Buyur anneciğim, seni bekliyorduk, dedi oğlum Kaan, gelinim ise kabanımı aldı ve bana terlik uzattı. Birden yüzündeki gülümseme endişeye dönüştü.
Misafir odasına geçtiğimde Kaanla Ece göz göze geldiler. Ece başıyla yere işaret etti ve Kaan onun neyi kastettiğini hemen anladı yerde ıslak ayak izleri duruyordu. İkisinin de aklından aynı şey geçse de, şimdilik bunu konuşmamaya karar verdiler.
Kaan ve Ece’nin ise çok güzel bir haberi vardı: yakın zamanda ikizleri dünyaya geldi, çocuklar biraz büyüyünce en sevdikleri insanları çağırıp bu mutluluğu kutlamak istediler.
Ben ise birkaç yıldır emekliyim ve mağazadan bir şey almaya param yoktu. O yüzden miniklere kendi ellerimle ördüğüm güzel yelekler getirdim. Aslında bu yüzden önce gelmek istemedim, Başka zaman gelirim dedim ama oğlum ve gelinim beni bırakmaya hiç niyetli değildi; Böyle bir gün annemiz yanımızda olmalı diyerek ısrar ettiler.
İkizlere Kemal ve Yılmaz isimlerini koymuşlar. Bu isimler beni çok mutlu etti; çünkü rahmetli eşimin adı Yılmazdı, babam ise Kemaldi. Oğlum ailedeki isim geleneğini sürdürünce yüreğim sıcacık oldu.
Ne kadar tatlı bu çocuk, sana benziyor Ececiğim, dedim. Diğeri de Kaana. Yoksa karıştırdım mı? Bunlar birbirine su damlası gibi benziyorlar! Çocuk karyolasının etrafında dolaşıp hangisi hangisi anlamaya çalıştım, ama ikisini de ayırt etmek çok zordu.
Kaan ve Ece buna içten içe güldü; hem benim sevinçten dolup taşmam, hem de hafif tedirginliğim onları gülümsetmişti.
Misafirler teker teker dağılırken, ben de hazırlanıyordum. Ece bana baktı, Kaan da hemen önerdi:
Anne, istiyorsan kal, geç oldu, otobüs de olmayabilir. Hem Eceye çocuklarla yardım edersin; bugün bebekleri yıkamamız ve yatırmamız gerekecek.
Peki oğlum, sen nasıl istersen, dedim.
Eceyle beraber masayı topladık, bulaşık yıkadım, her şeyi yerli yerine koyduk. Sonra elbirliğiyle minikleri yıkamaya koyulduk. Gözlerindeki heyecan ve mutluluğu görmeliydiniz. Ece, Kemali kucağıma verdi. Biraz çekinerek, Çok ufak daha, elimden kayacak diye korkuyorum dedim.
Anneciğim, Kaanı büyütürken hiç düşürmedin ki, dedi Ece gülerek.
Ah, ama o zamanlar çok eskidendi, kucağımda bebek nasıl tutulur nerdeyse unutmuşum meğer, dedim iç geçirerek.
Ece, Kemali bana bıraktı, minik hemen uyuyakaldı, sanki annesinin, ailesinin kokusunu duymuş gibi huzura kavuşmuştu. Ece de Yılmazı kendi kollarında sallayarak uyuttu.
Benim için ayrı bir oda hazırladılar, rahatça dinlenmem için, ama uykum pek tutmadı. Sürekli acaba Kemal veya Yılmaz ağlıyor mu diye kulak kesildim; sabaha karşı yorgunluktan derin bir uykuya daldım.
Sabah kalktığımda, Ece mutfağa çoktan kahvaltı hazırlamış, bebekler ise hâlâ uyuyordu. Yavaşça mutfağa geçtim.
Kaan nerede? dedim şaşkınca, mutfakta sadece Ece vardı.
Anneciğim, geçin oturun, Kaan şimdi gelir, dedi Ece hemen beni rahatlatmak için.
Birkaç dakika sonra Kaan elinde kocaman bir kutuyla eve girdi.
Anne, bu senin için. Aç lütfen, dedi gülümseyerek.
Kutuyu açtım; yepyeni, şık bir çift bot çıktı içinden. Şaşkınlıktan bir anda donakaldım.
Evlatlarım, bunlar çok pahalı, kabul edemem, dedim ve neredeyse ağlayacaktım.
Sen daha değerlisin anne, bunlar hiçbir şey, dedi Kaan yumuşak bir sesle. Giy ve güle güle kullan.
Botları giydim, şaşırdım kaldım; çocuklarım benim ihtiyacım olduğunu nereden anladı? Eski botlarım artık açılmış, tamiri de mümkün değildi, yenisini almaya da param yoktu.
Birden bebeklerden biri ağladı. Yeni botlarımla, sevinçle odaya koştum.
Kaan, Eceye sessizce teşekkür etti: Ece, iyi ki varsın. Benim aklıma gelmezdi.
Ne var bunda? Dünkü ayak izlerini, eski botlarını, annenin ıslanmış ayaklarını görünce hemen anladım. Bizim için üç bin lira büyük para ama yine kazanılır. Annen için o para hiç ulaşılamayacak bir şey. O yüzden al dedim, giysin, mutlu olsun, diyerek kocasına sarıldı Ece.
Ben ise yeni botlarımın sıcaklığında ve çocuklarımın bana olan sevgisiyle öyle bir ısındım ki, hangisi daha çok içimi ısıttı, bilemedim. Anladım ki; insan bir evlat için ne yapsa da, bazen en kıymetli olan şey, kendini değerli ve önemli hissetmektir. Ve ben, bu aile içinde gerçekten önemliydim.



