Tatil için İstanbuldan köye giderken yanımızda kedimiz Yasini de götürdük. Köyde ise Yasinin öz kardeşi Karabiber yaşıyor. Karabiberin gözleri biraz fırlak, bu yüzden ona bu isim takılmış zamanında; köyde böyle takma adlar çoktan alışkanlık olmuş zaten.
Başlarda Yasinin hali pek iç açıcı değildi. Cüssesi ufak olmasına rağmen, Karabiber ona köy usulü bir abilik tasladı. Yasini erzak dolabından uzak tutuyor, asabiyetle tıslıyordu; sanki Ramazan iftarında televizyonlardaki tartışma programlarında birbirine giren misafirlerden biri gibi…
Derken Karabiber köylü delikanlıların sık düştüğü bir yanılgıya kapıldı: Ölümsüzlüğüne inandı ve açıktan Yasine saldırdı. Yasin, Aman efendim, siz de beni bırakınız ya… dercesine zarif bir pençe salladı; fakat yanlışlıkla Karabiberi usulca sağdan kancaladı. Sonra Karabiberi çöp kovasından çıkarmak zorunda kaldık.
Böylece her şeyiyle tesadüfe ve absürtlüğe dayalı, gözü kara, biraz da gülünç bir biçimde Yasin köyün gıda zincirinin zirvesine çıktı. Burada kedilere bakış oldukça işlevsel; tarlada işten kurtulmasını, bir tek kış olması sağladı.
Köyde beslemek ise ustalıklı ve bayağı düzensiz bir süreç; Yasin uzun süre buna alışamadı. Çünkü şehirde, saatli servisle ve kristal kapta yemek yiyordu; kendine ait bir uşağı bile vardı.
Stresten dolayı Yasinin içgüdüleri eskiye döndü; gecenin bir yarısı onu çoğu zaman tencere dibinde ensesiyle buluyordum. Karabiber ise sandalyenin yanında nöbet tutup, gelen seslere karşı acı acı tıslayarak kardeşini uyarıyordu. Yasin ise ağırdan başını bana çevirip kardeşine Bundan korkma, o bizden; karanlıkta buzdolabında nasıl avlandığını bir görsen! diye miyavlıyordu.
Bir gün Yasini hazır sanıp dışarı çıkardık; karlar içindeki avluya oturttuk. Yasin bize döndüğünde, tüm suratı bembeyaz, gözlerinde ise Tony Montananın Yaralı Yüz sahnesindeki gibi, yanlış yaşanmış bir hayatın acısı vardı. Bir daha dışarıya çıkarmadık.
Bir akşam, Erenin (oğlumuz) köyden arkadaşları geldi. Oturma odasında keyifli şekilde oturduk, çocuklara yüksek sesle Reşat Nuriden Çalıkuşu okuyordum. Üvey annenin kara kediye dönüşüp pençeleriyle yerde ses çıkardığı yere gelmiştim ki, salon kapısı gıcırdayarak açıldı. Odaya adeta süzülerek Karabiber girdi.
Meğer Yasin, Karabibere gizli marifetini öğretmiş: Zor kapıların hepsini patisiyle açabilme sanatı! Salon minicikti fakat çocuklarla bir köşeden diğerine kaçışmayı başardık. Bir çocuğu sonradan açık pencereden çekerken bulduk; düşmekten onu kurtaran, elbette onu güzelce besleyen babaannesi oldu.
Bu arada, tam yeri gelmişken söylemek gerek: Karabiber simsiyah bir kedi, tarif edilemeyecek kadar kara.
Görüyorsunuz ya, bazen bir klasik eser, bugünün çocukları üzerinde böyle tuhaf, unutulmaz etkiler bırakabiliyor…



