Oğlum, dışarıda üşüyen ve hafıza kaybı yaşayan yaşlı bir kadını evimize getirdi

Evimizin kapısı öyle sert açıldı ki duvarlar yankılandı, 14 yaşındaki oğlum Emir titreyerek kapıda duruyordu; kar saçlarına yapışmıştı. Kollarında yaşlı bir kadın vardı, nerede ise yere yığılmıştı. O an sıradan bir gecenin, asla geri alamayacağımız bir ana nasıl dönüşebileceğini anladım.

Soğandağı tavada yanmaya başlamıştı.

Bunu fark ettiğimde geçen bir saniyenin ardından, keskin kokusu gözlerimi yakarken ön kapı yeniden pat diye açıldı.

“Anne!”

Emirin sesi titredi. Çığlık değildi, daha çok ve acı bir kırılmaydı.

Kaşığı elimden fırlatıp koridora koştum, içimi bir tedirginlikle, kan, ambulans ya da henüz adını koyamadığım bir korkuyla doldurmuş halde.

“Emir, noluyor”

Olduğum yere çakıldım.

Kapının önünde duruyordu, ardında lapa lapa yağan kar, ayakkabıları sırılsıklamdı. Kollarında bir kadın vardı. Yaşlı bir kadın. Saçları bembeyaz iplikler halinde yüzüne yapışmış, paltosu üstünden kayıyordu. Küçücük görünüyordu, dişleri öyle titriyordu ki sesi duyuluyordu.

“Allahım!” diye fısıldadım.

“Anne, dışarıda buldum onu,” dedi Emir nefes nefese. “Otobüs durağında öylece oturuyordu. Kalkamıyordu.”

Kadın başını hafifçe kaldırdı. Gözleri benimkilere değdi. Bakışı bomboş, sanki bana değil, içimden bir yere bakıyordu.

“Lütfen,” dedi titrek bir sesle. “Çok üşüyorum.”

O ses içimi delip geçti. “İçeri al çabuk, Emir,” dedim. Geri çekildim. “Nazikçe oğlum, yavaş…”

Emir ilerledi, ben elimi kadının eline uzattım. Teması soğuktu, irkildim. “Aman Allahım, buz gibi olmuşsunuz.”

“Hatırlamıyorum,” diye fısıldadı kadın. “Hiçbir şeyi hatırlamıyorum.”

Emir araya girdi: “Hep aynı şeyi söylüyor anne. Adını sordum, nerede oturuyorsun dedim… Sadece başını salladı.”

“Tamam,” dedim. Ama kime söylediğimi bile bilmiyordum; ona mı, Emire mi, yoksa kendime mi… “Artık güvendesiniz. İçeridesiniz.”

Gerçekten öyle miydi?

Üzerine en yakın battaniyeyi attım, ardından bir tane daha. Ellerim öyle titriyordu ki telefonu zorlukla bulabildim.

“Ya bir yeri yaralandıysa?” diye sordu Emir endişeyle. “Ya kafasıyla ilgili bir sorun varsa?”

“Bilmiyorum,” dedim. Ve 112yi aradım. “Ama doğru olanı yaptın oğlum, anladın mı? Tam da yapılması gerekeni yaptın.”

Telefon elimde titriyordu, neredeyse yere düşürecektim.

“Anne?” dedi Emir kısık sesle. “Kimi arıyorsun?”

“112,” dedim sessizce, yüzümü hafifçe çevirdim ki söyleyeceklerimden onu koruyabileyim. Kadının dişleri birbirine vuruyor, nefesi düzensiz çıkıyordu.

Karşıdan: “112, acil durumunuz nedir?”

“Ben… Evimde yaşlı bir kadın var. Dışarıda, karda bulduk. Donmak üzere. Hipotermisi olabilir,” dedim, sesim titrek.

“Bana daha fazla bilgi verebilir misiniz…”

“Elleri hissedemiyor!” diye araya girdim panikle. “Kafası karışık. Kim olduğunu bilmiyor. Lütfen acele edin, ne kadar zamandır orada bilmiyoruz. Durumu kötüye gidiyor, lütfen yetişin!”

Emir gözüme bakıyordu, kocaman gözleriyle. Boğazımdaki düğümü yutmaya çalışırken, dişlerim de acıdan tıkırdadı.

“Evet, hatta bekleyeceğim. Evet, üzerini örttüm. Lütfen… hemen birini gönderin. Lütfen.”

Telefonu kapattığımda, neredeyse ayakta duramayacaktım. “Geliyorlar,” dedim Emire, yanına çömelip. “Çok yakında burada olacaklar.”

Kadın bileğimi yakaladı, “Yok olmak istemiyorum,” diye fısıldadı.

“Yok olmayacaksın,” dedim kararlı olmaya çalışarak. “Söz veriyorum.”

Kırmızı ve mavi ışıklar duvarda oynadı birkaç dakika sonra. O an bana saatler geçmiş gibi geldi. Sağlık görevlileri gelince ortam sakinleşti, işleri belliydi. O kadar sakindiler ki, kalbimin gürültüsüyle tezat oluşturuyordu. Ardından bir polis sordu sorularını, hepsine cevabım yoktu.

“Adı nedir?”

“Bilmiyorum,” dedim.

“Kimliği var mı?”

“Hayır.”

“Yakında mı oturuyor?”

“Bilmiyorum.”

Her cevabım içimde yara açtı.

Hastanede hava çok parlaktı, çok steril. Onu tekerlekli sandalyeyle alıp götürdüler, battaniyesi kaydı, mavi-damarlı eli havada bir hayali aradı.

“Bekleyin,” dedim peşinden yürüyerek. “Çok korkmuştu. Götürmeyin diye yalvardı.”

Bir hemşire bana yumuşak bir bakış attı. “İyi bakacağız ona, merak etmeyin.”

Emir yanıma sokuldu, sessiz kaldı. Kapı kapanıp yalnız kalınca, onun da titrediğini fark ettim. “Düşünmedim,” dedi kısık sesle. “Ama onu orada bırakamazdım.”

Kolumu doladım omzuna, kendime çektim. “Biliyorum oğlum, anlıyorum.”

O sert plastik sandalyede, kimliği belki hiç bulunamayacak bir insan için beklerken, aklımdan çıkmayan bir düşünce vardı: Kim bilir, belki birileri onu hala arıyordu.

O gece hiç uyuyamadım.

Gözümü kapattıkça, o kadının korkuyla bakan bakışlarını, “Beni götürmelerine izin verme” deyişini duydum. Sabah ev bomboş, çok sessizdi.

Emir hala uyurken, kapı zili çaldı.

Sessiz bir sesti. Bu durum beni en çok korkutan o sesti. Sanki bekleyen kişi, mutlaka açacağımı biliyordu.

Kalbim deli gibi atmaya başladı.

Kadını eve almak hata mıydı acaba?

Yavaşça ilerleyip, kapı dürbününden baktım. Kapıda, bizim mahallede rastlanmayacak kadar şık giyimli, uzun boylu bir adam vardı. Kış günü palto bile giymemişti, soğuğa aldırmadan duruyordu.

Bekledi.

Emirin odasına baktım, kapısı hâlâ kapalıydı.

Ya şimdi Emiri takip ediyorlarsa?

Kapıyı zincir bırakıp araladım.

“Buyurun?”

Adam gülümsedi ama gözünde sıcaklık yoktu. Gözleri, adımını atmadan evimin içinde dolaşıyordu sanki.

“Günaydın,” dedi nezaketle. “Sabah erken rahatsız ettim, özür dilerim…”

“Size nasıl yardımcı olabilirim?” diye sordum.

Başını yan yatırdı, sanki arkamdaki bir şeyi dinliyordu. “Emir adında bir çocuğu arıyorum.”

Birden içimi buz kapladı. “Oğlum mu?” dedim, telaşımdan dolayı tonum çok koruyucuydu.

Aklımda binlerce düşünce dolandı.

Ya kadın her şeyi unutmadıysa? Belki kim olduğunu hatırlamaya çalışırken bizden bahsetti… Ya Emir doğru olanı yaparak başını belaya soktuysa?

Adam yüzümü inceledi, ne kadar bildiğimi ölçüyordu sanki. “Dün gece bir olay yaşanmış,” dedi. “Kayıp bir kişi. Yaşlı bir kadın.”

İçim buruldu.

“Bulundu,” dedim temkinli.

“Biliyorum,” dedi adam.

O sesi derimden aşağı ürperti gibi geçti.

“Sadece oğlunuza birkaç soru sormam gerekecek.”

“Bunu yapamazsınız,” dedim kapıyı daha sıkı tutarak. “Reşit değil. Benimle konuşabilirsiniz.”

Adam yeniden gülümsedi, bu sefer daha dar. “Hanımefendi”

İsmimi biliyordu.

O an korkum bir duygudan çok bir karara dönüştü. Arkadan bir tahta gıcırdadı. Emir uyanmıştı. Ve aniden, her şey berraklaştı:

Kim o gece bizim eve girdiyse, bizi unutmayacaktı.

Adam içeri girmedi.

Girmesine gerek yoktu.

“Burada resmi olarak değilim,” dedi sakin bir şekilde, tekrar omzunun üzerinden bana bakarak. “En azından şimdilik.”

Nabzım kulaklarımda patladı. “O zaman gitmelisiniz.”

O ise sakin bir nefes aldı, sanki anlatacağı gerçeklerin dozunu tarttı. “O gece oğlunuzun getirdiği kadın, sadece kayıp değildi. Kaçıyordu.”

O kelime bir tuhaf çınladı kulağımda. “Neden kaçıyordu?” diye sordum, içimden bir ses sorma diyordu.

Cüzdanını açtı, çabuk bir hareketle rozeti gösterdi, detaylar seçilemeyecek gibi hızlı.

“Otuz iki yıl önce,” dedi, “o geceki bir yangında iki kişi öldü. Sigorta dolandırıcılığı, kundakçılık. Dosya kapatıldı ama o kapatamadı.”

İçimden bir an korku geçti.

“Kimliğini değiştirip sürekli taşındı; nakit yaşadı, hiç iz bırakmadı. Ta ki geçen geceye kadar.”

Kadının yüzünü, parmağıyla yüzüğünü çevirişini, elimi sımsıkı tutuşunu aklıma getirdim. “Beni götürmelerine izin verme” derkenki korkusunu.

O karışıklık değil, açıkça bir korkuydu.

“Hafızasını kaybetmiş olabileceğini mi düşünüyorsunuz?” diye sordum.

“Güvende olmak için hatırlamıyormuş gibi yapmak hatırlamaktan daha iyiydi,” dedi dümdüz sesle.

Emir koridora çıktı, arkadan hissettim. İçin için onun önünde durmaya çalıştım.

“Anne?” dedi fısıldayarak. “Ne oluyor?”

Adam ona dönüp baktı, bakışı ne sevecendi ne soğuk.

“Oğlunuz, dün gece olağanüstü bir şey yaptı. Bir hayat kurtardı.”

Boğazım düğümlendi.

“Ama,” dedi adam, “aynı zamanda otuz yıllık bir kaçışı sona erdirdi.”

Emire baktımsokakta sahipsiz köpek görünce durup bakan, bir yabancıyı dondan kurtaran oğluma. Başkasını yarı yolda bırakamayan çocuğa.

“Şimdi ne olacak?” dedim.

Adam kapıdan çekildi. “Bu sana bağlı.”

“Bana mı?”

“Bize kadının söylediği her şeyi anlatabilirsin. Ya da hiçbir şey söylemez, hastanenin ilgilenmesini beklersin.”

Kısa bir sessizlik.

“Her halükarda,” dedi adam, “bu hikaye başladığı gibi bitmeyecek.”

Arkasını dönüp gidecekken tekrar durdu. “Bir şey daha…”

“Evet?”

“O gece sizin evinizi bilerek seçmedi. Yardıma muhtaç olduğu an, bir iyi yürekli insanın onu bulabileceği bir yeri tercih etti.”

Kapıyı kapattı.

Ben de kapattım. Sonra kilidi bir kez daha çevirdim.

Emir gözüyle beni aradı. “Anne… yanlış bir şey mi yaptım?”

Onu kollarıma aldım, hissettiğim acıdan boğazım düğümlendi. “Hayır oğlum. Sen insan olmanın ne demek olduğunu gösterdin.”

Ama Emiri sarılırken içimde yükselen tek düşünce vardı, keskin ve açık: İyilik her zaman seni korumaz. Bazen de seni seçer.

Ne olursa olsun, oğlumu doğru olanı yaptığı için korumak için nereye kadar gidebileceğimi düşünüyordum.

İyiliğin de bedeli olabileceğini bildiğim o sabah, yine de herkesin şu soruyu kendine sorması gerektiğine inandım: Sonunda başına bir şey gelme ihtimalin olsa da, yine de iyilik yapar mısın? Unutma; vicdan ve insanlık, sonuçlarından kaçmasak bile bizi ayakta tutan en güçlü erdemlerdir.

Rate article
Lifequest
Oğlum, dışarıda üşüyen ve hafıza kaybı yaşayan yaşlı bir kadını evimize getirdi