Sen Benim Dünyamsın

Sen Benim Dünyamsın

Kaan oturmuş, yan gözle uyuyan kızı Nehire bakıyordu. Küçük kız yana dönük yatıyor, minik ağzı hafifçe aralıktı; düzenli, huzurlu nefesi odanın sessizliğini zar zor bölüyordu. Loş ışıkta ince kirpikleri, yanaklarında nazik gölgeler bırakıyor, yumuşak, dağınık saçları yastığa dökülmüştü. İster istemez gülümsedi Kaan; böyle zamanlarda ona hep gökten düşmüş minicik bir melek gibi gelirdi Nehir.

Dışarıda yavaşça akşamın karanlığı çöküyordu. Gün geceye yerini bırakırken, karanlık gökyüzünde önce ürkek birkaç yıldız belirmiş; sonra sayıları artıp parlamıştı.

Kaanın bakışları yıldızlı gökyüzünde asılı kaldı ve düşünceleri geçmişe kaydı. Üç yıl önce her şey başkaydı. O zamanlar bu odada Nazlının sıcak, şen kahkahaları eksik olmazdı. Nazlı odaya girince neşe ve huzur taşar, yumuşak elleri omzuna dokunur, gözleri sonsuz bir şefkatle ışıdı mı Kaanın içi ısınırdı. Şimdi ondan geriye sadece anılar; bir de bu minicik kız, Nehir kalmıştı. Onun için güçlü kalmak zorundaydı, başka çaresi yoktu.

Nazlıya hastalık sinsice gelmişti, gecenin sessizliğinde hırsız gibi. Başta sadece yorgunum deyip geçiştirmiş, çok çalıştım bir süre dinlenmem lazım demişti. Sonra baş ağrıları başladı; başta stres, uykusuzluk deyip önemsememişlerdi. Doktor doktor dolaştılar, onlarca tahliller yaptırdılar. Net bir teşhis konamadı, tedaviler fayda etmedi. Nasıl geçtiyse zaman, Nazlı gittikçe kötüleşti.

Nihayet hastalığa kesin teşhis konduğunda artık çok geçti. Kaan tereddüt bile etmedi. Hemen işinden istifa etti; arkadaşları “Acele etme, birlikte idare edebilirsin” diye dil döktüler ama Kaan biliyordu, şu an yapılacak tek şey Nazlının yanında olmaktı. Arabaya birikmiş paralar vardı; yeni araba hayali başka bir zamana kaldı ama en azından ilk zamanlar para derdiyle uğraşmadı.

O günden sonra Kaanın hayatı hastane koridorlarında, doktor sıralarında, tetkik ve tedavi peşinde, bitmek bilmeyen bir koşuşturmada geçti. Nazlıyı hastaneye götürüyor, bekleme salonunda onun yanında oturuyor, elini tutuyordu. Evde artık ayağa kalkamayan Nazlıya en sevdiği kitaplarını yüksek sesle okuyor, kendisi konuşamasa bile yanında sessizce oturuyor, nefesini dinliyor, durumu ufak bir değişse hemen fark ediyordu. O günlerde öğrendi ki; gerçek aşk, sadece mutluluk anları değilmiş. Bazen elinden bir şey gelmezken, hatta neredeyse gücün kalmamışken bile yanında dimdik durabilmekmiş.

Nazlı hayatını kaybedince, Kaanın dünyası gri bir sis perdesine gömüldü. Günler birbirini kovaladı, geceler uykusuz, sabahlar puslu gözlerle geçti. Çevrede olup biten çoğu şeye duyarsızlaşmıştı, aklı fikri Nehirdeydi; kızının yanı başında olduğunu, asla terketmeyeceğini hissettirmek, ihtiyaç duyduğu her şeyi vermek tek amacı olmuştu.

Cenazeden hemen sonra Nazlının annesi, Ayten Hanım geldi. Kapıdan sessizce girdi ama bakışları hemen her şeyi taradı: Yerde dağılmış oyuncaklar, yıkanması gereken tabaklar, düzensiz yatak Omzundaki çantayı düzeltti, kararlı bir sesle konuştu:

Kaan, dinlenmen gerek. Ben Nehiri alıp eve götüreceğim. Bu işin üstesinden gelemiyorsun.

Kaan yine beşiğin başında oturuyordu, başını kaldırmamıştı, sadece yorganın ucunu sıkıca tutmuştu. Sesi boğuk ama kesin ve kararlı çıktı:

Hayır. Nehir benimle kalacak.

Ayten Hanım, yüzünde gerçek bir kaygıyla bir adım daha attı:

Ama halini görmüyor musun? Aynaya baksan tanıyamazsın kendini! Nehirin düzgün bir ortama, bakıma ihtiyacı var, böyle bir babaya değil Burada demek istediklerini devam ettiremedi, yalnızca elini odada gezdirerek gösterdi.

Kaan yavaşça doğruldu, ona döndü. Gözlerinde, tarifsiz bir acı ve sarsılmaz bir irade yanıp parladı. Sakin, tok bir sesle konuştu:

Ben onun babasıyım. Onu ben büyüteceğim. Nazlı da bunu isterdi. Söz verdim ona: Hep beraber olacağız. Ne olursa olsun.

Ayten Hanım susmak zorunda kaldı. Ellerinin nasıl titrediğini, göz altlarının ne kadar koyulaştığını gördü; yine de onun kararlılığına laf geçiremeyeceğini, bu ısrarın beyhude olduğunu anlamıştı. Derin bir nefes çekip başını salladı, sonra yumuşak bir sesle ekledi:

Bir şeye ihtiyacın olursa ara. Her zaman buradayım. Bunu biliyorsun.

Odaya bir kez daha baktı, sanki manzarayı hafızasında canlandırmak ister gibi. Sonra yavaş adımlarla kapıya yöneldi. Kapı sessizce kapanınca Kaan yine Nehirin ve sessizliğin içinde kaldı.

Odanın sessizliği, sadece minik kızın nefesiyle bölünüyordu. Kaan tekrar yatağın kenarına oturdu, kızının parmaklarını avucunda tuttu. O minicik elin sıcaklığı, huzurlu soluk alışları onu hayata tutan tek şey olmuştu. Kaan biliyordu ki önünde uzun, zorlu günler var ama artık bir amacı vardı; Nehiri büyütmek ve Nazlının emanet ettiği sevgiyi gelecek kuşaklara aktarmak.

Hayatları tamamen değişmişti; artık evde yalnızca iki ses vardı: Kaanın ve Nehirin. İlk zamanlar, her sabah şaşırmış halde uyanıyordu Kaan. Kızıyla göz göze geldiğinde, daha önce sıradan sandığı her şeyin şimdi yepyeni beceriler gerektirdiğini fark etti. Alt değiştirmek, çocuğu gece ortasında ağlarken sakinleştirmek, yumurtadan başka bir şey pişirmek… Önceden kolay sandığı şeyler zorluklarla doluydu.

Aylarca deneme yanılma ile geçti. Kaan internette araştırmalar yaptı, makaleler okudu. Bazen Ayten Hanımı aradı, ama olabildiğince belli etmeden danıştı. Küçük bir başarı bile onun için koca bir zaferdi: İlk kez banyo suyunun sıcaklığı tam kıvamında oldu, Nehiri ağlatmadan giydirdi ya da lapa pişirdiğinde dibi tutmadı.

Adım adım her şeyi öğrendi. Çocuk çamaşırlarını ayırdı, düzgünce katladı, mamayı doğru ısıda hazırladı. Sonra kolay yemekleri yapmaya başladı: Sebze püresi, çorba, fırında patates Gece olunca ninni söyledi, sırayla hikaye okudu, karakterleri canlandırdıöfkeliyken sesi kalınlaştırdı, küçük peri olduğunda ince ve cıvıl cıvıl konuştu. Saç örgüsüne gelince, ilk başlarda elleri karışsa da artık minik örgüler yapabiliyordu.

Nehir dört yaşına girdiğinde, hareketli ve meraklı bir kıza dönüşmüştü; evin her yerini tavaf ediyor, durmadan konuşuyor, sorular sıralıyordu. Onun gülüşü, içten ve bulaşıcıydı; Kaanın kalbi sevgiyle doluyordu. Kızının kahkahası, ona yaşadığını hissettiren, hayatına tat katan en değerli şeydi.

**********

Böyle bir akşamda yine eskiye dalmış Kaan, Nazlıyla Nehirin bebek beşiği bakmaya gittikleri gün, ilk bebek bezi denemeleriyle mücadelelerini, ileride Nehirin nasıl bir kız olacağını hayal ettikleri o tatlı anları düşündü. Dalgınlığını Nehirin sesi bozdu:

Baba! Nehir beşiğinde kocaman gülümsüyor, ona kollarını uzatıyordu. Oynayalım mı?

Kaan düşüncelerinden sıyrılıp, otomatik bir sıcaklıkla gülümsedi. Yanına gidip Nehiri şefkatle kaldırdı, sarıldı.

Tabii ki, bir tanem, dedi, saçını öperek. Ne oynamak istiyorsun?

Prenses olayım! Sen de şövalyem ol!

Kaan kahkahasını tutamadı. Kızını havaya kaldırdı, odanın içinde döndürdü.

O zaman bir krallık bulmamız gerek! Neresi olsun?

Nehir hemen bir köşeyi gösterdi; oyuncaklarının dizili olduğu yere:

İşte burası! Burası benim sarayım!

Birlikte halının üstüne dizildiler, renkli küplerle kale yaptılar. Kaan duvarları örerken Nehir kulelere malzeme seçti. Oyunlarına ejderhalar, sihirbazlar, iyi kalpli periler eklendi. Kaan hikayeleri anında uyduruyor, fazla korkutucu yapmamaya özen gösteriyordu. Kızının heyecanla parlayan gözlerini, sürekli konuya kendi detaylarını ekleyişini izlerken, içinde derin bir huzur hissetti.

“Nazlı gururlanırdı,” diye düşündü; bu düşünce gücüne güç kattı. Şimdi anladı: Zorluklara rağmen başarmışlardı. Birlikte ilerliyorlardı.

Öğleden sonra Kaan yavaşça eşyaları toparlamaya başladı. Nehirin en sevdiği oyuncakları, su şişesini, yedek giysileri hazırladı.

Nehir, babasının hazırlanışını görünce sevinçle atladı, kendi montunu almak için uzandı.

Ben giyerim! diyerek, montun fermuarına ulaşmaya çalıştı.

Kaan gülümsedi, ona yardım etti, düğmeleri ilikledi, beresini ve eldivenini kontrol etti.

Hazır mıyız bakalım? dedi, elini uzatarak.

Hazırız! Nehir zıplayarak cevap verdi.

Parka giden yol çok kısaydı. Mahallenin hemen yanında, küçük bir oyun parkıydı: Kum havuzu, salıncak, küçük kaydırak. Her zaman çocuk sesleriyle doluydu; anneler, babaanneler, büyükçe çocuklar…

Kaan parka vardığında, çoğu zaman olduğu gibi dikkati çektiğini fark etti. Kimilerinin bakışında acıma, kimi merakta, bazen de küçümseme olurdu. Artık alışmıştı; onun için önemli olan Nehirin mutluluğuydu.

Park girişinde iki kadın bankta oturuyordu. Kaan yüz vermemiş gibi davransa da, kulak misafiri oldu:

Yine yalnız geldi. Eşi terk etmiş, kız başına çocukla kaldı herhalde…
Yok ya, vefat etmiş diye duydum…

Kaan, Nehirin elini biraz daha sıktı ama istifini bozmadı; kum havuzuna ilerledi.

Baba, kalıp yapacağım! dedi Nehir, gözleri parladı.

Yap bakalım, dedi Kaan, kum kalıplarını hazırlarken. Ben burada seni izlerim.

Kum havuzunun kenarına oturdu, kızının rengarenk kalıplarla heyecanla oynayışını izlemenin zevkiyle doldu. Nehir önce kumla uğraştı, plastik çekiçle düzeltti, sonra kalıbı çevirdi, gururla sonuçlara baktı.

Bak baba, güzel oldu mu?

Harika olmuş! Pastane gibi billur!

Nehir dikkatle bir tane daha yaptı, parkta başkaları olsa da, Kaan için o an Nehirden başka bir dünya yoktu.

Bir süre sonra Kaan, bankta otururken, yanına beş yaşlarında bir çocukla genç bir kadın geldi. Nazikçe gülümsedi, selamladı:

Merhaba! Ben Elif. Sizi sıkça burada görüyorum. Kızınız çok neşeli, oyun oynamayı seviyor anlaşılan.

Ben de Kaan, memnun oldum, Kaan hafifçe tebessüm etti. Evet, Nehir kum havuzuna bayılıyor.

Elif, kenara oturdu, oğlunu seyretti. Oğlu Nehirin yanına gidip oyununu dikkatle izledi.

Tek başınıza mı bakıyorsunuz? dedi Elif, hal hatır sorar bir tonda.

Evet, dedi Kaan sakinlikle. Eşim üç yıl önce vefat etti.

Başınız sağ olsun Gerçekten güçlü bir adamsınız, dedi Elif. Her baba bunu başaramazdı

Sadece olması gerekeni yapıyorum, omuz silkerek karşılık verdi Kaan. Kızım için…

Çoğu erkek yüklenemezdi, başını salladı Elif. Eski eşim bile haftasonu çocuk bakmam diyor. Sizde bambaşka bir çaba var.

Kaan bu lafları uzatmak istemedi. Gözleri yine Nehirdeydi; Nehir oğlan çocuğuna kum kalıbı yapmayı öğretirken şen kahkahalarla neşeleniyordu.

Bir ara birlikte parka gider miyiz? teklif etti Elif. Çocuklar neşelenir, büyükler de soluklanır. İki kişi olunca yük daha hafif oluyor.

Kaan dikkatlice baktı kadına. Elifin sıcakkanlı bakışları, bakımlı hali, sevecenliği gözünden kaçmamıştı. Ama içinde o teklife karşı ufak bir sıcaklık bile kıpırdamadı. Şimdi değildi. Belki hiç olmayacaktı da…

Çok teşekkür ederim teklifinize, dedi yumuşakça. Ama henüz hazır değilim. Önceliğim Nehir. Her şey onun için…

Anlıyorum, Elif başını salladı. Sık geliriz parka, bir ihtiyacınız olursa gelirsiniz.

Tamam, dedi Kaan.

Elif kalktı, oğluna seslendi, birlikte oyuncaklarını toplayıp parkı terk ettiler.

Kaan bütün dikkatiyle yine kızına odaklandı. Nehir birden avuçlarını çırptı, ona bir satır kum pastası gösterdi:

Baba bak! Hepsi senin için!

Kaan eğilip, büyük bir gururla birini aldı:

Harika olmuş, Nehirim. Bence bu dünyanın en güzel keki!

Kız kıkırdayıp yeni pastalara daldı. Kaanın aklına yine Nazlı geldi. “Nazlı şimdi burada olsaydı, birlikte gülerdik, kızımızı kutlardık, diye geçirdi içinden. Sonra içi sımsıcak oldu.

Akşam Nehir uyuyunca, Kaan mutfağa geçti. Güzel bir çay koydu, eski bir albümü açtı. Yavaş yavaş fotoğrafları karıştırdı. Biri Nehirin doğduğu gün, biri Nazlının yorgun ama mutlu gülüşüyle kucağında minik bebek… Bir fotoğrafta Nazlı bebek Nehiri tutuyor, ikisi de kameraya bakıyor, biri anne sevgisinden parlıyor, diğeri dünyaya yeni alışırken ilgiyle gülümsüyor. Kaan uzun uzun o kareyi izledi, usulca:

Biz iyiyiz, Nazlı. Söz verdim, başardık, diyeceksin.

Dışarıda yağmur tıkır tıkır pencereye vuruyordu, evin içi sıcacık ve huzurluydu. Kaan albümü kapattı, çaydan bir yudum aldı, pencereye bakıp, Yarın yeni bir gün, dedi içinden. Nehirin sevdiği üzümlü kahvaltısı, saklambaç oyunları, park yürüyüşleri, neşe dolu kahkahasıyla yeni anlar onu bekliyordu. Asıl istediği de buydu zaten. Yanında olmak Yaşamak

**********

Ertesi gün, yeniden parka gittiler. Nehir, babasını salıncağa çekiştirdi; yüksekten uçmak, rüzgarı hissetmek istiyordu. Kaan sıkı sıkı tuttu kızını, yavaşça itti; Nehir çığlık çığlığa Daha! Daha! diye bağırdı.

Elif yine oradaydı; bankta örgüsüne dalmış, oğlunu uzaktan izliyordu. Kaan ve Nehiri görünce sadece uzaktan gülümsedi.

Elif, Kaanın sabırla salıncakta kızına talimat verdiğini, kız düşecek gibi oldukça hem gülüp hem dikkatle kontrol ettiğini, Nehirin sık sık babasını arayarak bakıp rahatlayıp cıvıltı içinde oyununa devam ettiğini gördü.

Elif o anda anladı: Kaanın acımaya, tesellilere, sohbete de ihtiyacı yoktu. Kaanın dünyası hazırdı: Nehir. Onun yaşamı, neşesi, evreni. Bu ona yetiyordu.

**********

Aylar geçti; zaman, havayla beraber renk değiştirdi. Sıcak eylül sabahlarının yerini, ekime has serinlik aldı. Ağaç yaprakları sarardı, sonra kahverengileşti, yağmurlar başladı, sabahları su birikintilerinde buz tutmaya başladı. Sonra ilk don; keskin ve berrak hava, çıtırdayan çakıl taşları

Kaan, her sabah Nehiri gezdirirdi. Şimdi hafif mont yerine, kalın mont, bere, atkı, eldiven giydiriyordu. Park daha kısa sürse de daha anlamlıydı; Nehir dökülmüş yapraklarla oynamaya, buzlu su birikintilerini incelemeye, avcuna kar tanesi toplamaya bayılıyordu.

Bir sabah gezintiden eve dönerken, Ayten Hanım seslendi:

Kaan!

Yanlarına doğru hızlıca yürüdü; üzerinde kalın bir palto, kafasında bere, elinde büyükçe bir çanta ve bir dilim kumaş sarkıyor. Nefes nefese biraz:

Merhaba, dedi. Nehir için bazı şeyler getirdim. Sıcacık kıyafetler, bir iki kitap, bir de elmalı kurabiye yaptım, sen seversin.

Kaan başıyla onayladı. Aralarındaki ilişki hiç tam anlamıyla sıcak olmamıştı. Oğlu gibi davranmasını beklese de zamanla Kaanın ne kadar çabaladığını, kızına sevgisini eksik etmediğini görüp kabullenmek durumunda kaldı.

Teşekkür ederim, dedi Kaan, Nehir, bak bakalım neler varmış, teşekkür et annene.

Teşekkürler babaanne! diye sevinçle çantayla oynadı Nehir. Baba, bak kitaplar varmış! Tavşanlı, prensesli!

Ayten Hanım gülümsedi, çantadakileri dikkatlice çıkardı: geyikli kazak, yün çorap, kocaman ponponlu bere, bol resimli çocuk kitapları Kurabiye paketi de vardı.

Hadi çay koyalım, birlikte oturalım, dedi.

Eve çıkıp oturdular, Nehir kitaplara gömüldü, Ayten Hanım sofrayı kurmaya yardım etti. Çay demlenirken, uzun uzun Kaana baktı. Belki o an ilk defa içindeki tüm kuşkuları bırakıp, gerçekten minnet ve takdir hissetti.

Şunu söylemek istiyorum, dedi kısık bir sesle. Cenazeden sonra yapamazsın demiştim. Korkmuştum. Ama yanılmışım. Beklediğimden daha iyisini yapıyorsun.

Kaan düşünerek konuştu:

Sadece görevim olanı yapıyorum. Nehir annesinin ve babasının sevgisiyle büyüsün istiyorum; annesi olmasa da onu çok sevdiğini bilsin istiyorum.

Ayten Hanımın gözünde bir damla yaş göründü, hemen sildi, utandı.

Beni affet, dedi hafifçe. Daha sık görüşsek; arada ben de baksam, Nehire aile ortamı fazla olur, hiç fena olmaz.

Kaan, salonun köşesindeki Nehire baktı. İçinde eski bir yük silindi. Aslında tek başına baba olarak kalmak istese de, Nehirin hem babaanneyi tanıması, hem de anne tarafı anılarını duyması güzeldi.

Deneyelim, dedi. Ama Nehir isterse.

İsterim! diye bağırdı Nehir, gözleri parlıyordu. Babaanne, bana masal anlatırsın değil mi?

Tabii ki kızım, yanına çömeldi Ayten Hanım, başını okşadı. İstersen hemen başlarız.

Kaan başıyla onayladı ve o an göğsünde bir rahatlama hissetti. Sanki çoktandır sırtında taşıdığı ağır yük biraz hafiflemişti. Belki de bu dengeye ulaşmaktı: Ağrı hiç geçmese de yanında o ağırlığı alacak insanlar olduğunda, sevinç de daha gerçek oluyordu.

Akşam, Nehir yatağında uyuyakalmışken, Kaan eski bir fotoğrafa baktı. Fotoğrafta Nazlı yeni doğan Nehiri kucağında tutuyordu, ikisinin de yüzünde birbirinden farklı, ama aynı şekilde içten bir gülüş vardı: Biri kocaman ve huzurlu, diğeri mahcup ama güven dolu.

Anne bizi izliyor mu baba? dedi Nehir, gözleri kapanırken. O yarı uykuda seslenince, sanki çok önemli bir sır paylaşılır gibi yavaştan:

Tabii ki, dedi Kaan. Hep yanımızda. Belki göremiyoruz ama burada; gülüşünde, bakışında, oyununda, ninninde

Nehir esnedikten sonra:

Onu çok seviyorum.

O da seni çok seviyor, dedi baba. Her şeyden çok. Bunu hiç unutma.

Kız başını salladı, uyudu. Kaan birkaç dakika yanında oturdu, nefesini dinledi, sonra kalktı, fotoyu komodinin üstüne bıraktı, ışığı kapattı. Tam o an hissetti: Her şey yoluna girecek. Birlikte başarılı olacaklar.

Nehir uyuduktan sonra mutfağa geçti Kaan. Sükûneti bozmadan usulca yürüdü, çay koydu, eski bir kupasını aldı. Eskimiş, köşeleri kıvrılmış bir ajandası vardı; Nehirin hayatındaki dönüm noktalarını kaydettiği küçük bir gelenekti. İlk adımlar, ilk kelimeler, şirin cümleler, küçük zaferler

15 Ekim yazdı: Nehir bugün ilk kez kendi bağcıklarını bağladı. Bana gururla gösterdi, Ben büyüdüm! dedi. Sarıldı, Ama yine de senin küçük kızın olacağım diye ekledi. Bütün gün yüzümden gülümseme eksik olmadı.

Yazdıklarını tekrar okudu, gözünde hemen o an canlandı: kırmızı kazağıyla, evin kapısında bağcıklarla uğraşan bir Nehir, sonra başını kaldırıp gözleri ışıldayarak Baba bak! diye seslenmesi, sonra sıkıca sarılması

Ajandayı kapatıp kapağına dokundu. Son bir yudum soğuk çayını içip fincanı yıkadı, ışığı kapadı, pencereden dışarı baktı: Dışarıda ilk kar taneleri dans ediyordu. Yavaşça düşüyor, kaldırımlara, yaşlı akçaağaç dalına konuyordu. Kış ağır ağır geliyordu.

Kaan geçmiş üç yılı düşündü. Ne zaman Nehirin başında çaresiz beklediğini, bezini değiştirmekten korktuğunu, çocuk yemeği yapmayı öğrenmesini, geceler boyu yatağının kenarında uykusuz bekleyişlerini O zamanlar, Asla başaramam, ona iki ebeveyn birden olamam diye düşünmüştü. Sabrı, gücü, aklı yetmeyecek sanmıştı.

Ama şimdi, bir anlığına kar tanelerine baka baka anladı: O, Nehirin yerini kimseyle doldurmuyor. O, sadece babasıydı; kahvaltı hazırlayan, bozulan oyuncağı tamir eden, masal okuyan, gözyaşı silen, şakalarına kahkaha atan, bitmek bilmeyen neden ve nasıl sorularını sabırla yanıtlayan… Ve bu yeterliydi. Hatta fazlasıyla

Ajandayı eline aldı, kapağını okşadı, köşedeki masa lambasını söndürdü. Evdeki tıkırtılara, saatin sesine, rüzgarın uğultusuna kulak verdi.

Yarın yeni bir gün Kahvaltı yine; kuru üzümlü mü muzlu mu gevrek yiyecek, kararda. Dışarıda yeni hazine bulunacak: bir dal, bir taş Yine saklambaç, yastıktan kale, gözyaşı, sonra da sarılma, güven, uykudan uyanıp korkunca babasının kolunda huzur bulma

Hayat. Sevgi.

Ve bundan değerlisi yokErtesi sabah, Nehir erkenden uyanıp babasının yanına koştu. Çekingen bir umutla sordu:

Bugün kar yağacak mı, baba?

Kaan perdeleri aralayınca dışarısı bembeyazdı, bütün dünya sessizce bir masala bürünmüştü. Gülümsedi; Nehirin gözleri sevinçle genişledi.

Birlikte kahvaltılarını yaptılar, sonra montlar, atkılar, eldivenler Kapıyı açtıklarında soğuk bir rüzgar yüzlerini ısırdı ama ikisi de gülüyordu. Nehir ilk adımda avucunu uzatıp kar tuttu. Sonra ikisi, bomboş sokaklarda iz bırakmaya başladılar: minik ayak izleri, yanında büyük ayak izleri, yan yana, arada birbirine kar topu atan, sonra gülüşen iki gölge.

Bozuk bir kaldırım kenarında, Nehir durup elleriyle minicik bir kar topu yaptı. Kaan eğildi, kızına yardım etti. Birlikte kardan bir kalp şekli verdiler. Nehir minik parmağıyla üzerine Anne yazdı.

Kaan bir an durdu, yutkundu; sonra Nehiri kucağına aldı, kar taneleriyle gülüşleri birbirine karıştı. Hayatın acısı, sevgisi ve umudu, işte o anın içine sığdı.

Evlerine dönerken Nehir birden dönüp babasına sarıldı:

Sen benim kahramanımsın, dedi. Anne gibi, ama daha değişik.

Kaan, geleceğin belirsizliğinden korksa da, şimdi bildiği bir şey vardı: Yüreğinde taşıdığı sevgiyle ve kızının elinde tuttuğu umutla, ikisi de her sabah yeniden başlayabilirdi. Ve o sabahlarda, gökyüzünden ne yağarsa yağsın, onların evlerinde hep sıcak birer gülüş, anlatacak yeni bir masal, birlikte yapılacak bir sürü hayal olacaktı.

Çünkü Kaan anlamıştı: Her şeyin özü, ellerindeki küçük sıcaklık, gözlerindeki ışık ve yüreklerinde taşıdıkları anılar kadar büyüktü.

Ve hayat tıpkı bembeyaz bir sabah gibi yeniden başlıyordu.

Rate article
Lifequest
Sen Benim Dünyamsın