1993 Mart Ayı Okul Defterinde Soyadımın Karşısında: Ödendi Yazıyordu. Baş Harfler Anneme Ait Değildi

Mart 1993ün okul defterinde, soyadımın karşısında ödenmiştir yazıyordu. Yanındaki baş harfler ise annemin değildi.

1993 yılının mart ayına ait o sayfada soyadımın karşısında ödenmiştir yazıyordu. Ve yanında, anneme ait olmayan üç baş harf. O zamanlar on dört yaşındaydım, okulun yemekhanesinde sıraya girerken elimde yeşil plastik tepsi vardı, ama tepside hiçbir şey yoktu.

Her gün aynı şey. Çorbanın kokusu insanın karnını buruştururdu. Pilav üstü köfte, yanına komposto. Hepsi birkaç kuruşa satılırdı ama o paralar bile bizde yoktu. Annem evde dikiş yapardı, başkalarının eski paltolarını değiştirirdi, ama para nadiren ve parça parça gelirdi, çoğu zaman ancak ekmek patates almaya yetiyordu.

Yemekhanede sıraya girmeyi ve sonra sıradan sessizce ayrılmayı öğrendim. Sanki cüzdanımı unutmuşum gibi. Sanki tokmuşum veya eve gidip yemek yiyecekmişim gibi. Kimse sormazdı. Ya da fark etmezden gelirlerdi.

Kız arkadaşlarım masalara oturur, kaşıklarla tabaklara vurur, fısıldaşırlardı. Ayşe ekmeği sosa banıp parmaklarını yalıyordu. Derya köfteyi ufak ufak kesiyordu, sanki lüks bir yerdeymiş gibi. Ben ise coğrafya kitabımı sımsıkı tutup, başlarını çevirmemeye çalışarak yanlarından geçiyordum.

Koridordaki vestiyerin yanında epey sessiz olurdu. Cam kenarına oturup zili beklerdim. Karnım içerden sesler çıkarırdı, başımı çantama eğip kimse duymasın diye çabalar, bazen montumun cebinde sabah koyulmuş bir akide şekeri bulurdum o günlerde bir miktar kuruş varsa konmuş olurdu. Bir tek akide şekeri, tüm gün ona yetmek zorundaydı. Sonunda dilim keskinleşir, sadece minik bir şeker kırıntısı kalırdı.

Ama haftada bir, bazen iki kez başka bir şey olurdu. Sırada dururken tam yine dönecekken, kasadaki kadın usulca, bana bakmadan derdi ki:

Senin adına ödendi. Al yemeğini.

Alırdım. Tepsiyi dağıtma rayına koyardım; bana çorba, ana yemek, ardından komposto verirlerdi. Penceredeki köşe masasına geçer, aceleyle yememeye çalışırdım. Çünkü aceleyle yemem açlığımın görülmesi demekti. İlk kaşık çorba damağımı yakar, vücudumda bir sıcaklık dalgası yayıldı mı, sanki içimde bir soba yanmış gibi hissederdim.

Kim ödüyordu bilmiyordum. Sormaya da korkardım. Sanki sorsam sihri bozacaktım. Hani şu masallarda arkanı dönemezsin ya, işte öyle.

Annem de sormazdı. O konudan hiç söz açmazdı, sanki bu mevzu ona ismini koyamadığı, sustuğu bir acı veriyordu. Akşamları dikiş makinesinin başında sessizce çalışır, masa lambasının sarı ışığı annemin ellerini ve dikişi aydınlatırdı. Ben de mutfakta hemen yanında ödevimi yapardım; susardık. En çok yaptığımız şey buydu, birlikte susmak. Kötü bir suskunluk değildi, üzüntülü de değildi. Kelimeye de, sohbete de halimiz yoktu.

Şimdi bakınca anlıyorum: annem, kızının aç gezdiğini biliyordu, ama değiştiremiyordu. Onun şahsi yenilgisiydi bu, her gün yaşıyor ama şikâyet etmiyordu.

2019da öldü annem, ve sormaya fırsatım olmadı. Sormak isterdim, yetişemedim. Belki de tahmin ediyordu, belki biliyordu, ama o konu hep aramızda sessizce kaldı. O sessizlik artık asla bozulmayacak.

Otuz üç yıl geçti aradan. Benim adım Yeliz Akbay, hâlâ aynı okulda matematik öğretmeniyim, kırk sekiz yaşındayım. Gözlerim babama benzer, annem öyle derdi açık kahverengi, sarı benekli. Babamı ise hatırlamıyorum, üç yaşımdan önce gitmiş. Şimdi ise, çocukluğumda yemeğimi ödeyen kişiyi buldum.

***

2026nın Şubat ayında, okulumuzda ilk kez yemekhane tamiratı başladı. Hatırladığım kadarıyla ilk büyük bakımdı bu. İşçiler eski seramiği kazıyıp yeni borular döşüyor, mutfağın ardında, penceresiz dar bir odaya da el atıyorlardı eskiyen, atılamayan ne varsa oraya yığılmıştı.

Ben de yardım ettim, aslında görevim değildi ama alışkanlıktandı. Bu okulda yirmi altı yıl geçmişti, iki bin yılında genç bir öğretmen olarak başlamış, bir daha da ayrılmamıştım. Üçüncü katta cebir sınıfım, masamda yığınla defter, perşembe günleri sınavlar… Hayatım hep zilin düzeninde geçti ve bundan şikâyetim olmadı. Başka bir şey hayal etmediğimden değil, ama başka şeyler bana güvensiz geliyordu. Okul ise güvenliydi: duvarlar yerinde, zil çalıyor, öğrenciler geliyor. Her eylül yeni yüzler, her mayıs mezuniyetler… Ritim zamanla nabzınız gibi olur.

Ardiye odasını levyeyle kırdılar. Kapı nemden şişmiş, menteşeler paslanmıştı. İçeri fare ve eski kâğıt kokuyordu. Kutu kutu eski tabaklar, yetmişlerin menüleri, makbuz formları, kâğıt ruloları. Zeminde bir parmak toz. Cengiz usta kapıyı açınca hapşırdı, Burada mumya var herhalde, dedi. Müdür yardımcısı Emine Hanım ise Daha beteri, yarın müfettiş gelecek, halimiz harap dedi.

Ben kapıdan içeriye baktım. Bu odada bir şey bana tanıdık geldi. Belki kokuydu. Eski kâğıt ve çocukluğumun yemek kokusu gibi ekşi bir karışımdı.

İçeri girdim, bir rafa yöneldim. Yanık yeşil mikro çizikleri olan ağır metal bir tepsi geçti elime. Parmağımla kenarını yokladım. Aynı o, doksan üçte elimde taşıdığım tepsiden.

O keşmekeşin arasında büyükçe, kahverengi ciltli bir defter buldum.

Mekanik bir şekilde aldım elime, açtım. Kareli sayfalar, elde yazılmış. Mürekkep solgun, ama harfleri seçilebiliyordu: soyadları, tarihler, rakamlar. Okulun yemek muhasebesi. On yıl; seksen sekizden doksanların sonuna kadar.

Sayfalarda ay isimleri geçerken sanki tren penceresinden şehirler gibi akıp gidiyordu. Eylül, Ekim, Kasım. Öğrencilerin isimleri, işaretler, kısa çizgiler… Baktığınızda, bakmasını bilmeyen için sıradan.

Ama ben arıyordum, farkında olmasam da.

Mart 1993. Sütun düzgün, tertipli. Soyadlar alfabetik: Akbaydan önce Ersoy, sonra Bilgiç… Ve yanımda küçük bir not: öd. ve hemen yanında üç harf: Z.P.K.

Sayfayı çevirdim, Nisan… yine: Akbay öd. Z.P.K. Mayıs, aynı şekilde. Eski yıllara döndüm, ikinci sınıfta, beşinci sınıfta, yedinci sınıfta… Adım her ay olmasa da, sık sık var. Her seferinde aynı üç baş harf.

Z.P.K. kim? Annem değil, onun baş harfleri farklı. Okulda o dönemin öğretmenlerinden de kimsenin baş harfleri tutmuyor. O yıllarda hayır kurumları yoktu zaten bu şehirde.

Cengiz seslendi:

Yeliz Hanım, ne oldu, takıldınız mı? Yemek yiyoruz, gelin.

Hemen geliyorum, dedim.

Ama gitmedim. Defteri tuttum, elimde yine o doksan üçteki tepsinin ağırlığını hissettim; boş, yeşil, ağır…

Defteri kapattım. Ellerim titriyordu. Yirmi altı yıl bu koridorlarda dolaşmış ve bir kez bile çocukken beni kimin doyurduğunu düşünmemiştim. Hayat geçmiş, büyümüştüm, annem ölmüştü, soracak kimsem kalmamıştı. Oysa defter burada, duvarın ötesinde, karanlıkta beklemişti.

Onu eve götürdüm.

Akşam mutfakta defteri tekrar inceledim. Temiz bir kâğıda, özenle tüm ayları ve kendi adımı not ettim. Dikkatlice saydım, her kontrol kağıdında olduğu gibi: aşağı yukarı yüz yirmi kayıt, on yıl boyunca. Her gün değil, bazen haftada üç, bazen bütün ay her gün. Sanki biri zorlandığım zamanları görüyordu. Aralıkta, yeni yıl öncesinde, annem dikiş işlerini toplasa bile çoğu zaman parasını ancak ocakta alırdı; o ay hemen her gün adım yazılı.

Z.P.K. Zühre mi, Zehra mı? Psi, Pelin ya da Perihan olabilir? K ise Korkmaz, Kurt, Kara…

Hiç böyle biri tanımıyordum. Ya da hatırlamıyordum.

Daha fazlası da vardı. Adımın yanında, başka dört-beş öğrenci vardı her yıl aynı harflerle. Gören, ihtiyacı olanlara da yemek ödeniyordu.

Yani ben tek değildim. Birisi yıllarca birkaç çocuğun yemeğini gizlice ödemişti.

O gece uyuyamadım. Yabancı birinin on yıl boyunca kendi cebinden, kimse bilmeden, karşılık beklemeden başkasının çocuğunu beslemesi… Bu nasıl bir iyiliktir diye düşündüm.

***

Eski müdür yardımcımız Emine Hanım, bir üst sokakta otururdu İstiklalde, yüksek tavanlı eski bir konakta. Yetmişini çoktan geçmiş, bastonla yürüdüğü halde çenesini dik tutardı, sanki öğrenciler sıraya duracak gibi. Lacivert ceketinin yakasında, kırlangıç şeklinde eski bir broş asılıydı; eşinin yirmi yıldönümü hediyesi olduğunu söylemişti bana. Daha fazlasını anlatmamıştı.

Cumartesi sabahı aradım, yemekhane defterini bulduğumu anlattım. Telefonda bir süre sustu. Sonra kısaca, Gel, beklerim dedi.

Gittiğimde ince porselen fincanlarda çay koymuştu. Şekerlik, küçük kaşık… Emine Hanım evinde misafiri hep ağırlardı. Defteri masaya koydum.

Kimin bu? dedim.

Gözlüğünü taktı, dikkatlice sayfaları karıştırdı. Parmağıyla satırları takip ediyor, yüzü değişiyordu. Sanki çoktan unutmuş bir şeyi yeniden hatırlıyordu.

Zührenin defteri bu, dedi sessizce.

Zühre?

Zühre Perihan Kara. Bizde yemekhane kasiyeriydi. 1982den 2003e kadar, yirmi yıl fazla.

Başımı salladım. Ve hafızamda canlandı. Yüzünü tam hatırlamıyorumama hissi var. Kasada duran kısa boylu, beyaz önlüklü, sessiz bir kadındı. Fiş basar, Sıradaki! derdi. Bana ise başka bir şey…

Yani yemeğimizi ödeyen oydu? dedim.

Emine Hanım gözlüğünü çıkarıp burnunu ovuşturdu. Uzunca sustu, anlatıp anlatmama arasında bocalar gibi.

Her ay maaşından artırırdı. Bazen çok az, bazen daha çok, ay başına göre, fiyatlara göre… İhtiyacı olanlara yettiğince öderdi. Her yıl dört, beş çocuğa.

Kendi parasından mı? Kasanın değil?

Evet, aynen öyle. Bir keresinde annelerden biri geldi, ağladı, kimin yardım ettiğini sordu. Okul zannetmiş. Ben de araştırdım. Yemekhane ustası Zühreye sorun, dedi. Gittim yanına.

Suskunlaştı yine, cama baktı. Pencere pervazında kalın, umursamaz bir kedi yatıyordu.

İnkâr etmedi. ‘Evet, ben ödüyorum. Kimseye de söylememenizi isterim,’ dedi. Ben de sordum niye. Şöyle dedi: ‘Çocuk kendini borçlu hissetmesin. Yemek sadaka değildir. Sanki hakkıymış gibi görsün. Komisyona, listeye falan gerek yok. Bedava diye çağırırsak çocuk anlar bunun ücretsiz olduğunu.’

Boğazıma bir yumru oturdu, çaydan bir yudum aldım.

Hiç teşekkür ettiniz mi ona? diye sordum.

Emekliliğinde bir kere dedim. Sağ ol dedim, ‘Ne için? Sadece para saydım ben, doğru düzgün çorba bile yapamam ki’ dedi ve gitti. Ne pasta, ne plaket, ne konuşma… Tam yirmi yıl böyle geçti işte.

Şimdi yaşıyor mu?

Yaşıyor. Seksenine dayandı. Otobüs garının arkasında, Polat Sokakta tek başına yaşar.

Adresi… lazım, dedim.

Emine Hanım tereddütle eski not defterini çıkarıp adresi kâğıda yazdı. Uzatırken uyardı:

Kapıyı açmazsa alınma. Zorla da bir şey sorma. Onların dünyası başka.

Notu cebime koydum, çayımı bitirdim.

***

Evinin önünde birkaç elma ağacı vardı; gri bir mart göğüne çıplak dallar uzanırken, kapısı açık, parmaklık alçak, bahçede kuru yaprak yığınları…. Annemin ölümünden sonraki ilk bahardı.

Kapının önünde elimde market poşetiyle bekledim. Ne götürülür bilmediğim için ekmek, peynir, bal, yağ ve bir kutu bisküvi aldım.

Yavaşça kapıya vurdum. Bir süre sonra içeriden ayak sesleri, yumuşak… Tiz ve titrek bir ses:

Kim o?

Yeliz Akbay. 14. Okuldan. Matematik öğretmeniyim.

Uzun bir sessizlik. Sonra kapı hafifçe aralandı.

Ben çağırmadım.

Biliyorum. Ama defterinizi bulduk, Zühre Hanım. Yemekhanenin ardiyesinde.

Kimse konuşmadı. Saat sesi, içeriden sanki zamandan da yavaş akıyordu.

Emine anlattı, değil mi?

Evet.

Git. Teşekkür istemem. Ben bunun için yapmadım.

Gitmeliydim belki de. Ama çok uzun zaman geçmişti, onca yıl teşekkür ederim söylenmeden kalmıştı. Ve orada, kapıda şunu dedim:

Zühre Hanım, ben sırada boş tepsiyle bekliyordum. Bazen sabah, bazen aç, bazen ister istemez. Siz ‘Senin adına ödendi’ dediğinizde o anı unutmadım. Kimin sayesinde okuldaki açlığımı unutabildim, yeni anladım.

Kapının aralığından baktı. Karga susmuştu, rüzgar beklemişti.

Size teşekkür değil; kapınızı açmanızı istiyorum.

Nihayet kapı açıldı.

Zühre Hanım kısacık boylu, koyu başörtülü, üzerindeki çiçekli ev elbisesiyle öylece durmuştu. Daha çok elma gibi kırışık, ama canlı gözlerle… Misafirperverlik belirtisi olmadan ama düşmanca da bakmadan:

Gir, ayakkabı çıkar.

Ev tertemiz ve sadeydi: mutfak, küçük oda, çiçekli duvar kâğıdı, köşede eski bir saat, cam önünde saksıda sardunya. Tahta döşeme, halı yok. Hafif bir nane ya da başka otlardan gelen bir koku.

Poşeti masaya koydum.

Birkaç şey getirdim.

Niye ki? Her şeyim var.

Çünkü yıllar önce siz bana bir tabak yemek vermiştiniz, şimdi de ben size bir lokma vermek isterim, dedim.

Oturdu. Minicik ellerini dizlerinde kavuşturdu, pencereden elma dallarına baktı.

Ben kahraman değilim, dedi. Bir zaman ben de aç gezdim, ondan bilirim.

Sizin de mi zor geçti çocukluğunuz? dedim sessizce.

Başını salladı.

Ben kırk sekizde doğdum. Savaş sonrasıydı. Babam dönemedi, annem dokuma fabrikasında çalıştı, biz dört kardeştik. Okulda yemekhane vardı, ama paramız yoktu. Derste açlıktan saatleri sayardık, eve gelir, ancak patates yer doyardık. Okulda ise hiç…

Anlatırken sesi titrek ama sakin; o sesten, yemekhanedeki sıranın sonundaki sesten…

Okula işte böyle geldim. Seksen ikiydi. Gördüm ki hiçbir şey değişmemiş. Çocuklar boş tepsiyle hâlâ sırada. Gözlerini kaçırıyorlar. Aç olduklarını gizliyorlar. Her gün gördüm, karar verdim: Ben buradayken, elimden gelen tüm çocuklara en azından bir tabak yemek var.

Hepsinin yemeğini mi siz ödediniz?

Dördüne, beşine anca güç yetişiyordu. Maaş az, ev geçindirmek gerek. Ama yetiyor işte. Kimin ne zaman ihtiyacı var diye not aldım, yoksa karışır.

Nasıl seçiyordunuz, kim olduğuna? dedim.

Seçmek yok. Bakarsın, çocuk sırada ve yemeği alamadan çıkıyor… Seçmek değil, onu aç bırakmamak gerek.

Otuzu aşkın yıl kasada durmuş, her ay maaşından çocukların yemeğini ödemiş. Kimse duymamış, kimse alkış tutmamış. Defterde nizam olsun diye değil, vicdan muhasebesi için tutmuş.

Defterinizi tamirden çıktığında ardiyede bulduk. Unutmuş muydunuz?

Emeklilikte bırakıp gitmişimdir herhâlde. Zaten, kim bakacak ki eski deftere.

Benim için kıymetli.

Bakışları hafifçe yumuşadı. O çocuklardan biri büyüyüp gelmiş, sanki hâyret etti.

Öğretmen oldun demek, dedi, Emine söylemişti. Doğru yapmışız işte.

Üç yıl da birlikte çalıştık. Her gün, belki de on defa gördüm sizi. Ama bilmiyordum, o olduğunuzu…

Bilmen şart mıydı? Okudun, çalışıyorsun, demek ki değdi. Benim başka beklentim yok.

Kalkıp ekmek, peynir, yağ çıkardım; incecik tahta saplı bıçakla dilimleyip tabağa koydum. Önüne koyarken dedim ki:

Zühre Hanım, on yıl beni doyurdunuz. Şimdi ise, izin verin, bir kez de ben sizi doyurayım.

Tabakta yemeğe baktı, bana baktı. Ciddiydi, ne içten ne duygulanmış… O an çok sadece Ben tokum, dedi.

Ben de tok değildim aslında. Siz her Yemeğin ödendi dediğinizde, tok numarası yaptım. Ama siz gördünüz.

Başını öne eğdi, sustu. Sonra tekrar baktı, minik bir tebessümle, İyi peki dedi. Sandviçi aldı.

Mutfağında oturduk, duvardaki kuklalı saat ağır ağır tıkırdadı; dışarıda mart ayı sessizce akşam olmuştu. Okulu, çocukları, yapılan tamiratı anlattım. O dinledi, arada sordu: Ayşe Hoca hâlâ orada mı? Spor salonunu onardılar mı? Şimdi herkes mi yemek yiyor, hâlâ para mı isteniyor?

İlkokulda yemekler ücretsiz, dedim, diğerleri ücrete tabi, yardım alanlar var…

Aha, dedi parmağını kaldırıp, Gördün mü, yine biri tepside yemeği olmadan çıkıyor.

Onun için geçmiş hâlâ bugündür. Çocuklar hâlâ önünde, hâlâ bir kısmı aç sırada.

Tam ayrılacakken defteri çıkardım, masaya koydum.

Sizin aslında…

Zühre Hanım aldı, açtı, ismiyle isimleri parmakladı. Hepsini hatırlıyorum… Ayşe hemşire oldu sonra, Hasan Bilgiç kuzeye gitti, Yasemin burada kaldı mı?

Bilmiyorum, ama sorup bulurum.

Kapatıp göğsüne bastırdı, Her zaman kendim için sakladım, düzene alışkınlık…

Elinden almadım.

Evden çıktım, mart gecesi çökmüştü. Otobüs garının ışıkları sokağın öte ucunda solgun yanıyordu, elma ağaçları karanlıkta yaşlı kadınlar gibi bekliyordu.

Arkamdan seslendi:

Yeliz, yine gelmek istersen buyur.

Haftaya pazar, dedim.

***

Her pazar gittim. İlk zaman dışarıda beklerdi, üçüncü hafta hemen kapıyı açmaya başladı.

Sıcak yemek götürdüm, çorba, köfte, yanına komposto. Masaya koydum, tabak, kaşık, bardak. Sanki okul yemekhanesinde yine, ama bu kez servisi ben yapıyordum.

Nisan gelince, elmalar çiçeklendiğinde, ilk defa güldü. Çocuklar ‘dikeykenar’ kelimesini yazamamış hocam diye anlatınca hafifçe güldü.

Sen güzel öğretiyorsun, dedi.

Siz de güzel doyuruyordunuz, dedim.

El salladı, ama bakışları değişmişti. Yaptıklarının değeri anlaşılmıştı sonunda.

Mayısta Emine Hanımı da getirdim. Üçümüz mutfakta oturduk, o eski fincanlarda çay içtik. Emine Hanım, okula hızlı internet geldiğinden, öğrencilerin tablette soru çözdüğünden bahsetti. Zühre Hanım güldü:

Tablet niye, kitapları var ya Siz bilirsiniz, siz bilim insanısınız!

Bilim insanı dediği; lisans okuyan herkes içindi. Kendi sekiz sınıf ve muhasebe kursu mezunuydu. Ama bilim insanlarını yirmi yıl beslemişti.

Haziranda, elmalarda küçük meyveler çıktığında, yine yemek götürüp masaya kurdum. Zühre Hanım tabağa, sonra bana baktı.

Bak kızım, yıllarca iyiliğin geri alınmayacağına inanırdım. Geri alındı mı, iyilik artık alışveriş olur. Şimdi bakıyorum, sen iade etmiyorsun, sürdürüyor ve büyütüyorsun. Bu başka bir şey.

Boğazım düğümlendi. Masadaki peçeteleri düzelttim. Hep öyle yaparım, defterler masamda bile kusursuz sıralı durmalı.

Yemeğinizi buyurun, dedim. Soğumasın.

Zühre Hanım hafif gülümseyip, kaşığını aldı.

O an, eski okul yemekhanesindeki gibi, sesiyle ve göz teması kurmadan, fısıldadı:

Senin adına ödendi. Al yemeğini.

Ama bu defa anlamı bambaşkaydı. Şimdi demekti ki: Kabul ediyorum, görüyorum, geri çevirmem.

Karşısına oturdum. O çorbayı içerken, elma ağaçlarının yeni yeşilliği camdan süzülüyordu, güneş masa örtüsüne vuruyordu; o eski kahverengi ciltli defter de hala rafta duruyordu.

Bütün çocukların isimleri hâlâ orada, bütün işaretler duruyor, bütün çocuklar büyüdü.

Ve ben artık boş tepsiyle beklemiyorum.

Rate article
Lifequest
1993 Mart Ayı Okul Defterinde Soyadımın Karşısında: Ödendi Yazıyordu. Baş Harfler Anneme Ait Değildi