Günlük: Hayatın Bedeli
– Elif, yine mi? Daha ne kadar sürecek bu? Sanki çalışıp sadece kedine bakıyorum!
Kucağımda zorlukla bir kutuya sokmaya çalıştığım kedim tam o anda kollarımdan fırlayıp yere atladı, sonra da koridorun bir köşesine kaçıp derin bir inlemeyle mırıldanmaya başladı. Görünen o ki, ona yıllar önce şiirsel bir hevesle verdiğim Balbey ismini çok ciddiye almış, sanki hayatını pahalıya satın alacak gibi direniyordu. Erenin ona bakışına göre ise, bu hayat ne yazık ki pek de kıymetli görünmüyordu.
Balbey, ya da benim minik tıfılım, neredeyse on yıldır evimizde. Kaç yaşında olduğu ise bir muamma; ben onu sokaktan aldım, hem de yavru değil, genç ve hayatında ilk defa sevgi gören bir yetişkin olarak. O zaman annemle birlikte hemen veteriner kliniğine koştuk.
– Lütfen, kurtarın onu!
– Bunu nereden buldunuz? Tam bir sokak kedisi bu… – Veterinerin genç asistanı burun kıvırarak bakmıştı. – Ne gerek var?
– Benim için fark etmez, sokak kedisi de olsa. Yardım edin! Tabii ki paramız var, size değerinden az mı ödeyeceğiz yani?
O anda annem, Nevin Hanım, öyle bir tepki gösterdi ki, genç asistan tartışmaya girmemeye karar verdi bence de yerinde bir karardı.
Benim annem çok inatçı ve mücadeleci bir kadındır. Hayatı boyunca babasız bir çocuk, destek olmadan iki yaşlıya bakmak ve anaokulu öğretmeni maaşıyla ayakta kalmak zorunda kaldı. Hele kendi yiyeceğini üretiyor olsaydı, işte o zaman tam mücadele insanı olurdu!
Annem kimseye kolay kolay taviz vermezdi; ne komşulara, ne çocukların velilerine, ne de ona kolay lokma diye yaklaşan yabancılara. Ama kendisine has bir tarzı vardı: Asla bağırıp çağırmaz, ama gerektiğinde öyle bir kelimeyle karşındakini sarsar, hedefini bulurdu. Tartışma diye başlayan şey, bir anda itirafa döner, insan kendini anlatırken bulurdu. Sanki annem dokunduğu her insanda gizli bir düğmeye basardı; çünkü o gerçekten dinlerdi insanı, duyulmak için bağırmaz, gerçekten karşısındakini anlamaya çalışırdı.
Enteresan olan, bu yeteneği sadece yabancılarda işe yarar, yakınlarıyla arası hep çetindi. Babam, düğünden bir hafta sonra annemi terk etti ve annem bunu aşırı doğal karşıladı. Hatta anneannem bana sık sık çok bile dayandı derdi! O da bana acı gelirdi ama belli ki haklıydı. Babam giderken son sözünü de esirgememişti:
– Senin kadınlığından bir biletçi bile çıkmaz!
Bu cümleyi aklımdan atamadım. Annem üzülmüştü ama birkaç ay içerisinde ben geleceğimi öğrendiğinde, o tarifsiz yalnızlığı unuttu. Anne olacaktı ve bundan büyük bir kutlama olamazdı onun için.
Halbuki onun da annesi Ne gerek vardı buna? deyip dururdu: “Gençsin, güzelsin, bir sürü imkânın var; çocuk olunca makarna ve bulgurdan başka bir şey yiyemezsin, çocuk büyütmek en pahalı iş; şimdi göremesen de ileride anlarsın!”
Ama annem direnmişti. Hamileliğini sonuna kadar sahiplenmiş, kararından asla dönmemişti. Ve ona en büyük desteği veren, benim anneannem olmuştu. Bir sabah çat kapı şehre gelmiş, özel günlerde örttüğü başörtüsünü düzeltip sofraya el emeğiyle işlediğim rengârenk bohça bırakmıştı.
– Doğur yavrum, ben sana yardım edeceğim.
– Anneanne, dedem köyde tek başına ne yapacak?
– Merak etme, dedenin hâli daha iyi. Olmazsa yanımıza alırız. Hadi, bohçayı aç!
Bohça, annemin hayatında ilk defa gördüğü kadar parayla doluydu.
– Dedem evini sattı; artık arsaların fiyatı uçmuş, paranın hepsi burada. Küçük bir ev alırız, gerisini de kendin halledersin…
– Anneanne, yapamam!
– Yaparsın Elif’im, annesin. Bunu kendin için değil, çocuğun için yap. Ona senden başka kim bakacak ki?
Annem o parayı, bir de anneannesinin dualarını da alarak, eski bir apartmandan dört odalı eskice bir daire aldı. Bütün hayatı boyunca pazarda çalışmış anneannem, emlakçıyı hem usandırdı hem de en güzel indirimi kopardı.
Ve eve ilk girdiğinde, yatağında minik bir beşik görünce sevinçle gözyaşı döktü. Anneannem usulca yaklaşmıştı:
– Hiç ağlama ahmak kız! Sevin biraz. Hadi, kalk, mutfağı keşfet.
Ben erken doğmuşum; ama ben, beklenenden daha sağlam, daha tatlı ve kırılgan bir bebek olarak hızla büyüdüm. Annem hep derdi ki bana, Sana asla kendi annemin yaptığı gibi davranmam. Benim annem bana cehennem yaşattı, sen bana cennet ol!
Tabii anneanneyi evin merkezi yapan da ben olmuşum farkında olmadan. Çünkü o, hem ev alıp anneme nefes olmuştu hem de bana ilk adımlarımda kucak açmıştı.
Annem çok katı ama bir o kadar hassastı. Beni abur cuburdan uzak tutar, ödül olarak sevdiklerimi verir, tatlı istersen önce yemek! derdi. Ben ise, pazarlık yapmayı aklım sıra küçük yaşta öğrendim.
– Anneciğim, şeker alabilir miyim?
– Elifim, yemekten sonra!
– Hiç mi olmaz?
– Hiç.
– Peki ya yemek sonrası iki tane olur mu? Tabağımı bitireceğim…
Annem bana güler, ama verdiği sözü de tutardı. Böyle böyle karakterim oldu işte, tartışmanın karşılığını, tatlı dili küçük yaşta öğrendim. Hatta anneannemi bile usulca sakinleştirir, onun ellerini, alnındaki çizgileri küçük parmaklarımla düzeltir, bak şimdi çok güzelsin derdim.
Zamanla ailemizde sular durulmuştu. Annem çalışıyor, dede ve anneannem bana bakıyordu; her şey yolundaydı. Ta ki, anneannemin sağlığı bozulana dek… Hastane odasında sabahladığımız çok olmuştu. Annem üzülse de duygu göstermemeye çalışırdı.
İşte o günlerde ben, evimize Balbeyi getirdim. Aslında o günü daha da acı yapan, benim kayboluşumdu. Okuldan dönerken bir kedi sesiyle rotamı değiştirip Balbeyi bulmuş, onu soğuk bir çöp kutusu yanında baygın yatarken kucağıma almıştım. O sırada dedem yolda beni arıyormuş ve aramıza birkaç dakika girmişti. Herkes mahallede beni, sonra da Balbeyi aradı.
Ben elimde titreşen, can çekişen kediyi eve getirip anne, o çok hasta! diye bağırınca annem üzerime bir şey sormadan eski battaniyeye kediyi sarıp hemen veterinere fırlamıştı.
Neyse ki Balbey çok kötü durumda değildi. Köşedeki tamirci ustalarının köpeklerinden zor kurtulmuş Doktorlar müdahale etti, ilaçlarını, aşılarını yaptı ama faturayı uzatınca annemin yüzü bembeyaz oldu.
– Bu kadara safkan kedi alınır! diye mırıldandı ama parayı verdi.
Evde oturup hesap-kitap yapınca ayın kalanına paramız kalmadığını fark etti annem. Balbeye ilaç, anneanneme ilaç, yakında da doğum günüm var. Yoktu ki başka bir şey.
O akşam usulca mutfağa gidip anneme sarıldım:
– Anneciğim, bana hediye almayalım olur mu? Onu bırakma, Balbey bana hediye olsun.
Annem gözlerinde yaşla evet dedi. Balbey de bizimle kaldı, hem de öyle bir uyum sağladı ki, eski bir sokak kedisi olmasına rağmen evi, ailemizi, yaşlılarımızı sahiplendi. Evin neşesi, huzuru oluvermişti.
Balbeyin gelişiyle evde her şey değişti; ben, küçük Elif, bile o yaşlarda fark ettim bunu. Annem hesap yaparken, Artık bu kadar yeter! dedi. Anaokulu maaşı, iki emekli maaşıyla hayatta kalmak yükledi ona. Yalnız korktuğu için iş değiştiremiyordu, ama Balbeyin varlığı ona cesaret verdi. Kısa süre sonra çok iyi bir ailede çocuk bakıcısı olarak iş buldu; bu sayede parası, özgüveni de arttı. İyi tavsiye üzerine o aileden öbür aileye, üstelik her seferinde maaşı artarak geçti. Akşam eve geldiğinde Balbeyin başını tırmalar, “Sen olmasan, asla başaramazdım…” derdi.
Balbey de bana bağlıydı; ders çalışırken tırnağıyla defterimi tutar, altıma sokulur, beni izler, sınavlarımda yanımda olurdu. Hem anneannemi, hem dedemi kaybettiğimde gözyaşı dökerken de… Annem yeni biriyle tanıştığında, evliliği düşündüğünde de Balbey hep yanımdaydı.
Annemin ikinci eşi, Orhan Bey, anneme saygı ve sevgiyle yaklaştı. Evlendikten sonra annemin her işine koştu, hatta annemin annesiyle bile iyi anlaştı. Annem artık apartmandan çıkarken Aaa, bakın kızlar, Orhan damadım arabasıyla beni bahçeye götürecek, deyip komşulara böbürlenirdi.
Ben de üniversiteye başladığımda özgürleştim; üvey babamı severdim ama kalmayı tercih ettiğim yer, çocukluğumun geçtiği anneannemin evi oldu. Evin gerçek sahibi, bensem de, ilk aşkımı, Baranı oraya getirdiğimde şaşkınlıktan Burası resmen saray! demişti. Evin içinde Balbey ona saldırınca Baran panikle bağırmıştı!
– Elif, kedini al! Bu ne böyle?
Baran ve Balbey hiç anlaşamadılar; Baran gizli gizli kovalar, canını yakmaya çalışırdı.
Bir yıl geçti, sonunda evlendik; ama evlilik hayal ettiğim gibi gitmedi. Baran sürekli şikâyet edip, annemin yıllar önce babama söylediği kalıpları tekrarlamaya başladı. Senin yemek dediğin ne ki! Çorba gibi bir şey işte
Ben ki, ilk mercimek çorbamı on yaşımda kendim yapmışım! Baran hiçbir şeyi beğenmez oldu ama asıl sorun Balbey hastalanınca patladı.
Bir gün veterinere gittiğime dair fişi gören Baran, başını ellerinin arasına alıp bağırdı:
– Ne varmış bu kedinin? Bu para harcanır mı! Onca lirayı ben kendime harcamam
– Baran, Balbey ailemizden biri.
– Benim ailemden değil! Böyle akraba istemem!
O sırada, sabah öğrenmiştim hamile olduğumu. Hiçbir şey demedim. Ama ertesi gün Balbey yine tuvaletini kaçırınca, onu yine veterinere götürmek için kutuya koymaya çalışıyordum. Tam o sırada, spor dönüşü Baran hışımla salona girdi.
Sağlığına çok dikkat eden adamdı; sabah koşuları, diyetler Kendi sağlığını düşünür, bana gelince küçümserdi.
– Bu iş burada biter! Yeter artık! Kediyi at dışarı! O olmazsa ben yokum, dedi.
Birden içimde bir şey kırıldı. Sadece kediyi değil, beni de mi kolayca atacaksın? demek istedim. Ama demedim. O an sustum.
Odanın kapısını açıp anahtarları eline aldım, kendi anahtarlarımla, Ben hamileyim. Sinirlenecek lüksüm yok. Kediyi anlıyor da, sen anlamıyorsun Baran. Git. Sonra konuşuruz. Ama artık ben yokum, dedim. Eşyalarını sonra alabilirsin. Şimdi acil işim var, Balbeyi veterinere götürmem gerek. Kedim hasta; ona iyilik edeceğim. Feda etmek yok. Hayatımın olumlu ve anlamlı parçası olan hiçbir şeyi kolayca bırakmayacağım.
Baran laf etmedi, eşyalarını topladı, kapıyı çarptı. Hamile olduğumu duymadı bile; aklı sadece kedideydi.
Ben Balbeyi kutuya koyup, başını okşadım. Hazır mısın, Balbey? Yeniden başlıyoruz, hem de sağlıkla!
Balbey iyileşti, tabii yaşı ilerlemişti. Veterinere boşuna gitmedik; kedim kısa sürede eskiye döndü, eski neşesine kavuştu, artık yeni ailemizin koruyucu meleği oldu. Benim kızım doğduğunda da ona en tatlı bakıcı ve koca bir koruma oldu.
Kızımın adını bile düşünürken annem, Baranla konuş, ortak karar verin, hayatınız ayrı ama bu mucize hep sizinle kalacak. Ona herkesin hakkı var. Zor olacak ama bu minik için çabalamaya değer, dedi.
Söylediği gibi de oldu. Baran ilk kez bana teşekkür etti:
– Senin bu sabrını, sevgi anlayışını bilmiyordum. Çocuğumuz için beraber davranmak bana da iyi geldi, dedi.
Küçük kızımız Eylül, iki evde, iki odada, iki tavşanıyla büyüdü. Bir yanında anneannesi Nevin, diğer yanında babaannesi Ayşe. Ama Eylüle göre herkes tek bir ailedir; ona olan sevgilerini adilce paylaşarak büyüdü.
Ve tüm bu hikâyenin her anında Balbey, bilge gözleriyle olan biteni izledi. Ne konuştu ne sırlarını ifşa etti; çünkü gerek yoktu. Zaten her şey ortadaydı: Eğer bir anne sevgiyse, yavruları da öyle olur.
Ve bir gün, Eylül kendi kızına başını eğip, parmağını yanağına koyup şöyle diyecek:
– Merhaba meleğim, seni öyle çok bekledim kiBir gün Eylül, minik elleriyle Balbeyin tüylerini tararken bana döndü:
– Anne, Balbey bizim mucizemiz mi?
Gülümsedim, aklıma geçmişimizin tüm ağırlıkları ve sevinçleri bir arada hücum etti. Ne zorluklardan geçmiştik, ne fiyatlar ödemiştik hayatın bedeli için İçimde bir huzur yayıldı, kızımın alnına bir öpücük kondurdum.
– Evet, canım. Balbey mucizemiz; çünkü o bize hatırlatıyor: Sevgiyle alınan hiçbir karar boşa gitmez. Ve bazen, elini uzattığında sana ihtiyacı olan sadece bir kedi değildir. Bazen sen de kurtulursun, bazen en çok sen iyileşirsin.
Eylül başını Balbeyin sırtına yasladı, minik bir mırıltı duyuldu. O anda anladım; hayatın bedelini kim öderse ödesin, değerini belirleyen hep sevgiydi. Ve biz, küçük bir aile olarak, birbirimize ödemeden, ama birbirimiz için her şeyi göze alarak yaşıyorduk.
Dışarıda rüzgâr uğulduyordu. Evin içinde, minik kalplerimizde huzur büyüyordu.
Kim bilir, belki ileride Eylül de bir gün bir başkasına şöyle der: Hayat bazen çok şey ister senden Ama sen yine de hakkını korkmadan ver; çünkü sevgiyle dönen, hiçbir fedakârlık asla kaybolmaz.
Ve işte biz o gün, Balbeyin yumuşak patileri arasında, gerçek aile olmanın bedelini değil, ödülünü yaşadık.




