Of, ne kadar da sert birisin, Veli Yılmaz! Boşuna mı sana “Kurt” diyorlar! Hadi, bir kere gülmeni istesek olmuyor. Şöyle göz ucuyla bir bakıyorsun insana, direkt içim ürperiyor vallahi. Donmuş musun, ne olmuş sana? Hayat niye sana bu kadar zor geliyor, ha?
Pelin daha bir şeyler söylüyordu ama Veli artık onu dinlemiyordu. Sessizce kasabadaki tek bakkaldan aldığı poşetleri toparladı, kapıya yürüdü.
Senin Elif annesine gelmiş geçen hafta. Yanında oğlan da varmış. Duydun mu, Veli Yılmaz? Belki senindir çocuk! Öylece babasız büyüyecek mi evlat? Sana çok benziyor hem!
Bu sözler Veliye kapıda yetişince, basamağa takılıp düşecekti neredeyse. Arkasını dönecek gibi oldu ama vazgeçti. Ne gereği var? Zaten kimseye bir şeyi kanıtlama alışkanlığı yok. Milletin dilinden de kurtulunmuyor. Gayet iyi biliyor herkes işte. Bilmediklerinde de uydururlar. Anlatsan ne olacak, anlatmasan ne olacak? Zaten gerek de yok. Bu konu Elifle kendi aralarında. Başkalarının burnunu sokacağı iş değil.
İlkbahara göre aşırı sıcak güneş Velinin yüzünü kavuruyor, gözlerini kısmak zorunda bırakıyor. Göz kapakları ağırlaşınca ifadesi hemen taşa dönüşüyor. Gözünü açmadan atıyor adımlarını, bir çocuk sesiyle irkiliyor:
Dikkat et!
Veliye seslenen çocuk, marketin önüne koşup basamaklarda oynayan iki yavru köpeği kucaklıyor.
Ezersiniz çocukları, çok dikkat edin lütfen!
Minik, hafif soyulmuş burun, koyu gözler, hafifçe yana açılmış kulaklar… Kendisine inanılmaz benziyor. Boşuna mı mahalleli konuşuyor? Ama Veli biliyor, bu oğlan onun öz oğlu değil; tabii ki akraba, ama o kadar yakın değil.
Size köpek lazım mı? Bakın şunun patilerine! Kurt gibi, güçlü bir şey olacak bu!
Veli başını güçlükle sallayıp uzaklaşırken yanlış sokağa saptığının farkında bile değil. Gücü bitiyor, yüksekçe bir bahçe duvarına yaslanıp nefes almaya çalışıyor. Yahu, yine neden geldi? Neden bu çocukla? Her şey farklı olsaydı belki oğlu olacaktı… Yoksa Elifi Okan gerçekten terk mi etti?
Kafasındaki düşünceler birbirini kovalıyor, yüreği sekizde kalıyor; tıpkı yedi yıl önceki gibi. Unutamıyor, ne yasaklayabiliyor bu kalbi, ne de susturabiliyor. Susturmak gerekirdi halbuki!
Bahçeden kapının çıngırağını duyunca, şaşkınca kaşlarını kaldırıp yanına koşan Lütfiye’yi görüyor:
Veli! Neler oluyor? Karnın mı ağrıyor? Yardım edeyim mi, yoksa İlhanı mı çağırayım?
Lütfiye’nin sıcak elleri omuzlarında gezinirken sonunda gözlerini açıyor Veli.
Gerek yok Lütfoş! Teşekkür ederim. Şimdi iyiyim Birazdan geçer.
Hadi oradan, deli misin? Şöyle omzuma al, yavaşça adımını at. Aferin! Yavaş yavaş. Aman Tanrım, ne kadar da ağırmışsın! Veli, kendine de bana da yazık ediyorsun! Sonra ben suçlanırım bak! Sen benim hastamsın, unuttun mu? Şimdi hemen tansiyonunu ölçeceğim, bir de iğne yapayım; göreceksin, salatalık gibi olup çıkacaksın, misler gibi! Hadi, yürü!
Bacakları Veli’yi dinlemiyor ama Lütfiye güçlü. Neredeyse sürüklercesine, içeri kendi bahçesine sokuyor, kapıyı ayağıyla kapatıyor.
İlhan! Yardım et bana!
İlhan’ın yardımıyla kendini kanepede buluyor Veli. Göğsünde bir ağırlık var, nefes alamıyor gibi; kalp krizi geçiriyorum diye korkuyor. Gözlerini araladığında huzurlu bir tebessüm yayılıyor yüzüne.
Yanında duman rengi kabarık bir kedi, yavrularından birini yalıyor. Kalanlar göğsünde kıpırdanıyor.
Bizim Minnoş insanları çok iyi anlar! Yavrularını sana getirdiğine göre iyisin sen, Veli. Temiz kalplisin. Başkasına getirmezdi yavrularını.
Lütfiye kızının ödevlerini kontrol etmeyi bırakıp Velinin başına dikiliyor.
Oh, iyi! Bak, neredeyse düzeldin! Nabzın da normale dönmüş. Veli, bir daha bu hallere düşürme beni! Yollar perişan, ambulans gelse yetişemez. Ölmek mi istiyorsun? Daha ortada halletmediğin bir sürü işin var senin!
Benim neyim kalmış ki, Lütfoş? Zeyno ve Sultan, işte bütün hayatım bu.
Sütün harika, sana iyi bakan lazım. Nerede hasta olmayı düşünürsen, böyle harika ineği ne yaparız?
Veli şimdi fark ediyor, odada perdeler tamamen çekilmiş, lambalar yanıyor.
Saat kaç Lütfoş?
Yat sen! Geç. Bugün artık eve göndermiyorum seni. Bizde kalacaksın. Hiç merak etme, Zeynoya baktım. İyi durumda.
Lütfiye, stetoskopunu bırakıp ilerden kocasına sarılırken, mutfağa geçiyor. İlhan Velinin yanında oturuyor.
Keyfin yerinde mi gerçekten?
Pek sayılmaz. Ne olduğunu ben de tam anlayamıyorum.
Ben biliyorum. Elif.
Dert etme, İlhan. Veli bakışlarını çevirirken kedinin gözleriyle burun buruna geliyor.
Bak, Minnoş bile sana moral veriyor. İlhan gülüyor, kedinin başını okşuyor. Şu hayvanlar insanlardan daha akıllı. Kalple anlıyorlar, içgüdüyle. Biraz da bize lazım bu! Her şeyi içine atıp dolaşıyorsun, ne kadar dayanacaksın? Biliyorum, gururlusun, kendi işini kendin görürsün, kimseye hesap vermezsin. Ama zamana güvenme; gözünden anlıyorum, iyi değilsin.
Sana ne, İlhan? Senin derdin mi az?
Yeter bana! Gülerek bıyıklarını düzeltir İlhan. Ama zamanında sen bana yardım ettin. Hesap sormadın. Ödeştik say. Eğer sana bir katkım olursa, izin ver deneyeyim. Belki bana daha çok faydası dokunur.
Ne yapılabilir ki, İlhan?
Annem rahmetli derdi, için doluysa dök birine. Yoksa toprağa anlat, yine iyi gelir. İçine atmak yakar bitirir. Kaç yıl oldu, susuyorsun. Bu doğru değil. Seninle görüşmeyeli çok oldu ama gördüm ki, Lütfiye seni hayata döndürmeye çalışıyor. Yalnız kalmak sana göre değil. Çocukluktan beri tanırız, kaçıncı sınıfta gelmiştin kasabaya?
Yedinci…
Düşünsene, kaç yıl oldu? Biz yaşlandık, hala sırrımız çok. Ne zaman başımız dara düşse köşemize çekiliyoruz. Affet beni. Önceden konuşmalıydım. Eğer şimdi defol git dersen, saygı duyarım. Yok, anlatırsan dinlerim; ne yapabilirsem de yaparım. Beni bilirsin, geveze biri değilim.
Bilirim… Veli köpek yavrularını göğsünde okşayan parmaklarıyla başlar anlatmaya. Ne anlatayım ki sana, İlhan? Utanıyorum… Erkek adam olarak gurur meselesi benden… Ben Elifi nasıl sevdiğimi bilirsin. Her şey gözünün önünde oldu. Lisede peşinden koştum. Askere dönüşte hemen ona geldim. Beklemişti… Nikahımızda yana yana durduk. Her şeyi biliyorsun.
Biliyorum tabii. Sadece aranıza ne girdi, neden böyle koptunuz, onu anlamadım. Her şey yolundaydı, birden Elif şehre gitti, sen yaylaya çekildin. Anlam veremedim.
Ailemin haberi yoktu. Aşktan soğudum dedim, ondan ayrılıyorum dedim. Annem babam yüzüme bakmadı. Silsile…
Veli, hiçbir şey nedensiz olmaz. Ne oldu aranızda? Hala seviyorsun sen onu; gözünden anlaşılıyor.
Veli gözlerini kaçırıyor; ağlamayacak, çünkü yıllar önce ormanda harcadı gözyaşlarını, deli gibi çağırıp tekrar tekrar yere kapanıp ağladığı günlerden.
Elifin senden başkasıyla aşk yaşadığını asla düşünmem. Böyle biri değil o.
Nefesini kontrol edemiyor Veli, İlhana bakıyor.
Gördüm. Biri söylese inanmazdım…
İlhan hayretle başını sallıyor.
Detayları anlat bana, yanlış anladın bence!
Her şey bulanmaya başladı, İlhan. Elif bana yalan söyledi. Sevdiğini söylüyordu, ama… Ben onun yüzünden yalnız kaldım. Tüm sülale sırtını döndü. Bizim ailede erkek güçtür. Kadın başka birini seçmişse, erkek nerededir? Yoktur… Ben de yokum artık…
Düşme bu kadar. Olmazsa olmazla konuşmak lazım.
Sence bilgi eksik mi bir yerde? Hatırlıyor musun, iş için İstanbula gitmiştim. Yaklaşık iki ay yoktum. Yeni çiftlik için devlet daireleriyle görüşecektim. Elif destekledi. Babası da atçılıktan anlardı… Her şey tıkırındaydı. Elif git diyordu, ben de gittim… O sırada…
Hiçbir şey duymadık. Kasabada laf olsa hemen duyarız. Lütfiye de duyardı, söylerdi.
Her şey bizim evde olmuş. Kapının dışına taşmadı. Zor ama anlatacağım; yıllardır kimseye içimi açmamıştım… Deprem gibi içimde, geçmiyor…
İlhan fısıldıyor:
Kimdi peki?
Okan. Kuzinim… Anası ile taşınıp bizim evde kaldı. Biz Elifle yeni eve geçiyorduk; çiftlik, yeni hayat, çocuk planları… Elif çok isterdi evlat. Çok denedik, olmadı önce, sonra acele etmeyelim dedik. Allah nasip bilirdik. Olmuş… ama bana değil…
Çocuğu gördüm, iyi çocuk. İlhan başını kaşıyor. Hala inanamıyorum, Elif asla yapmaz böyle şey.
Şüphesi kalır mı insanın? Kendim gördüm! Veli doğrulup otururken Minnoş birden tıslıyor, pençesini yorganın üzerinden geçirip yavrusunu çekip dişiyle taşıyor.
Kusura bakma, minik! İstemeden oldu…
Yavruları elinden toplayıp elleriyle örtüyor.
İşte doğanın kanunu, İlhan… Anne yavrusunu hep korur. Doğmamışken bile. Elif yıllarca istiyordu çocuk, ben doktora gitmeye çekindim, bende sorun olamaz dedim. Meğer… O da kendi çözmüş… Ben değilsem başkası…
Aklını karıştırma! Yazık etme kendine.
Çok zamanım oldu düşünmeye…
Düşünme, başka canı ağrıtmış oluyorsun! Belki kendi oğlundan kaçıyorsun ormanda, Veli Yılmaz? Çok tuhaf…
Lafı saptırma! Veli sesi yükseliyor, Lütfiye endişeyle mutfağa bakıyor, Veli tekrar alçak sesle devam ediyor. Hesap etmeyi bilirim. Herkes kadar. Denk gelmiyor.
Nesi denk değil?
Yengem, Okanın annesi, Lütfiye doğum yapınca ziyarete geldi. Her şeyi uzun uzun anlattı.
Kanıt mı buldun? Peki, İstanbuldan dönünce tam ne gördün?
Mutfakta sarılmışlardı. Okan Elifi öptü. Elif de karşı çıkmadı… Veli’nin sesi titriyor, İlhan Lütfiyeye göz ucuyla bakıyor.
Tamam, sana şimdi bir iğne yapayım, dinlen. Gerisini sonra konuşuruz. Dinlenmen lazım!
Veli başını sallıyor, yaşlarını saklamadan uykuya dalıyor.
İlhan Lütfiyeyi başka odaya götürüyor.
Her şeyi duydun mu?
Evet.
Ne düşünüyorsun?
Şimdi hemen bir yürüyüşe çıkmam lazım. Bu hikayeyi artık saklı tutmak olmuyor. Elifle konuştum dün, perişan. Tam olarak acıdan yorulmuş, yüklenmiş. Vicdan değil bu, başka bir şey. Suçluluk olsa, gözlerini kaçırırdı, doğrudan bakamazdı. Ama dirayetli. Ben gidiyorum!
Nereye?
Önce Velinin yengesine. Çok ciddi konuşacağım. Sonra Elife de uğrayacağım. Gece oldu, ama bekleyemem, Velinin kalbi kötü, hoş değil!
Lütfiye montunu giyip çıkıyor, İlhan kapının merdivenlerinde oturup sigarasını yakıp düşüncelere dalıyor. Şu hayat, ne garip şey. Bulduğun sandığın mutluluk elinde bir tüy parçası kalıyor, kendisi uçuyor… Yıllar geçerken yaşadıkları, kaybettikleri, yine kavuştukları… Bekledikleri çocukları, kızlarını geç de olsa bağırlarına basmaları… Lütfiyenin hekimliği sebebiyle oğullarını kaybettiklerinde hissettiği vicdan azabını dindirmesi de yıllar almış. Şimdi ise Elifin oğlunu gördükçe içi yine sızlıyor. Anne kalbiyle anlıyor: Çocuğa lazım olan anneyle baba el ele, sırt sırta vermesi. Burada ise çocuk tek başına.
İlhan giriyor Veliye bakmaya, o hâlâ uykuda, huzursuz ama dinleniyor. Gecenin ilk ışıkları kasabayı sarmaya başlarken, kapı gıcırdıyor. Lütfiye döner dönmez İlhan sarılıyor ona.
Yoruldun mu?
Of, İlhan! İnsanlar var ya… Hayvandan beter, vallahi!
Lütfiye ağlamaya başlıyor, küçük kızlar gibi.
Velinin oğluymuş, İlhan! Artık kesin biliyorum. Yengesi Tamara her şeyi anlattı.
Nasıl ikna ettin?
Bilmem… Belki de kötülüğü bitmedi hala. Ya da benden korktu. Bir hışma bindim Eliften çıkınca… Önce ona uğradım zaten. Elif geçen sefer olanları, Veli’yle Okan’ı mutfakta gören günün doğrusunu anlattı. Suçu yok onda. Zaten hamileymiş, kimseye söylemeden önce gitmiş Veli. Korkmuş, daha başına bir şey gelmeden Veli duyarsa feleği şaşar diye… Onun da üç düşük yapmışlığı varmış, hiç kimseye dememiş. Erkek de güvenmemiş ona, kız da ona. Ne biçim hayat bu, her biri içine atıyor!
Lütfiye söylenirken İlhan eşini sarıp teselli ediyor.
Sonra?
Sonrası… Elif mutfakta hamur yoğuruyormuş, Okan birden gelip sarılmış, öpmüş. Elif isim seçiyormuş, oğlan olacak diye içi rahat. Her şey üst üste gelmiş… Adam bir daha konuşmak yerine kasabaya gitmiş, kadın tepkisiz şehirde kalmış, sustukları gibi sabretmişler…
Tamara burada ne yaptı peki?
Her şeyin sebebi! Oğlu Okana dolduruş verdi, planı o yaptı.
Neden?
Eziklik, kıskançlık yıllarca… Velinin annesiyle çocukken yarışıyordu. Aynı adama gönül vermiş, ama adam diğerini seçmiş, kendi yolu nasip olmamış. İçine atmış, intikamı yıllarca biriktirmiş. Kendi kocasıyla mutlu olmamış, yıllar sonra dönüp kasabaya geldiğinde her şeyi karıştırdı. Niyetini de Velinin yaşamını yerle bir etmekti. Başardı. Ne kendi mutlu oldu, ne başkasını mutlu bıraktı…
Annesini ziyaret ettin mi?
Tamara kendisi götürdü. Öyle bir pişman oldu ki, annesine secdeye yattı neredeyse.
Annesi ne dedi?
Tokatladı, sonra gözyaşları… O da iyi kalpliymiş. Yazık…
Affetti mi?
Zamanla affeder belki. Ama kovdu kasabadan. Oğlu da annesiyle birlikte ayrıldı.
Elifin çocuğu için ne düşünüyor?
Oturup Elifle barıştılar. Yorgun düştüklerinde Elifin oğlunun yanında uyuyakaldık. Elif, oğluna dedesinin adını, Serkan koymuş.
Sabah kızlar uyanmadan, İlhan eşine sıcacık sarılıyor, alnından öpüyor.
Başardın, güzel kadın!
Keşke başarsaydık, İlhan! Geç kaldık. İnsan niye susar, neden dert edinir? Sorsak, cevap gelir; ama susarız. Kızgınım kendime. Şimdi resmen tavada kızarırım!
Ben de açım! Beklerken karnım zil çaldı!
Buzdolabımızı bile unuttun tabii! Hadi, git tıraş ol bari. Ben de sana krep yapayım. Kızlar birazdan uyanır, Veliyi de doyuralım. Bugün zor bir gün olacak onun için!
Güneş Dawunu hafifçe ortalığa dağıtınca, kasabanın üstünde yeni bir gün başlıyor.
Veli, hafif sendeleyerek çıkıyor avluya, gözlerini kamaştıran güneşe kısılıyor, bir anda bir çocuk sesiyle irkiliyor:
Sen misin benim babam?
Oğlan hala basamakta oturuyor, o sabahki yavru köpeği kucaklamış.
Bak, patileri çok güçlü! Kurt gibi bir şey olacak! Değil mi?
Veli derin bir nefes alıp yanına oturuyor, köpeğin başını okşuyor.
Gerçekten güzel bir köpek almışsın.
Minik çoğun koyu gözleri Veliden ayrılmıyor. Sonra cesaretle elini oğlanın omzuna koyuyor, sıkarak:
Benim. Ben senin babanım, Serkan…
Çok güzel! Hadi eve gidelim. Annem kahvaltı yapıyor. Anneannem de geldi. Bugün atlara bakmaya gidecekmişiz, olur mu?
Ona acı veren, boğazındaki düğüm çözülüyor gibi bir hisle, Veli elini uzatıp Serkanın köpeğini alıyor, ayağa kalkıyor, başıyla onaylıyor.
Olur! Hadi gidelim. Daha yapacak çok işimiz var oğlum. Çok işimiz…




