Sistem Arızası

Sistem Hatası

– Elif, evde misin?

– Hakan, her pazar sabahı evde olurum, bunu biliyorsun.

– O zaman kapıyı aç.

Göz ucuyla kapının dürbününden üç saniye kadar baktım. Kardeşim koridorda, pardösüsü açık, ayaklarının dibinde iki kocaman çanta. Yüzünde sanki yeni kaybettiği bir bahis yüzünden mahcup olmuş biri gibi bir ifade vardı. Arkasında iki siluet vardı; biri daha uzun, diğeri daha kısa. Gözlerimi kapattım, sonra tekrar açtım. Siluetler gitmemişti.

Kilit sesini duydu.

– Günaydın, – dedi Hakan, ve ben bu gülümsemeyi çocukluğumdan beri tanırım. Bir iyilik isteyecek insan gülümsemesi.

– Hayır, – dedim.

– Henüz söylemedim bile.

– Böyle gülümsüyorsan, hayırdır.

Altan babasının yanından sıyrılıp bana, teyzelerine başını kaldırıp baktı. Altı yaşında, kafasında bir çıkıntı, ayakkabı bağcığı yerde sürünüyor. Yanında Melis, elinde bir kulağı kopmuş peluş tavşan, gözlerinde dört yaşındaki bir çocukta var olan o yabancılıktan uzak, meraklı bir bakış; korkusuzca.

Gözüm parkelere takıldı hemen. Açık meşe parke, üç ay önce nihayet gelen usta tarafından döşenecek kadar beklemiştim. Altanın ayakkabı bağı ise kahverengiye bulanmış. Ne olduğunu sormak istemedim.

– Geçin içeri, – dedim. – Ama ayakkabıları çıkarıyorsunuz hemen.

Evin, İstanbulda Kuzey Tacı adlı modern bir sitedeki sekizinci katta yer alan bu dairesini asıl başarım diye düşünürdüm. İç Mimarlık Çözümleri firmasında kıdemli satış müdürlüğü, araba, bankadaki altı haneli TL hesabı değil; asıl evim. Yüz dört metrekare, üç metre tavan, yerden tavana pencere, şehir parkına manzara. İki yıldır dekore ettiğim yer; abajürü yeniledim, perdeyi defalarca değiştirdim; sonunda akşamüstü neredeyse griye dönen o tozlu mavi tonu buldum. Geniş, yüksek sırtlı gri kanepe, tam katalogdan. Masif ahşap bir sehpa; tablasında çatlağı olan, satıcıya göre ağacın karakterini taşıyan, aslında önce değiştirmek istedim ama alıştım, sonra da sevdim. Fazlalık yok. Cam önlerinde gereksiz ıvır zıvır yok. Banyoda Velvet markalı kozmetikler boy sırasına dizili, havluların hepsi aynı renk, dolapta ahşap askılar bile tek tip.

Hayatımın detaylarının yerli yerinde olduğu bir düzendi bu. Gerçek, sekizinci kat sessizliği; sadece mutfaktaki Livinton marka ekipmanın sesiyle, bazen de camdaki yağmurun sesi duyuluyor.

Hakan çantaları antreye bıraktı. Çocuklar ayakkabılarını çıkardı. Altan hemen elini beyaz duvara sürdü.

– Altan.

– Ne var?

– Eller.

Eline, duvara, tekrar bana baktı.

– Ellerde ne var ki?

Derin bir nefes aldım. Stres yönetimi eğitiminden öğrendiğim üç saniye nefes al, üç saniye ver; güzel egzersiz.

– Hakan, hızlı konuş.

Kardeşim mutfağa geçip bar sandalyesine oturdu; ellerini masaya koydu. Teslimiyet hareketi.

– Zeyneple termal otele gidiyoruz. Sekiz gün. Konuşmamız lazım. Gerçekten konuşmamız lazım ve çocuklarla bu imkansız.

– Başka çareniz yok mu?

– Annemiz cuma gününe kadar rehabilitasyonda, biliyorsun. Zeynepin ailesi köyde, salgın varmış, çocuklar gidemez. Elif, senden bir şey istiyorum. Sekiz gün.

– Sekiz gün?

– Hatta dokuz da olabilir. Gelecek pazar döneceğiz.

Salondan ses geldi. Yavaş, ama tanıdık. Bir şey yere düştü.

– Melis, hiçbir şeye dokunma! – Hakan salona doğru seslendi, arkasını dönmeden; her gün yüz kere bağırdığı belli.

– Hakan. – Sessiz konuşmanın daha etkili olduğunu da aynı eğitmenlerden öğrenmiştim. – Evden çalışıyorum. Çarşamba önemli bir online sunumum var, üç şehirden müşteri. Çocuklara bakmayı hiç bilmiyorum. Ne yerler, ne konuşmalı, nasıl uyutulur…

– Her şeyi yerler, sadece soğan hariç. Altan domates de yemez ama. Onlarla konuşabilirsin, inatçı değiller. Melis uyurken tavşan ister yanında, Altana yatmadan önce kitap okunacak; çantasında var.

– Hakan…

– Elif… – Bakışında tuhaf bir şey vardı; merhamet değil. Başka bir şey; tartışmaya değmeyecek bir yorgunluk. – Şimdi gitmezsek ailem ne olacak bilmiyorum. Cidden bilmiyorum.

Sessiz kaldım. Pencereden parka doğru çok beyaz, çok huzurlu bir bulut süzülüyordu.

– Sekiz gün, – dedim sonunda.

– Sağ ol.

– Şimdiden teşekkür etme. Üç saat sonra aramayı garanti etmiyorum.

– Hemen ulaşabilirsin. Zeynep de ulaşır.

Hakan hızla çıktı. Hatta fazla hızlı; sanki yolundan dönecekmiş gibi. Çocukları başlarından öptü, Teyzeniz Elif gerçekten harika, gibi bir şey söyledi, barın üzerinde büyük harfli yamuk yazısıyla hazırlanmış talimat kağıdını bıraktı. On beş dakika sonra kapı kapandı.

Antrede kaldım.

Altan ve Melis bana bakıyorlardı.

Ben de onlara.

– Şey, – dedim.

– Şey, – dedi Altan.

– Acıktınız mı?

– Ben meyve suyu isterim, – dedi Melis.

– Hangi meyveden?

– Turuncu olan.

– Portakal mı?

– Hayır, turuncu işte, turuncu olan.

Buzdolabını açtım. İki çeşit maden suyu, dilimlenmiş sebze kabı, sade yoğurt, yarım beyaz şarap şişesi. Çocuk, meyve suyu yok. Daha önce aklıma bile gelmemişti. Hiçbir zaman meyve suyu bulundurmam gerekmediği için.

– Hadi markete çıkıyoruz, – dedim.

– Yaşasın! – dedi Altan, ve üç metre tavan yüksekliği müthiş akustik yarattı.

Burun kıvırdım.

Market hemen yan binada, beş dakikalık yürüyüş. Melis peluş tavşanı dört kez düşürdü, Altan asansörde bütün düğmelere bastı; acil çağrı dahil, bana kendi grubundan Alper adlı bir çocuğun nasıl iki metre tükürük fırlatabildiğini detaylı anlattı. Alper hakkında fazlasıyla bilgi edindim.

Markette dört çeşit meyve suyu, süt, ekmek, çilekli yoğurt, makarna, hazır tavuk köfte, elma, muz ve Altanın sepete kendi kendine koyduğu rengarenk bir bisküvi paketi aldım. Geri koymadım; geçen hafta olsaydı izin vermezdim ama bugün küçük bir teslimiyet yaşadım.

İlk gün genel olarak sakindi. Melis portakal suyu sehpanın tam ortasına dökmeseydi, Altan hızla koşturup kapı eşiğine omuz çarpıp beş dakika ağlamasaydı… Onu nasıl teselli edeceğimi bilemedim. Yetişkinlere dediğim gibi su verip Geçecek dedim. Neden işe yaradığını anlamadım ama sustu; ardından babasının çantasına koyduğu tabletten çizgi film izledi.

Saat dokuzda, onda, on buçukta yatmayı reddettiler. En sonunda Altana iki kez ayı ve bal arayan bir ayının hikayesini okudum; iki defa çünkü tekrar istedi. Melis ise çoktan koltukta, tavşanına sarılmış uyuyordu. Onu dikkatlice kaldırıp misafir odasına, yatağına yatırdım. İçi sıcacık, hafifti; bir parça güneş gibi, uyanmadı.

Mutfağa döndüm, Livinton termosu ile bitki çayı koyup bilgisayarımı açtım. Sunuma üç gün var; iki slayt bitmeli ve giriş konuşmasını denemeli.

Kendi mutfağımda sessizlikte oturup çayımı içtim. Nedense odaklanamadım.

İkinci gün sabahı 6:37de başladı telefonda tam o anda saate bakmıştım. Salondan büyük bir gürültü geldi.

Altan herkesten önce kalkıp Estel kanepenin minderlerinden kale yapmaya karar vermiş. Dört minder yerde, battaniye de; ortada Altan, paketteki bisküvileri bulmuş bir şekilde yerken. Dağılan bisküvi yerde.

– Günaydın, – dedi bana toplama enerjisiyle.

– Günaydın.

– Sen pankek yapmayı biliyor musun?

– Krep mi?

– Hani yuvarlak, akçaağaç şurubuyla.

– Benim akçaağaç şurubum yok.

– Tüh.

Ona karabuğday lapası yaptım. Hiç itiraz etmeden yedi. Melis ise sekizde uyanıp, elinde tavşan, uykulu gözlerle mutfağa geldi, sandalyeye tırmanıp:

– Ben de lapadan isterim, Altanın ki gibi, dedi.

Günün başı iyiydi.

Su baskını ise salı günü, saat ikide geldi.

Çalışma masasında sunumla uğraşıyordum. Çocuklar banyoda oynuyor, onlara eski makbuzlardan küçük kayıklar yapıp suda yüzdürmeye izin vermiştim. Güvenli, suyun başındalar, sessizler.

Yirmi dakika sonra, sessizlik bitti.

Hemen anlamadım; önce slaytı bitirdim, sonra su almak için kalkarken, banyonun altından koridora bir parıltılı ıslaklık sızdığını fark ettim.

– Aman Allahım, – dedim, çoktan geç olmuş sesle.

Banyoda musluk sonuna kadar açık kalmış. Oyuna dalıp gitmişler, sonra Altanın iddiasına göre televizyona bakmaya çıkmışlar. Kayıklar deliği tıkamamış; bir amiral gemisi çağdaşı drain ağzında sıkışmış. Sular taşmış, on dakika belki de.

Musluğu kapattım. Yere baktım. Gözlerimi kapadım.

Yirmi dakika sonra kapı çaldı; tam yere basmayı havlularla kurulamaya çalışıyordum. Velvet yün terlikler artık kurtarılamaz diye düşünüyordum.

– Kim o?

– Alt kattaki komşu, yedinci kat.

Kapıyı açtım; kırklarında bir adam, uzun boylu, az dağınık saçlı, ev tipi kot pantolon, lacivert triko. Sakin yüzlü, elinde telefonu var; ekran bana dönük, orada da tavanında lamba çevresinde daralmış kocaman bir ıslak leke.

– Ben Murat, yetmiş iki numaradan.

– Elif. Seksen dört. – İç çektim. – Ne olduğunu biliyorum. Çocuklar.

– Anladım. – Telefonu cebine attı. – Yardım edeyim mi?

Ona baktım. Bekledim. Çoğu insan bu durumda uzun açıklamalar yapar, Olmaz böyle şey, site yönetimini çağıracağım, kabul edilemez, masrafını ödeyeceksiniz der. Buna hazırlıklıydım, işim gereği çok tartışma yönettim.

– Yardım edeyim mi dediniz? – Emin olmak için sordum.

– Duyduğum kadarıyla hâlâ yerde çok su var. Bende sanayi tipi saç kurutma makinesi ve iyi bir paspas var. Yani gerçekten iyi sıkmalı bir paspas.

Arkamdan Altan baş gösterdi.

– Sen alt komşu musun? Merakla sordu. Biz yüzünden mi ıslandı evin?

– Sizin yüzünüzden, Murat gülümsedi. Gerildim. Ama o sadece hafifçe kafasını eğip sordu: – Kayıklar iyi yüzdü mü bari?

– Mükemmeldi! – Altan hevesle. Uçak gemim bile vardı!

– Bu ciddi bir şey.

– Buyurun, – dedim, koridorda tutmanın anlamı yoktu.

Ondan sonrası bulanık. Murat paspasla hakikaten yardım etti banyoyu ve koridoru temizlerken. Acele etmeden, yorum yapmadan, bazen Altana bezi verip aferin, senin görevin bu bakışıyla, Altan bu görevi ciddiye aldı. Melis ise kapıdan göz ucuyla Burada hâlâ ıslak! diyerek düzgün yerlere işaret etti. Hepsini de doğru buldu.

– Tavan mahvoldu mu? – diye sordum bittiğinde.

– Az, zaten eskiydi badana. Leke kurur.

– Masrafları öderim.

– Bakalım. – Omuz silkti. Bu bakalım tehdit gibi değildi, hayatın genel hali gibiydi. Göreceğiz. – Sizin çocuklarınız mı?

– Yeğenim. İkisi birden. Çocuk yok bende.

Başını salladı. Altan o sırada potopu unutmuş, televizyon kumandasına bakıyordu.

– O zaman tavsiye: Banyoya deliği tıkayan özel kapaklardan alın, her markette var. Musluğu fazla açmayın.

– Dikkate alacağım.

– İyi şanslar. Paspasını aldı. Kapıdan dönerken Bir şey olursa yedinci kattayım, çekinmeden arayın.

– Neden böyle sakinsiniz? – diye sordum istemsizce.

Bir saniye düşündü.

– Ne yapacaktım yani, bağırsam olmaz mı? Tavan çabuk kurur mu o zaman?

Çıktı. Kapıyı kapattım, sırtımı yasladım. Dışarda güneş batıyordu. Melis mutfakta kalan bisküviyi Altana paylaşmayı zorluyor, Altan karşı çıkıyordu.

Yanlarına gittim, bisküviyi eşit parçalara böldüm. Sessizce.

İkisi de bana hafiften hayranlıkla baktı.

Çarşamba sabahı sunuma hazırlanıyordum. Çocuklar salonda çizgi film izliyordu, tablet şarjda, mutfak masasındaki tabaklarda elma dilimleri ve kraker. Her şey kontrol altında.

Sunum saat on birde başladı. Ben çalışma odasında masa başında ceket üstüne ev tişörtüyle, yedi kişi çevrim içi; Ankara, İzmir, Bursa ofislerinden.

İlk on beş dakika çok iyiydi; yeni “Estel” koleksiyonunu gösterdim, fiyat politikasını anlattım, iki soru cevapladım.

On altıncı dakikada kapı açıldı.

– Teyze Elif! – Melisin sesi yedinci kata kadar çıkar muhtemelen. – Altan tavşanımı aldı!

– Melis, çalışıyorum, sessiz ol.

– O tavşan çirkinmiş!

– Çirkin değil!

– Bir dakikanızı istiyorum beyler, – ekranda son derece soğukkanlı bir gülümsemeyle, – lütfen bekleyin.

Sunumu durdurdum. Salona çıktım. Altan tavşanı bir kulaktan tutmuş, Melis de gövdesinden, çekiştiriyorlar.

– Bırakın o tavşanı, – dedim. İkiniz de.

Bıraktılar. Melis tavşanı anında yerden aldı, sardı.

– Altan, çizgi film izleyebilir misin sessizce?

– Bitti çizgi film.

– Başka aç.

– Hangisini açayım?

– Sıradakini.

– Reklam var.

Direkt göz göze geldik. Kumandayı aldım, rastgele çizgi kanalında konuşan hayvanların olduğu bir şey buldum, odaya döndüm.

Sekiz dakika huzur. Sonra bu kez Altan kendi geldi, sustu yanımda durdu.

Sunumu kesmeden hafifçe baktım. Gitmedi.

– Tuvaletim geldi, – ekran önünde herkesin duyduğu şekilde.

Ankara ofis müdürü önce güldü, ardından herkes. Kızardığımı hissettim; on beş yıldır olmamıştı bu.

– Altan, biliyorsun tuvaletin nerede olduğunu.

– Biliyorum, haber vermek istedim.

– Git canım.

Gitti. Sunuma döndüm. Resmi hava bozuldu, ama aniden herkes normalleşti. İzmirli ortak, Bende üç çocuk var, çok iyi anlıyorum, dedi. Bursa temsilcisi yeni koleksiyonla ilgilendiğini söyledi. Bir sonraki toplantıyı ayarlaştık.

Sunmu kapadım, uzun süre öylece oturdum.

Sonra kızgın olmadığımı fark ettim. Bu bana da tuhaf geldi. Normalde sinirden yanardım.

Mutfağa geçtim, çocuklara kaşarlı ekmek hazır ettim. Altan Çok güzel dedi. Melis yarım yedi, çünkü tavşanla konuşmaya devam ediyordu.

Dörtte kapı çaldı.

– Banyo için tıpa getirdim, – dedi Murat. O özel kapak, marketten.

– Bilerek mi gittiniz?

– Zaten ekmek lazımdı.

– Buyurun.

Onu çağırmayı planlamamıştım ama birden öyle dedim; o da geldi, ayakkabıyı çıkardı, salondan Altan:

– Aaa, bize yardım eden adam!

– Evet, gülümsedi Murat.

– Tavanın kurudu mu?

– Az kaldı, iki güne geçer.

– İyi. Altan birden çok mutlu. Jenga oynar mısın? Babam oyunu koymuştu.

– Oynarım.

– Hadi, getireyim.

Sehpa önünde ahşap bloklarla Jenga oynadı Murat Altan ve Melisle. Melis bilmiyordu ama çok hevesliydi; tavşan taraftar oldu. Murat ciddi oynuyordu, çocuklar bunu hemen hissetti.

Ben mutfakta oyalanıyordum, aslında onları izliyordum.

– Dikkat, – diyordu Murat Altana, – şu köşe, soldan çek, daha kolay.

– Nereden biliyorsun?

– Her kulenin zayıf bir yeri olur, bulmak gerek.

– Hayatta da öyle mi? – Altan ciddi imayla sordu.

Murat sustu biraz.

– Hayatta da öyle, – dedi.

Akşam yemeği topluca oldu. Murat da kaldı, bana yardım etti, köfte kızarttı, ekmeği düzgün dilimledi çünkü ben bozardım; haklıydı. Sedat biraz ukalaca, ama ekmek çok düzgün oldu.

– Kaç yıldır buradasınız? diye sordum.

– Üç. Sizi, geçen yıl taşınırken gördüm.

– İyi gözlemciymişsiniz.

– Tesadüf. Tam işten çıkıyordum.

– Nerede çalışıyorsunuz?

– Mimarlık ofisinde. Statikçi, taşıyıcı sistemler. Sıkıcı dal.

– Nesi sıkıcı?

– Statikçiye kimse Güzel mi? diye sormaz, Taşıyor mu? derler.

– Aslolan odur, – dedim.

Bana dikkatlice baktı, pek beklemediği bir cevaptı.

– Haklısınız.

Çocuklar dokuzda zahmetsizce uyudu. Murat çayını bitirdi, teşekkür edip kalktı.

– İyi geceler, Elif.

– İyi geceler. Teşekkürler, tıpa için.

– Rica ederim.

– Salı günü su baskınına kızmadığınız için esas teşekkür.

Biraz daha uzun baktı.

– Başarılısınız, – dedi. İlk defasında, üstelik…

– İlk olduğunu nereden anladınız?

– Daha önce olsaydı, cam vazo taşır gibi tedirgin olmazdınız.

Samimi güldüm, şaşırtıcıydı.

O çıktı. Antrede kaldım. Melisin mavi, ayı düğmeli mantosu askıda, Altanın da yanında. Kendi paltom biraz ayrı, sanki kendiliğinden.

Perşembe ve cuma farklı geçti. Bir şey değişmişti. Güne sabah lapası ve meyve suyu ile başlamak sıradanlaştı. Melis yanımda durup, çalışırken kendi defterinde ailece tavşanlar çiziyordu; isimleriyle anlatıyordu.

– Bu anne tavşan, – Melis boyayı bırakmadan. Bu da baba tavşan. Bu küçük tavşan, adı Düğme.

– Neden Düğme?

– Çok minik, tombik.

– Mantıklı, – dedim.

Cuma akşamı Murat yine geldi. Bir kutu kutu oyunu getirmiş, Dünya Şehirleri yazıyor; çocuklar şehir adlarını bilmeden büyük bir heyecanla oynuyordu.

– Bu nereden?

– Çocukluktan kaldı. Taşınırken birkaç kutu aldım, nedenini bilmeden.

– İyi ki almışsınız.

Yerde oynadık, masa çok küçüktü. Melis yanıma kurulmuş, uyumuş; ne zaman sarıldığımın farkında değildim.

Murat fark etti. Yorum yapmadı.

Cumartesi park günüydü. Fikir Murattandı. Karşıda, evin penceresinden görünen o park. Altan su birikintisinden geçip ayakkabısını çamur yapınca söylenmedim. Olanı olduğu gibi kabul ettim.

– Niye bozulmuyorsun? – dedim.

– Neden bozulayım?

– Ayakkabılar ıslak.

– Kurur.

– Sen Murata benziyorsun, – laf ağzımdan çıktı.

– Murat iyi adam, – Altan da sevinçle. Teyze, o senin arkadaşın mı?

– Komşum.

– Aynı şey mi?

– Değil.

– Niye?

Cevabım yoktu. Arkada Murat Melisi omzunda taşırken ağaçları anlatıyordu, Melis ciddiyetle dinliyordu.

Pazar akşamı Hakan aradı. Sesi farklıydı. O yorgun, bitik sesinden iz yok.

– Nasıl durum?

– Yaşıyorlar, dedim. Altan batak geçti, Melis kırk yedi tavşan çizdi.

Hakan güldü.

– Her şey yolunda.

– İyi gidiyor. Peki sizde durum?

Ufak bir sessizlik.

– Daha iyi. Çok iyi. Teşekkürler, Elif.

– İyi, – dedim. Sevindim.

İkinci hafta daha kolay geçti. Altan domates yemiyor ama domates çorbasını sormadan içiyor, Melis yatarken mutlaka pencere hafif açık ister. Yedibuçukta ikisinin de zorluk çıkardığı, o an sadece yat istiyorsanız deyip geceyi kolaylaştırdığım zamanları öğrendim. Bunlar minik, kişisel bilgilerdi, olmalarına izin verdim.

Murat her akşam uğruyordu. Bazen bir şey getirir, bazen sadece kendi gelirdi. Çocuklar yatarken mutfakta sohbet: işler, şehir, kitaplar. Statik mühendisinin bu kadar okur olması şaşırtıcıydı. Ben de uzun zamandır fırsat bulamamıştım.

Bir gün sordu:

– Şu an ne okuyorsun?

– Hiçbir şey. Sadece iş belgeleri son yarım yıldır.

– Sayılmaz.

– Biliyorum.

– İstersen kitap getireyim.

– Getir.

Japon bir yazarın romanını getirdi; ölen annesinin eşyalarını toplayan, annesi hakkında bilmediklerini keşfeden bir kadının hikâyesi. Çocuklar yattıktan sonraki yarım saat, günün en iyi zamanlarıydı.

İkinci hafta sonunda Altan yanıma gelip işimi göstermemi istedi. Çalışma odamı. Kapıdan bakıp:

– Sen mutlu musun teyze Elif? sordu.

– Nasıl yani?

– Yani işten memnun musun?

– Bence, evet; seviyorum işimi.

– Babam inanıyor ki mutsuz olacağın bir işi yapmak gereksizmiş.

– Akıllıca.

– Teyze, neden yalnız yaşıyorsun?

– Çünkü öyle oldu.

– Hiç beraber yaşamak istemedin mi?

– Alışmıştım yalnızlığa. Mutluydum.

– Mutluydun?

Sessiz kaldım.

– Mutluydum, – dedim.

Son gün çabuk geldi. Pazar, Hakan ve Zeynep öğlen birde eve geldiler; Zeynepin yüzü aylardır hiç görmediğim kadar huzurlu. Melis ona sarılıp üç dakika kımıldamadı. Zeynep bana, Nasıl teşekkür edeceğim? dedi.

– Gerek yok.

– Uslu muydular?

– Çocuk gibiydiler. Normal.

Şaşırmış gibi baktı Zeynep.

Toplanmak bir saat sürdü. Melis biraz ağladı, sarıldım, tekrar geleceksiniz dedim. Altan resmi biçimde el sıkıştı; eğlenceli ve duygulandırıcıydı. Sonra aniden sarıldı, hızlıca ve sıkıca; sonra babasının yanına koştu.

Kapı kapandı.

Antrede kaldım.

Melisin paltosu yoktu artık. Benimkisi yalnızdı.

Ev sessiz.

Salona geçtim. Kanepede Altan sabah otururken yastık buruşmuş. Sehpa önünde Melisin unuttuğu resim: Tavşan ailesi anne, baba ve minik Düğme. Yanda sarı saçlı bir çizgi figür; çocuk harfleriyle Teyze Elif diye yazılı.

Resmi aldım, bir süre tuttum.

Mutfağa gittim, çaydanlığı koydum. Filtreli sudan aldım, sevdiğim kupa. Her şey yerli yerinde. Temiz, sessiz, düzgün. Tam sevdiğim gibi.

Sessizliğin ardından nefe aldıran özgürlük; o da yoktu.

Yalnızca elde şekil değiştirmiş bir resim ve müziğin ardından gelen duraklama gibi değişen bir sessizlik vardı.

Mutfağımda, elimde çay, camdan parka bakan bakarken düşündüm.

Altanın Sen mutlu musun? sorusunu.

Cuma gecesi Melisin kucağımda, yerde uyuduğu anı ve elimi çekmediğimi.

Çalışma odamı, Altana gösterdikten sonraki halini; bir şey değişmişti bakışımda.

Muratı düşündüm.

Düzgün ekmek dilimlerini. O sakinliğinin, soğuklukla değil, taşıyıcı bir güçle, bir istikrarla ilgili olduğunu. Hiçbir şey beklemeden her akşam gelmesini. Sadece yanında oluşunu.

Bu dokuz gün boyunca gece iş kaygısıyla uyanmadığımı fark ettim. Bu tuhaftı; son beş yıldır daimi bir fon gibiydi kaygı.

Altı gibi kalktım, yüzümü yıkadım, en sevdiğim lacivert trikom; kendime göre çok yakıştığına inandığım. Telefonu aldım, bıraktım, tekrar aldım.

Telefonu aramadım. Asansörle yedinci kata Muratın kapısına indim, zile bastım.

Hemen açtı. Yüzünde şaşkınlık yok, dikkat vardı.

– Onlar gitti, – dedim.

– Kapı sesini duydum.

– Sessiz kaldı.

– Galiba.

– Çaya gelir misin? Daha yeni demledim sayılır; soğuduysa tekrar kaynatırım.

Çok az düşündü.

– Gelirim, – dedi.

Yine yukarı çıktık. Demliği yaktım, Murat bar sandalyesine oturdu; ilk gün Hakanın oturduğu yerde şimdi başka bir adam başka bir hikâye.

– Bugün, dokuz gün sonra ilk kez hiçbir sorumluluğum yoktu. Ne yapacağımı bilemedim, – dedim.

– İyi mi bu kötü mü?

– Emin değilim. Kelime seçmeye çalıştım. Sadece, alışık değilim.

– Alışırsın.

– Nasıl yani?

– Önce yalnızlığa alıştın, sonra insanlar yeniden değişik geldi.

– Denedin mi?

Göz göze geldi.

– Evliydim, – dedi. Altı yıl. Sonra üç yıldır yalnızım.

– Üzüldüm.

– Gerek yok. Zaten böyle olmaya gidiyordu. İyi insanlardık ama birbirimiz için değil. Durdu. Asıl zor olan ayrılık değil, ondan sonraki sessizlik. Sessizliğin birisiyle olup olmadığının çok farkı var.

Bardağa baktım.

– Hep sandım ki yalnızlık, sessizlik özgürlüktür, – dedim.

– Olabilir. Ama bazen insan karara tekrar bakar.

– Sen baktın mı tekrar?

– Bakıyorum. Hafifçe gülümsedi. Yan dairede su baskını çıkaran çocuklar sayesinde.

Samimi güldüm.

– Murat…

– Evet?

– Ben… Duraksadım. Hayatım boyunca konuyu değiştirmekte iyiydim. Ama bu kez değil. Sendense hoşlanıyorum. Bilmeni isterim.

Bana baktı.

– Bu iyi, – sonunda dedi, sesi sıcak. Ben de düşündüm bunu.

– Ne zamandan beri?

– O gün, neden bu kadar sakinsin diye sorduğundan beri. Bunu kimse bana sormadı.

– Tuhaf bir sebep.

– Benim sebebim tuhaf.

Uzun sohbet ettik, gece on bire kadar. İşler, şehir, sekizinci ve yedinci kattan manzara, çocuklar, Melisin çizdiği sarı saçlı figür. O gitmeye acele etmedi, ben de aceleyle göndermedim.

Çıkarken elimi aldı, bir saniye durdu avucunda.

– İyi geceler, Elif.

– İyi geceler.

Kapıyı kapadım, sırtımı dayadım. Aynı ilk akşam gibi. Ama bu kez başka. Sessizlik aynı değildi. Sıcaktı, boş değildi.

Salona geçtim, Melisin resmi sehpanın üstüne, vazonun yanına koydum. Tavşan ailesi bana bakıyordu. Yanlarındaki Elif de bana bakıyordu biraz eğri ama tanınır.

Bir yıl geçti.

Ev değişti. Az ama bilen için fark edilir biçimde. Kitaplığın alt rafında çocuk kitapları var; Altan ile Melisten kalma. Cam önüne yeni saksılar koyulmuş; bir tanesi eğri, Melis fazla sulamış belli ki. Askıda iki palto: biri benim, biri Muratın grisi.

Salonda, o masif Estel sehpanın üstünde Muratın çizimli bir katalogu; yanında içilmiş kahve ve yerinde ayraçlı kitap.

Pencerede park sonbaharda; sarı, yamru yumru. Sonbaharı hep severdim.

Karnım belli, ama büyük değil. Beş aylık. Her geçen gün alışıyordum, önce imkânsız gelen şey sonradan hayatın en doğal, en önemli parçası oluyor ya, öyle.

Kapı açıldı.

– Geliyorlar, Murat mutfağa geçti. Hakan yazdı, arabaya bindiler.

– Yarım saate buradalar.

– Altan aradı mı?

– Üç kere. Tabletten çizgi film açabilir miyim yoksa parka mı gideceğiz diye sordu.

– İkisini de yaparız.

– Öyle dedim.

Murat çayı koydu. Bana baktı.

– Nasılsın?

– İyi. Ayaklarım biraz ama iyiyim.

– Otur.

– Ayaktayım.

– Hadi, otur, – dedi.

– İyi, oturuyorum. Kanepeye geçtim. – Fark ettim ki; geçen sene bugün yine pazar, mutfakta çaydanlıkla sessizlik bekliyordum.

– Ne oldu?

– Gelmedi.

– Ama sen geldin.

– Bekliyor muydun?

Düşündü.

– Emin değilim. Belki umuyordum.

Kapı çaldı. Çocuk belli, tok zille: her yolculuktan sonra heyecanı tüm tuşla anlatan çocuk.

– Altandır, – dedim.

– Kesin.

– Açarsan, zor kalkarım.

Murat açmaya gitti.

– Teyze Elif! Altanın sesini kapı tam açılmadan duyduk. – Geldik! Parka gidiyor muyuz? Yapraklar düştü mü? Karnın büyüdü mü?

– Altan, bekle insanlar girsin, Hakanın sesi. – Ben girdim bile…

Melis sessizce, her zamanki gibi önce odayı tarayarak içeri girdi. Beni buldu, sarıldı, uzun, büyük insan gibi, sonra biraz geriledi.

– Teyze Elif, tavşanım burada mı?

– Burada, – dedim. Misafir odasındaki rafta.

– İyi. – Rahatladı. Biliyordum ordadır.

Antre bir anda doldu. Hakan Muratı kucakladı, Zeynep yol anlatıyordu, Altan içeride, sesiyle kendini gösteriyor. Ufak bir gürültü, sonra elinde yıllık ayı kitabıyla döndü.

– Teyze Elif! Bizim kitabı saklamışsın!

– Sakladım.

– Onu küçüğe okuyacak mısın?

– Okuyacağım.

– Tamam. İçten bir onaylamayla gülümsedi. Murat, parka gider miyiz? Yaprak var mı?

– Var, – dedi Murat.

– O zaman hemen.

– Önce çay, – dedim. Sonra park.

– Hep öyle dersin.

– Her zaman diyeyim.

– Peki, – dedi samimi Altan. Gözlerini kaldırıp, – Teyze Elif, artık mutlu musun?

Evde gürültü var; kahkahalar, Zeynepin sesi, Melis odadan tavşanını arıyor, mutfakta çaydanlık, dışarıda şehir, parkta sonbahar, karnımda bir yeni hayat sessizce kıpırdanıyor…

Altana baktım.

– Evet, – dedim.

Rate article
Lifequest
Sistem Arızası