Yıllar önce, Sivasın çevresinde herkesin bildiği Hikmet Usta, yani Hikmet Ağa, bir kış gecesi nöbetinden çıkmış, eve dönmeye çalışıyordu. Termosu evde unuttuğuna pişmanlıkla söyleniyordu kendi kendine. Ocağın sonu yaklaşıyordu; hava ayazdan çatlıyordu eksi otuz beş derece, kemiklere işleyen bir soğuk. Kar, Gölpınar köyüne kadar üç kilometre boyunca diz boyu, yollar ise cam gibi buzdu.
Aynı patikadan gidiyordu her zamanki gibi. Küçük bir koruluk, zamanında kum çekilen terk edilmiş bir ocak vardı yolun üstünde. Issız, kuytu bir yerdi, kimse gönüllü gidip dolaşmazdı o civarda. Belki de bu yüzden, Hikmet Ağa o zayıf, çelimsiz sesi ilk duyduğunda kulaklarına pek inanamadı; kendini hayal kurar sandı.
Durdu, kulak verdi. Sessizlik Sadece rüzgar çamların dallarında inliyor, ayakkabısının altındaki kar hışırdıyordu. Yeniden yürüdü; derken aynı sesi bir kez daha işitti: İncecik, kısık, neredeyse tipiyle beraber kaybolan bir ciyaklama.
Vah benim halime… diye mırıldandı, çıkan sesten yana yürüyerek patikadan ayrılırken.
Bir zamanlar ustaların dinlenmek için kullandığı, şimdi ise kar altında neredeyse kaybolmuş eski bir yapı kulübesinin yanında durdu. Orada gördüğü şey, yüreğinin en derin yerlerini burktu. Küçük bir çukurda, muhtemelen kendisi kazarak gizlenmiş, zayıf bir köpek titreyerek yatıyordu. İki minik yavruyu, yaşama tutunsunlar diye çaresizce sinesine sımsıkı bastırıyordu.
Köpek, gözleriyle ona öyle bir bakış attı ki çaresizliği ve yardıma muhtaçlığı Hikmet Ağanın içini parçaladı. Ne kaçacak ne de havlayacak hali vardı. Sadece sessizce bakıyordu; Kurtar beni Beni değil, yavrularımı kurtar! der gibiydi gözleri.
Allahım… dedi Hikmet Ağa, dizlerinin üstüne çöküp yaklaştığında. Kim bırakır seni buralarda, sahipsiz?
Çok belli ki bir zamanlar sıcak, şefkatli bir ortamı olmuştu. Şimdi ise kaburgalarına kadar zayıflamış, tüyleri keçeleşmiş, gözleri soğuk ve açlıktan içine kaçmıştı. Buna rağmen, yavrularından bir an ayrılmıyordu.
Hikmet Ağa dikkatlice elini uzattı. O, hafifçe kokladı, zayıfça inledi ama geriye kaçmadı. Teslim oldu insana, güven duydu. Bu duygu, Hikmet Ağanın yüreğine taş gibi oturdu.
Buralara nasıl düştün? diye mırıldandı, titreyen başını okşarken. Kaç gündür bu tipide, aç susuz yatıyorsun?
Etrafındaki karın duruşundan, buraya bir iki saat öncesinden gelmediği açıktı. Belki günlerce. Kovuk daha da derinleşmişti; yavru köpekleri rüzgardan korumak, üstünü kendi gövdesiyle örtmek için uğraşmıştı. Mucize denen şeyin, küçük de olsa bir gün mutlaka gerçekleşeceğini ummuştu.
Eski yelek montunu çıkarıp bir yavruyu sardı, sonra diğerini. Cin gibi ciyaklamaları umudu artırdı. Demek ki hâlâ bir kurtuluş şansı vardı.
Ya sen, anneleri? diye sordu Hikmet Ağa hafifçe.
Zehra, öylece bakıp anlamış gibi başını kaldırdı. Güçlükle bir adım attı; umudun ve güvenin adımı.
Hadi kızım, eve gidelim, dedi Hikmet Ağa. Gidelim, ısınacaksınız artık.
Köye olan yol mukaddes bir imtihan oldu; yavrular montunun içinde ısındı, Zehra güçlükle yanından ayrılmadı, soğuk ise insanı taşlaştıran cinstendi. Her yüz metrede bir durdu, Zehranın toparlanmasını bekledi, başını okşadı, moral verdi:
Dayan güzel kızım, az kaldı…
Evin önüne geldiklerinde Zehra yığılıp kaldı kar üstüne. Belli ki son enerjisini yavruları güvene kavuşturmak için harcamış, şimdi pes etme noktasına gelmişti.
Sakın bırakma kendini! dedi sertçe, onu kucaklayarak.
Evi sıcaklığıyla karanlık soğuktan ayıran kapıdan içeri girdiklerinde, Zehra başını kaldırıp öyle minnetle baktı ki Hikmet Ağanın dizleri titredi.
Zehra… dedi o an. Senin adın Zehra. Yavrularına sonra bakarız.
Aralıksız üç gün, işe gitmedi. Rahatsızım dedi, aslında kalbi yanlış bir şey yaparsa bu köpek ailesini kaybetmekten korkuyordu.
Zehra yemedi. Hiçbir şey. Sadece ılık süt içti ve yavrularının başından ayrılmadı. Uzun açlıktan karnı rahat yemek kabul etmiyordu, bunu o da biliyordu. Kaşık kaşık, ufak ufak besledi gün boyu, çocuğuna ninni söyler gibi:
Azıcık daha ye, kızım. Onlar için ye.
O da yedi, çünkü bu adamın güvenilir olduğunu anlamıştı.
Dördüncü gün bir mucize oldu, Zehra kendi gidip aşığına yemeğini yedi. Az ama kendi kararıyla. Yavrular yüksek sesle ciyaklamaya, kurt gibi acıkmalarını harap seslerle haykırmaya başladılar.
Aferin size! dedi Hikmet Ağa, sanki çocuklarıymış gibi sevinçle. Oldu bu iş!
Yavrulara isim verdi: Karabas ve Minik. Karabas biraz cüsseli ve hareketliydi, Minik nazikti, sessizdi. İkisi de hızla büyüyüp serpilmişti.
Komşuları başlarda inanamamışlardı:
Hikmet Ağa, aklını oynattın galiba! Üç köpek beslenir mi bu zamanda?
Hikmet Ağa ise gülümseyip geçiştirirdi. Herkese, bu üç köpeğin aslında kendisini de kurtardığını anlatamazdı. Üç yıl önce eşi Rahime Hanımı kaybettiğinde, ev hayatı sessiz, soluk bir mekana dönüşmüştü. Ama artık evde gülücük, hareket, hayat vardı – isterse köpeklerden gelsin.
Zehra, insan gibi anlayışlı bir köpekti: Hikmet Ağanın beden dilinden, gözünden ne istediğini anlar, sabah vakitsizce kaldırır, akşam kapıda beklerdi. En önemlisi, kurtarıldığı o günü asla unutmamıştı.
Her sabah, bahçeye çıkar çıkmaz Zehra, Hikmet Ağanın eline patisini koyar, uzun uzun gözlerinin içine bakardı; “sağ ol” der gibi.
Bırak artık, dese de Hikmet Ağa, sesi daima titrerdi. Ben sana teşekkür etmeliyim, kızım.
Karabas ve Minik ise tam bir afacan. Bahçede dört döner, her şeye dadanır, çorabı kemirir, tencereleri oraya buraya taşır, sanki çocukmuş gibi yaşamın neşesini saçarlardı. Zehra ise yavrularını sevecen ama disiplinli büyütüp korurdu.
Yaz düğün zamanı Hikmet Ağanın şehirde oturan kardeşi misafir geldi. Bahçedeki köpek sürüsünü görünce kısık bir gülümsemeyle başını salladı:
Bari birini birine ver, üç köpek masraflı olur dedi.
Hikmet Ağa ise sadece sordu:
Sen olsan anneni çocuklarından ayırır mısın?
Kardeşi susup kaldı.
Sonbaharda, köyde akılları karıştıran bir olay oldu. Hikmet Ağa bahçede elinde kürek çalışırken, Zehra’nın huzursuz, uyarıcı havlamalarını işitti. Kapıda iyi giyimli bir adam ve yanında on yaşlarında bir oğlan.
Buyurun, dedi Hikmet Ağa.
Bizim çocuk diyor ki… Adam kekeliyordu, köpeğimiz bu. Geçen kış kaybolmuştu…
Hikmet Ağa Zehraya baktı. O hemen adamın arkasına saklandı, korku içinde titredi.
Haydi kızım, gel buraya! dedi oğlan. Haydi Zehra!
Zehra daha da Hikmet Ağaya yapıştı. Belli ki bu insanlar onun kaybolmasını değil, atılmasını sağlamışlardı. Hem de yavrularına hamileyken.
Hayır, bizim köpeğimiz değil, dedi Hikmet Ağa. Onun adı Zehra.
Yok canım! diye atıldı adam. Gerekirse belgeleri getiririz!
Ne belgesi? dedi Hikmet Ağa. O köpeği bu ayazda, karnı burnundayken dışarıda bırakıp terk ettiniz, yavruları ile donarken.
Adam kızardı, çocuk ağladı; Hikmet Ağa ise kararlıydı:
Defolup gidin buradan. Bir daha gelmeyin!
Onlar gidince Zehra, Hikmet Ağanın ellerini uzun uzun yaladı; sonra Karabas ve Miniki de yanına alıp oturdu, birlikte sımsıcak kucakta yattılar.
E hadi, dedi Hikmet Ağa üçüne birden sarılırken. Biz aile olduk değil mi?
O an anladı ki aslında o üç köpeği kurtarırken, kendisini de yalnızlığın, sessizliğin ve hayatta sadece sürüklenmenin getirdiği o karanlık kuyudan çekip çıkarmıştı.
Artık her sabah bir gürültü, akşam huzurlu nefes sesleri Bu ev tekrar yaşama, sevgiye kavuşmuştu hem de hayvanca, koşulsuz, en gerçek haliyle.
Bazen, Zehra ve büyüyen oğullarına bakıp düşünürdü Hikmet Ağa: O buz gibi akşam o sesi duymayıp geçip gitseydi ne olurdu? Ne iyi etmişti de durmuştu…
Çünkü bazen kurtarmak denen olay, yolun iki yanında olur. Birini kurtarırken, en çok da kendini kurtardığını yıllar sonra anlıyorsun.



