakıyor. Hakan, ev aramalarımız arasında bunun en iyisi olduğunu söylerdi hep. Katılırdım; ama ilk gezdiğimizde, daracık antrenin beni ürküttüğünü unutmadım. Oraya yalnızca tek bir dolap sığar; o da dikkatli seçmeli. Mutfak ise Orası bir başkaydı. Doğudan güneşe bakıyordu ve sabahları güneş tüm yüzüyle içeri süzülüyordu. Bir anda orada kahvemi alıp, pencere önünden kuşların uyanışını seyredeceğimi hayal ettim. Kararım anında kesindi.
Eve, tadilat yeni bittiğinde, Eylül ortasında taşındık. Duvarlarda taze boyanın kokusu tütüyordu hâlâ. Hakan kutuları taşıdı, ben mutfak eşyalarını yerleştirdim, salon kanepesinin yeri için tartıştık. Her ikimiz de pencerenin önüne en çok yakışacağını düşündük; oysa pencere bir taneydi. Sonunda ortada bırakmaya karar verdik ve, şaşırtıcı bir şekilde, gerçekten de daha iyi oldu. Alt komşumuz, yaşlı Ayşe Hanım, zile basıp ev yapımı kıymalı börekle içeri girdi. Sizler gibi düzgün insanlara sevindim, dedi. O anda içimde büyük bir huzur hissettim; işte buydu, işte ev sahipliği buydu.
Ama daha o ilk akşam, diz çöküp, henüz kurulmamış masamız olmayınca böreği tepsiyle yemek zorunda kalmışken, Hakan birden ciddileşti:
Annemi aramalıyım, dedi. Davet etmezsek alınır.
Börekten bir lokma aldım, bıraktım.
Hakan.
Zeynep. Annem sonuçta.
Elbette, haklısın. Ama bir gün istiyorum. Sadece ikimize ait, bir gün.
Peki, dedi. Bir gün tamam. Cumartesi çağırırız.
Başımı salladım. Bir günümüz vardı; bu bile güzeldi.
Kayınvalidem Nuriye Hanımı tarif etmek hep zor olmuştur bana. Çünkü onu anlamak, yaptıklarından çok, yaptığı şeylerin tarzındaki nüansa bakmayı gerektirir. O asla bağırmaz, azarlamaz. Odaya sessizce girip öyle bir bakar ki, yanlış bir şey var mı diye arar ve mutlaka bulur. Ve bunu da öyle söyler ki, sanki sana bir iyilik yapıyordur: Zeynep, bak bu raf biraz eğri hizalanmış, herhalde fark etmedin. Fark ettim; zaten duvar yamuktu, başka türlü asılmazdı. Bunu Nuriye Hanıma anlatmaya çalışmak, rüzgâra neden bu taraftan estiğini anlatmak gibiydi sonuçta.
Yetmiş bir yaşında, hayatını fabrikada baş muhasebecilik yaparak geçirmiş bir kadın olarak hep sözü son noktadır. Hakanın babası Selami Bey, sakin ve iyi huylu, balık avını ve Yeşilçam filmlerini seven bir adamdır. Nuriye Hanım ona da, yıllarca astlarıyla konuşur gibi konuşur. Sert değil kesin ve kati. Selami Bey çoktan itiraz etmemeyi öğrenmiş. Hakan, o evde büyüyen biri olarak, o da öyle.
Daha Hakanla üçüncü ayımızda anlamıştım bunu. Onlara misafirliğe gittiğimizde sofrada her şey şahane hazırlanmıştı. İşimi sormuştu; Reklam ajansında grafikerim, dedim. Başını salladı: Kolay iştir herhalde. Ne küçümseme, ne övgü; sadece bir tespit. Cevap vermeden köfteden bir lokma aldım. O gün bugündür, hep sessizce yemeyi tercih ettim.
Sekiz sene oldu evleneli. Ve o sekiz yılın beşinde, kiradan kiraya taşınırken, Nuriye Hanım sık sık imâlarla söylerdi: Düzgün insanlar, kırka geldiklerinde kendi evlerinde olur. Bize direkt söylemezdi tabii; Karşı komşumuz Fatoş Hanımın kızı krediyle kendi evini aldı, ne kadar akıllı ya da Yeğeniniz iki oda bir ev aldı, ki bildiğim kadarıyla maaşı sizden az Zeynep.” Her zaman bilirdi. Her şeyi.
Artık bir evimiz vardı ve cumartesi günü misafirleri çağırdık. Hakanın kız kardeşi Ebru ve eşi, çocukluk arkadaşım Melike, Hakanın iki iş arkadaşı. Tabii Nuriye Hanım ve Selami Bey de geleceklerdi.
İlk gelenler yine onlar oldu. Zil çalınca içimde eski sıkıntının geri geldiğini hissettim; küçük de olsa bir tedirginlik, sanki yakında bir sınava girecekmişim de nasıl geçeceğimi tam bilemiyormuşum gibi.
Hakan kapıyı açtı. Nuriye Hanım elinde kocaman bir kavanoz turşu ve pasta kutusuyla girdi. Ardından Selami Bey, şampanya şişesiyle, sanki akşamın nasıl geçeceğini önceden biliyormuş gibi.
İşte geldik, dedi Nuriye Hanım, etrafa bakındı.
Kısa bir duraksama oldu, üç saniye veya öyle. Ben, onun bakışlarını anlamaya ezberlendim. Antreye bakıyordu: bir dolap, ayna, anahtarlık, ucuz bir portmanto. Mobilyaları karşıdaki Eşyacı mağazasından bulmuştuk.
Küçük bir antre, dedi sonunda. Ne memnuniyetsiz, ne övgüyle.
Ama sıcak, dedi Hakan.
Tabii, tabii, diyerek salona yöneldi.
Ben de arkasından takip ettim, onun gözünden evimize bakıyorum. Kanepemiz camın önünde değil. Raf hafif eğri, zira zemini yamuk. Perdeleri bej çizgili seçtim; ferah, çağdaş olsun istedim. Şimdi Nuriye Hanım perdeler hakkında ne der diye bekledim.
Açık renk seçmişsiniz, dedi. Kir tutar.
Kolay yıkanır, dedim.
Bana baktı. Ne kızgın, ne memnun.
Tabii yıkanır, Zeynep. Yorum yapıyorum sadece.
Selami Bey usulca mutfağa gitti, pencereden bahçeye baktı. Minnettar kaldım.
Diğer misafirler yedi gibi gelmişti. Evde hoş bir kalabalık oluşmuştu. Melike koca bir demet turuncu krizantem getirmişti; vazonun içinde mutfağı şenlendirdi çiçekler. Ebru sımsıkı sarılırken kulağıma Kendi eviniz, sonunda! Çok mutluyum sizin için, dedi. Hakanın iş arkadaşları, Ali ve Volkan, balıkçılığı konuşmaya başladılar ve onları sofraya iki kere çağırmak zorunda kaldık.
Nuriye Hanım, masanın en başındaydı yine. Ona oraya özelikle otur dememiştik; her zaman uygun gördüğü yere oturur. Az yer, nadiren içer, komşularından, evin tadilat ücretlerinden bahseder; yüzünde her şeyi önceden bildiği bir ifade olur.
Bir ara Melike, eski kiralık evlerinden anlattı: Sobalar, ancak yumruk atınca çalışıyordu, dedi. Herkes güldü. Nuriye Hanım da dudak büktü, Gençler de ne bulursa kiralıyor, seçecek vakitleri yok anlaşılan, dedi.
Melikenin gülüşü söndü, şarabını tazeledim.
Tatlıdan sonra Ebru ve eşi çıktılar; çocuklarını anneannelerinden alacaklardı. Ardından Ali ve Volkan. En son Melike vedalaştı, sarılırken fısıldadı: Dik dur. O akşam beni çok dikkatli izlediğini anlamıştım.
Biz dördümüz kaldık. Hakan masayı topluyordu, ben mutfakta bulaşığı yıkıyordum. Selami Bey, televizyon kumandası elinde, kanepeye hafifçe uzanmıştı. Nuriye Hanım mutfağa geldi.
Yardım edeyim mi? dedi.
Gerek yok, ben hallederim.
Peki, sen bilirsin.
Pencereye geçip bahçeye baktı. Sonra konuştu: Kötü bir ev değil. Biraz küçük ama idare edilir.
Bir tabak daha kurulayıp söyledim: Ben seviyorum burayı.
Evet, sende olanı hep seversin. Bu iyi bir özellik Zeynep, gerçekten. Hakana kolay geliyorsundur.
Hangi niyette söylenmişti, anlayamadım. O da farkında değildi muhtemelen.
Bir anda baktı ve yeni bir tona geçti sesi, daha farklı, ciddi: Bana yedek anahtar verecek misiniz?
Tabak elimde kalakaldı.
Efendim?
Yani yedek anahtar verir misiniz? Gündüzleri gelip size yardım edebilirim. Çiçekleri sular, evinizi havalandırırım. Selami çalışıyor, sen de Emekliyim, bol bol vaktim var.
Üç saniye sustum.
Nuriye Hanım, düşünceniz çok nazik, ama ihtiyacımız yok.
Olmaz mı? İhtiyacınız olmadığı için değil, yardım etmek için soruyorum.
Biz hallediyoruz.
Zeynep, diretme. Anahtar, sadece anahtardır. Oğlunun annesiyim sonuçta.
Hakan son tabakla mutfağa geldi. Bize baktı, gergin anı fark etti, yanımızda kaldı.
Sorun mu var?
Yok, dedi Nuriye Hanım. Yedek anahtar istiyorum, yardım etmek için. Gayet normal. Zamanında senin dayının evinde de halan gelirdi, kimse şikayet etmezdi.
Zeynep? diye Hakan bana döndü.
İşte, her şeyin kırıldığı andı. Sekiz yıldır susmuştum, sineye çekmiştim. Önemli değil, deyip geçmiştim, her defasında içimde küçücük bir şey eksilmişti. Ama sekiz yıl, birikince çok ediyor.
Hayır, dedim.
Nuriye Hanım kaşlarını kaldırdı.
Ne hayır?
Ellerimi havluyla sildim. Yavaşça. Zaman kazanmak için değil; ayağımın altındaki zemini hissetmek için. Burası bizim mutfağımız, bizim evimiz.
Anahtar vermek istemiyoruz. Burası bizim evimiz, gelen herkesin önceden haber vermesini isteriz. Sadece siz değil, herkes buna dahil.
Zeynep, adımı bir uyarı gibi söyledi. Bu kadar büyütmeye gerek yok. Yardım etmek istiyorum.
Size inanıyorum, yardım niyetiyle söylediğinizi biliyorum. Ama anahtar veremem.
Hakan? oğluna döndü.
İlk defa, Hakan annesiyle bana sırayla bakınca, içinde bir çatışma koptuğunu hissettim. Senelerdir annesine ne dersen olur diye alışmıştı. Ama biliyordum, geçtiğimiz beş yılda birlikte yaptıklarımızı unutmadı: üç yıl tatil yapamadık, hafta sonları ek işlerde çalıştık, tapu için o uzun imzaları attığımızda ikimiz de çocuk gibi sevindik, anahtar soğuk ve ağırdı.
Anne, Zeynep haklı. Anahtar vermeyeceğiz.
Öyle bir sessizlik çöktü, neredeyse fiziksel olarak dokunabilirdin.
Ciddi misin? dedi Nuriye Hanım, sorgu gibi değil de, olduğundan fazla değil.
Ciddiyim. Gelmek isterseniz kapı her zaman açık, ama önceden haber verin. Habersiz gelmek istemiyoruz.
Nuriye Hanım uzun uzun oğluna baktı, sonra bana. O bakışa rağmen dayandım. Kolay olmadı. İçimde bir titreme vardı, gizlemeye uğraştım.
Anlaşıldı, dedi sonunda. Demek ki böyle.
Çıkıp Selami Beyi uyandırmaya gitti. Fısıldayarak aceleyle bir şeyler söyledi. Bir dakika sonra ikisi de antredeydi. Selami Bey ayakkabılarına, onları ilk defa görüyormuş gibi bakıyordu.
Teşekkürler, dedi Nuriye Hanım, sakin ve nazikçe. Yeni eviniz hayırlı olsun.
Anne, dedi Hakan.
Sorun yok Hakan, geç oldu zaten.
Gittiler. Kapıyı kilitledim, yaslandım. Hakan yanımda sustu.
İyi misin? dedi.
Daha bilmiyorum, dedim dürüstçe. Sen?
Ben de bilmiyorum.
Mutfakta çay koydum. Hakan masaya oturdu, ben suyu bardağa boşaltırken baktı:
Bunu yıllar önce yapmam lazımdı. Bugün değil, daha önce.
Bugün yaptın, bu yeter.
Kırılır.
Biliyorum.
Uzun sürer hem de.
Biliyorum, Hakan.
Bardağını eline aldı. Bahçede koyu bir sessizlik vardı. Uzaktan tren geçiyordu.
İyi ki söyledin, dedi. Sen ilk adımı attın.
Cevap vermedim. Sadece içimdeki titremenin kademeli olarak azaldığını hissettim. Kaybolmadı, ama hafifledi.
Günler tuhaf geçti. Kötü değil, ama tuhaf. Nuriye Hanım aramadı. Eskiden iki, üç günde bir Hakanı arar, komşulardan bahseder, doğum gününü hatırlatırdı. Şimdi telefon sessizdi. Hakan ilk hafta sık sık cebine bakmaya başlamıştı. Gördüm, ekranı kontrol ediyor, sonra bırakıyordu.
Sen ara istersen, dedim bir keresinde.
Hayır, dedi. Önce o.
Onun kararıydı, karışmadım.
Ama Ebru aradı. Taşındıktan üç gün sonra.
Zeynep, annem seni aramadı mı?
Yok, aramadı.
Bizi de aramadı. Babam, üzgün, yazmış. Ne oldu orada?
Kısa ve net anlattım. Ebru sessizce dinledi.
Anladım, dedi sonunda. Aferin sana.
Gerçekten mi?
Gerçekten Zeynep. Kendi evimiz olduğunda bana da aynı şeyi yaptı. Anahtar veririz, rahat rahat gelirim, dedi, ben de verdim. Haftada üç gün geldi. Oğuzhan çıldırdı neredeyse. Sonra anahtarı “kaybettim”. Dört ay küs kaldı. Sonra iyi oldu.
Yani uzun sürüyor?
Belki. Sonra daha iyi oluyor.
Sonra kelimesini hep aklımda tuttum. Dar bir koridorun sonunda ufak bir fener gibi elimdeydi.
Ev de zamanla yerine oturdu. Pazardan kocaman, toprak saksılı bir kaktüs aldım, mutfağın penceresine koydum. Yanına Melikenin hediye ettiği seramik kirpi bardak tam uydu; beş yıl boyunca o bardağı ayırmıştım, çünkü kiralık evde iyi şeyleri ortaya çıkarmaya çekinirsin. Şimdi orada, gözden kaybolmadan sergileniyordu. Garip şekilde keyifliydi.
Hakan nihayet banyonun rafını istediği gibi monte etti, üstüne ufak bir ışık yerleştirdi. Işık Dükkânından sıcak bal rengi bir abajur aldık salona. Her akşam açınca, oda bambaşka bir havaya bürünüyor, yumuşak ve neredeyse masalsı, ama güzel şekilde.
Haftada üç gün evden çalışıyordum, ev benimdi. Kahvemi yapıp sevdiğim müzikleri dinliyor, kapı her an çalacakmış endişesi olmadan günümü geçiriyordum. Yeni bir hisle tanıştım: güvenlik. Kendi evimde gerçekten güvende hissediyordum. Basit ama benim için önemli bir farktı.
Nuriye Hanım hâlâ susuyordu.
Bir hafta, sonra bir hafta daha geçti. Hakan hafta sonu ailesini gizlice ziyaret etti, sonradan anlattı. Annesi mesafeliydi, az konuşmuş; Selami Bey ise balıkçılıktan bahsedip, belli ki mevzudan kaçmaya çalışmış.
Nasıl buldun durumu?
Kırgın. Ama yüzünü asar sadece. Ağlamaz, bağırmaz. Surat takınır.
Ne suratı?
Bak, şöyle, dedi. Çeneyi hafif kaldırdı, gözlerini kaçırdı, ağız köşesi biraz aşağıda.
Güldüm. Sonra gülmek fazla geldi, sustum.
Hakan, zor mu senin için?
Evet, dedi, ama pişman değilim. Eğer Anne, tabii anahtar al, deseydim kendime saygı duymazdım.
Bunu basitçe, hiç abartmadan söylediği için inandım.
Bir ay sessizlik oldu. Sonra bir ay daha. Nuriye Hanım, Pazar akşamları Hakanı kısa kısa arıyordu. Bir sor, bir hal hatır. Evden, anahtardan bahsetmiyordu. Hakan da cevap verip hemen kapıyor, bana göre sanki tatsız bir sınavdan geçip geçmiş gibi davranıyordu.
Kayinvalidemi beklediğimden daha çok düşündüm. İçimde kızgınlıktan çok, onun bambaşka bir tarafını anladım. Nuriye Hanım hayatı boyunca hep başroldeydi. İşte, ailede, her yerde. Çocuklarını neredeyse tek başına büyütmüş; Selami Bey iyiydi ama edilgendi. İzmirdeki eski evini, kimsenin kolay kolay alamayacağı zamanda kazanmış. Onun sevgisinin yolu, kontrol etmekten geçiyordu. Başka türlü bilmiyordu.
Bunu haklı bulmuyordum; sadece anlamıştım.
Melike her buluşmamızda sorardı. Ayda iki kere, Kadıköyde Bakır Çaydanlık adlı küçük bir kafede otururduk. Orası gürültüsüzdü, yüksek müzikte bağırmak gerekmezdi. Melike hep kapuçino ve kruvasan alır, ben bazen balkabağı çorbası içerdim; Kasımda soğuk olurdu, çorba iyi gelirdi.
Hâlâ küskün mü? dedi, fincanını tutarken.
Küs.
Uzun sürdü.
Ebruya göre dört ay bile sürebilir.
Takılıyor musun aklına?
İçtenlikle düşündüm.
Hoş değil. Pişman değilim, ama bu boşluk, ağırlık yapıyor. Belki daha yumuşak söylemeliydim.
Daha yumuşak söyleseydin, derdini anlatamazdın.
Galiba öyle.
Kötü bir şey yapmadın, Zeynep. Sadece hayır dedin.
Biliyorum, ama bazen en büyük ağırlık odur.
Melike sustu.
Eski ev sahibini anlatmıştın; o nasıl habersiz geliyordu?
Hatırladım. Kadını, Nermin Hanımdı adı. Hep aynı kahverengi pardösü, çarşamba günleri gelir, mutfağı ve banyoyu kontrol ederdi. Bir bakıp çıkacağım, derdi. Bir gün yeni duştan çıkmışken koridorda karşı karşıya geldik, evin asıl sahibi oymuş gibi durdu kaşımı çatınca; zira öyleydi. Ben ise kimseydim.
Kötü hissediyordum, dedim.
Şimdi gerçekten kendi evindesin.
Dediği doğruydu. Bu kez, gerçekten evdeydim.
Aralık soğuk ve kısa günlerle geldi. Hakanla küçük canlı bir çam aldık, balkonda süsledik. Her eve taşınırken aynı kutudan çıkardığımız yılbaşı süslerini astık; aralarında ilk maaşımla aldığım, biraz dökülmüş bir cam noel babam vardı. O süsü hep ilk asarım.
Yılbaşında misafir çağırmadık. İkimiz, film izledik; mandalina ve o sabah hazırladıklarımı yedik. Saat on ikide, balkonda kadeh tokuşturduk, hava eksi sekizdi ve üşüyüp hızla içeri kaçtık.
Güzel yıldı, dedi Hakan.
Olumsuzluklara rağmen mi?
Tam da o yüzden.
Ne demek istediğini anladım. Yıl, zor olduğu için güzeldi; çünkü zorluğu aşabilmiştik.
Nuriye Hanım, 8 Ocakta aradı. Hakanı değil; beni.
Adını ekranda görünce bir süre sadece baktım. Sonra açtım.
Zeynep, dedi. Hep tam adımı kullanır, konuşacak önemli konu olduğunda.
Nuriye Hanım.
Yeni yılınızı kutlamak istedim. Gecikmeli oldu.
Teşekkür ederim. Size de iyi seneler.
Durakladı.
Nasılsınız?
İyiyiz. Alışıyoruz.
Çam süslediniz mi?
Süsledik. Gerçek ağaç.
Güzel. Gerçek daha iyidir.
Yine durdu. Ben mutfağın köşesinde kaktüse bakıyordum. Aralık ayını da atlatmış, iyiydi.
Zeynep, sesi değişmişti. Yumuşak değil, daha çok çaba gösteren bir ton. Taşıdığı yükü hissettirmemek ister gibi. Gelmek isterim. Uygun bir zaman olursa.
Tabii gelin. Yalnız önceden haber verin, birlikte karar veririz.
Olur. Önce haber veririm.
Tamam.
Selam söyle Hakana.
Söylerim.
Kapattı. Telefon elimde, yirmi saniye öylece oturdum. Sonra kalkıp bir bardak su doldurup yavaşça içtim.
Hakan akşam geldiğinde anlattım.
Aradı mı? sordu, koltuğa oturup bakarken.
Aradı. Uğramak ister. Önceden ararım, dedi.
Bu kadar mı?
Evet.
Durdu.
İşte böyle.
Böyle.
Hafifçe içini çekti. Ne rahatlamış, ne endişeliydi; yalnızca uzun bir şeyin azıcık ilerlediği anda nasıl nefes alınırsa öyleydi.
Sevindin mi?
Henüz bilmiyorum, dedim. Telefonu arayınca, geldiğinde belli olur. Bu son değil Hakan. Sadece sonraki adım.
Evet, dedi. Sonraki adım.
Ocak sonunda tekrar aradı. Cuma akşamı, ikimiz de evdeydik.
Hakan, Pazar günü gelsek uygun olur mu? dedi.
Dur, Zeynepe sorayım.
Bana baktı. Başımı salladım.
Olur anne. Birde gelin.
Güzel. Elmalı börek yapacağım. Sen seversin.
Severim.
Pazar günü tam birde geldiler. Nuriye Hanım, taşındığımız gündeki aynı pardösüyle, yalnızca başka bir koyu mavi atkıyla. Selami Bey, üstü örtülü börekle.
Antrede hafif bir tereddüt oldu. Nuriye Hanım etrafa bakındı, bekledim hiçbir eleştiri gelmedi, sadece sessizce salona geçti.
Çam gitmiş, dedi.
Kalktı, evet.
Yazık. Canlı ağaçlar güzel duruyor.
Çay içtik. Selami Bey, dizini anlattı, yaşlılıktanmış meğer, ciddi bir şey değilmiş. Nuriye Hanım, işimi sordu. Ben de yeni grafik projesinden bahsettim; bir fırın için üç logo çizmişim, en beklemediğimi seçmişler. Dinledi, fazla abartmadan.
Demek ki işinde bir şey var, dedi. Seçiliyorsa demek ki önemli.
Var, dedim.
İyi o zaman.
Sonra mutfak manzarasını Selami Bey izlemek istedi. Hakan ile mutfağa geçtiler, muhtemelen yine balık avını tartışıyorlardır.
Nuriye Hanımla odada yalnız kaldık. Kanepeye oturup abajura baktı.
Güzel ışık, dedi. Sıcak.
Biz de seviyoruz.
Kısa bir suskunluk. Sonra:
Her gün gelmezdim ben. Bunu bil.
Bakışlarını kaçırdı. Ama ben içimden belki her gün olmasa da
Gülümsedi hafifçe, kırgın değil, daha çok içinin göründüğünü kabul etmiş gibi.
Anahtar istemem, bil yeter, dedi.
Biliyorum.
Güzel. Bardağını eline aldı, bir yudum aldı. Çay güzelmiş. Markası ne?
Dağ Çiçeği, küçük bir firmanın ürünü. Denk geldi, güzel çıktı.
Sen bana yaz onu sonra.
Yazarım.
Dışarıda hava griydi, uğursuz değildi. Ocakın o özel aydınlığı: sanki dünyaya ince bir suluboya çivilenmiş gibi. Pencerede kaktüs, yanında seramik kirpi bardak. Nuriye Hanım kendi elleriyle çayını tutuyordu. İyi veya kötü değildi. Olan, sadece oydu.
Şubatta tekrar aradı. Perşembe akşamı; Cumartesi gelebilir miyiz? dedi. Buyurun, dedik. Kendi yaptığı erik reçelini ve Selami Bey, geçen yıl yakaladığı balığı getirmiş.
Hakan sonra dedi ki: Tahmin etmezdim, bu kadar çabuk düzelteceğini. Daha uzun sürecek sanmıştım.
Belki yine yeni bir yol bulur, dedim.
Belki. Ama şimdilik yok.
Şimdilik yok.
Misafirler gidince tabakları beraber yıkadık. Dışarıda akşam olmuştu; bahçede lambalar yanıyordu. Biri beyaz tüylü bir köpek gezdiriyordu. Karı koklayıp hapşırdı.
Bundan sonra nasıl olur? dedi Hakan.
Az önce kurulayıp elime aldığım, yeni alınmış beyaz tabakta durdum. Evimizin, kendi seçtiğimiz bir tabak bu.
Bilmiyorum, dedim. Göreceğiz.
Dışarıda köpek nihayet aradığını bulmuş, kuyruğunu sallıyordu. Sahibi onu sevdi. İkisi yürümeye devam etti. Sokak lambasının kar üzerindeki ışığı sabit ve huzurlu kaldı.
Hakan, dedim.
Ne var?
Hiçbir şey. Sadece.
Gülümsedi. Tabağı yerine koydum. Kendi rafımıza, kendi mutfağımıza, kendi evimize.




