Oğlumdan üç aydır ses çıkmıyordu. Yoğundur, iş güç arasında kayboldu diye kendimi avuttum. Sonunda, daha fazla dayanamadım, ona haber vermeden kalkıp İstanbula gittim. Kapıyı bana açan yabancı bir kadındı; altı aydır orada yaşadığını söyledi.
O gün Üsküdardan otobüse binmeseydim, belki hâlâ Okanın sadece işi başından aşkın olduğu yalanıyla kendimi avutmaya devam ederdim. İş yoğun, yeni proje, gençler böyledir; anneyi aramayı unutur, diye diye oyalanırdım. Ama bindim o otobüse. Ve oğlumun evinin kapısında gördüğüm manzara, bütün dünyamı altüst etti.
İlk başta her şey çok sıradandı. Genellikle pazar günü, öğle vakti, benim menemenim ve onun sabah kahvesi arasında arardı. Arada haftaiçi mesaj yollardı tansiyonumu sorardı, doktora gidip gitmediğimi, apartmandaki Nermin abla yine gürültü yapıyor mu, diye. Böyle sıradan muhabbetler. Rahmetli Dursundan sonra o telefonlar bana nefes almak gibi olmuştu. Tutunduğum tek şeydi.
Altmış üç yaşımdaydım, beş yıl dul kalmıştım, otuz beş yıl belediyenin imar müdürlüğünde çalıştıktan sonra, birden emeklilik, bomboş bir ev ve o sessizliği uyandıran pazar telefonlarımdan başka hiçbir şeyim kalmamıştı.
Mayıs ayında Okan aramamaya başladı.
Başta hiç dert etmedim. İlk hafta, Unuttu herhalde, diye düşündüm. SMS attım. Çok işim var anneciğim, sonra ararım, dedi. Dönmedi tabii. İkinci hafta yeniden mesaj yazdım. Her şey yolunda, anne. Konuşuruz. Üçüncü hafta Sessizlik. Aradım, telefona bakmadı. Ancak saatler sonra kısa ve mesafeli cevaplar geliyordu, sanki başka biri yazıyormuş gibi.
Arkadaşım Emine, hani şu kültür merkezindeki spor grubundan, bana açık açık söylüyordu:
Zehra Hanım, git oğluna. Bir terslik var.
Belki de bir sevgilisi var, söylemeye çekiniyor, Okanı hem kendimden hem Emineden korumak istercesine konuştum.
O zaman daha çok araması lazım, omuz silkti.
Ama ben gitmeyi erteliyordum. Okan hiç sürprizleri sevmezdi. Dursun hayattayken bir kez habersiz gitmiştik de, öyle bir yüz ifadesi vardı ki, sanki bir kabahatini yakalamışız; oysa sadece mutfakta biraz dağınıklık vardı. Okan hep öyleydi; kendi alanına ihtiyacı vardı. Anlamaya çalışıyordum, ya da öyle sanıyordum.
Ağustosa geldiğimde dayanamadım. Bir bilet aldım; İzmit-İstanbul otobüsüne bindim, üç saat yol. Yanıma bir kavanoz kayısı reçelim ve bir kutu fırın sütlaç aldım. Okan lise yıllarından beri sütlacımı çok severdi. Yolda ne söyleyeceğimi kafamda evirip çeviriyordum. Seni özlüyorum, her gün aramanı beklemem; ama haftada bir arasan ne olur ki? demek istiyordum. Annenim ben, yük değil.
Apartmana girdiğimde saat üçtü. Üçüncü kat, sağdaki kapı, Hoşgeldiniz yazılı kahverengi paspas taşındığında ben hediye etmiştim.
Paspas yoktu.
Yerinde yazısız, gri bir mat duruyordu. Zili çaldım. Kapıyı genç bir kadın otuz yaşlarında, kısa koyu saçlı, eşofmanlı, elinde çay fincanı açtı.
Merhaba, Okan Çeliki arıyordum, dedim, hala soğukkanlı bir şekilde.
Kadın gözlerini kısarak baktı.
Burada Okan yok. Ben altı aydır burada oturuyorum.
Elde sütlaçlı poşet ve kavanoz reçelle öylece kala kaldım, nefesim kesildi. Kadın adının Asuman olduğunu sonra söyledi halime bakıp beni içeri davet etti, herhalde bayılacağım sandı.
Ev tamamen değişmişti. Farklı mobilyalar, farklı perdeler, duvarlar bile başka bir renkte. Hiçbir şey tanıdık değildi. Oğlumdan tek bir iz yoktu.
Asuman evi emlak ofisinden kiralamış. Evin sahibini bizzat tanımıyormuş, her şey aracıyla yürüyormuş. Bana numarasını verdi. Hemen aradım, Okanın daha önce oturduğu o koltukta.
Emlakçı doğruladı; Okan Çelik, evini şubat ayında kiraya vermiş. Adres bırakmamış. Kirasını düzenli ödüyormuş, TL hesabından otomatik havale yapılıyormuş.
İzmite son otobüsle döndüm. Ağlayamadım. O kadar afallamıştım ki gözyaşı bile gelmedi. Oğlum Tek evladım, Dursunun cenazesinde elimi tutan, bana her yıl vergi işlemlerinde yardım eden, Anne, bana her zaman güvenebilirsin, diyen oğlum; evini yabancı bir kadına verip şehirden gitmiş, bana tek kelime etmemişti.
Üç gün ben aramadım. Belki arar dedim. Aramadı.
Dördüncü gün, kısa bir mesaj: İstanbula geldim. Kılıç Ali Paşadaki evde oturmadığını biliyorum. Lütfen ara.
Bir saat sonra aradı. Üç ay sonra ilk kez kendi sesini duydum.
Anne Özür dilerim. Söylemeliydim.
Neredesin?
Uzun bir sessizlik.
Berlindeyim anne. Marttan beri burada çalışıyorum.
Mutfağın sandalyesine oturdum. Pencereden yan komşu çamaşır asıyordu. Dışarıda hayat normaldi, ama benim dünyam yıkılıyordu.
Okan uzun uzun anlatmaya başladı. Babasının ölümünden sonra ezildiğini, benim meraklı sorularımın, tansiyon takiplerimin, gönderdiğim tatlıların onu boğduğunu söyledi. İtiraf edemediğini, çünkü bunun kalbimi kıracağını bildiğini itiraf etti. O da en kötü yolu seçmiş: kaçmak.
Anne, yokluğun değil Ama babamın yerini dolduracak biri gibi hissetmek boğuyordu beni, dedi.
Bağırmak istedim; Hiç senden böyle bir şey istemedim! demek istedim. Ama gözlerimi kapatıp düşününce, pazar telefonlarında ona hayatımı, doktor kontrollerimi, faturaları anlatışımı, onu sanki eşimmiş gibi dinleyişimi fark ettim.
O an hiçbir şey söyleyemedim. Hazır değildim.
Bayramda mutlaka gel, dedim.
Geleceğim anne.
Telefonu kapattım. Mutfağımda uzun süre oturdum. İstanbula götürdüğüm sütlaç masada duruyordu, tadına ilk kez yalnız baktım. Her zamanki gibi güzeldi.
Okan, aralıkta geldi. Bayram sofrasında karşımda oturdu; Dursunun yerinde, ama artık onun yerine değil, yetişkin bir adam olarak. Yaptığı şeyi affedilmez buldum mu, bilmiyorum. Ama kendince sebepleri vardı. Berlin konusunu açmadık. Belki bir gün konuşuruz, belki asla.
Emine arada sorar: Affettin mi? Yanıtlayamıyorum. Sadece biliyorum ki, şimdi pazar aradığında hâlâ düzenli arıyor lafı biraz daha kısa kesiyorum, kendi halinden daha çok söz ediyoruz. Az bir şey; ama bir yerden başlamak gerek.
Bazen bir annenin yetişkin evladına gösterebileceği en büyük sevgi, onu olduğu gibi bırakabilmektir. Kimse bize nasıl yapılacağını öğretmemiş olsa daO günden sonra, her pazar menemenimi tek başıma yerken, Okanı beklememeyi öğrendim. Aramasa da kalbimde olduğunu, kendi yolunu bulması gerektiğini, anneliğin bazen iki elini yana indirip İyi ki kendi yolunu seçebildin diyebilmekten geçtiğini anladım. Sütlacı hâlâ pişiriyorum; tarifini yazıp Berline, üzerine Anne sevgisiyle notu iliştirip gönderdim. Geçenlerde telefonda, tarife kimi eklemeler yaptığını itiraf etti; limon kabuğu, portakal çiçeği suyu. Kendi dokunuşum, dedi, sanki yeni hayatındaki adımlar gibi.
Balkondan akşam güneşine bakarken içimde bir huzur var artık. Eksilenler, kaybolanlar, uzaktakiler Hepsiyle barışmaya başlıyor insan. Anneliğin, sevgiyle vedalaşmak olduğunu geç öğrendim ama öğrendim.
Bir pazar sabahı telefon çaldı, Okanın sesi gülüyordu:
Anne, bu haftaki sütlacım tutmadı. Senin sırrın neydi?
Gözlerim doldu; ama bu sefer duygudan değil, güçten. Usulca cevap verdim:
Zaman oğlum, her şeyin sırrı zaman. Şimdi sen de öğreneceksin.
Ve ilk kez, onun kendi hikâyesini yazabileceğine inandım. Köklerimiz uzakta da olsa, aramızda görünmez bir bağın hep yaşayacağını bilerek, kendi hayatımı yaşamaya başladım. Bazı pazarlar sessiz geçiyor artık, ama yüreğimde eksik bir şey kalmıyor. Çünkü biliyorum, sevgi bazen susarak da büyür.




