Mutluluğun Doğduğu Yer
Anne, bak ne yaptım! O kadar çok uğraştım ki! Hoca da çok beğendi!
Elif mutfakta aniden belirdi, öyle hızlı ve heyecanla içeri girdi ki kapı hafifçe duvara çarptı. Kollarında bir tablo taşıyordu öylece tutmuyordu, sanki paha biçilmez bir vazo taşır gibi dikkatle, hafifçe yukarıda tutuyordu, düşüreceğim diye korkar gibi. Yüzü ışıl ışıldı: heyecandan yanakları kızarmış, gözleri öyle parlıyordu ki sanki kendi çizdiği o hayal dünyası gözlerinden dışarı taşıyordu.
Zeynep, cam kenarındaki masada oturuyordu, çayını karıştırıyordu ağır ağır. Birden açılan kapının sesi onu düşüncelerinden ayırdı. Kafasını kaldırıp baktı ve hemen gülümsedi kızının o bulaşıcı sevinci karşısında başka türlü olmak mümkün değildi. Elif birkaç adım masaya yaklaştı, tablosunu uzattı, annesinin iyice bakmasını ister gibi.
Dikkatlice bakınca Zeynep gerçekten de bir harikayla karşılaştı! Tuvalin üzerinde fantastik bir manzara yayılıyordu: yüksek, değişik biçimli kaleler, hafif bir sisin içinde yükseliyordu; gökyüzünde ise zar zor belirginleşen ejderha siluetleri süzülüyordu. Tablo insanın gözünü parlak renklerle değil, ince renk geçişleriyle yakalıyordu. Maviyle grinin yumuşak tonları birbirine akıyor, altın sarısı parıltılar ise resme sıcak bir ışıltı katıyordu. Tüm detaylar uyumlu, çocukçul bir hafifliği ve tamamlanmışlığı vardı resimde.
Harika olmuş, kızım. Çok güzel yapmışsın, dedi Zeynep içtenlikle, dikkatlice elini tabloya uzattı. Parmakları, hala kurumamış boyaya neredeyse dokunmadan hafifçe değdi. Baban da bayılacak, bak gör.
Elif bir an durup annesinin övgüsünü içine çekti. Sadece duymak bile onu mutlu ediyordu çünkü gerçekten çok çalışmış, her detay üzerinde düşünmüş, renkleri özenle seçmişti. Başını sallayıp tabloyu göğsüne bastırdı, salonun yolunu tuttu. Zeynep ise masadan kalkıp peşinden ağır adımlarla gitti, kapıda bir an duraksadı.
Salonda küçük bir masa başında Orhan oturuyordu. Kafasını bilgisayarına gömmüş, hızlı hızlı tuşlara basıyordu. Karısı ve kızı odaya girince hemen fark etmedi bile.
Baba, bak neyi bitirdim! Elifin sesi heyecandan titriyordu. Babasının birkaç adım önünde durdu, tabloyu gene iyice göstermeye çalıştı. Üç ay uğraştım bunun için! Renkleri de özellikle sizin odaya uygun seçtim Biliyor musun, bütünlüğü olsun istedim…
Orhan ekrandan gözünü kaldırıp tabloya şöyle bir baktı, kaşları birden çatıldı. Yüzünde bir soğukluk belirdi, sesi alışılmadık şekilde sert çıktı:
Bu ne? Ciddi misin, bu karalamayı salonun dekoruna uygun mu buldun?
Babasının sözleri Elifin içine buz gibi işledi. Tuvalin kenarlarını öyle kuvvetle sıktı ki parmakları bembeyaz oldu. Gözlerinde bir an tereddüt belirdi böyle bir tepki hiç beklemiyordu! Kendini toparlamaya çalışıp neredeyse sabit bir sesle söyledi:
Ama ben uğraştım Tüm renkleri uyumlu seçtim, çerçeve de mobilya rengine uygun Seveceğini düşünmüştüm…
Orhan birden sandalyeden kalktı, sandalye gıcırdayarak geriye kaydı. Hiçbir şey demeden tabloya yaklaştı. Elifin dakikalar önce narin narin tuttuğu tabloyu dikkatlice incelemeye başladı. Bakışı sanki sanatsal bir çözüm değil de, projedeki kusurları arar gibiydi: sisli kalelere, ejderha siluetlerine, mavinin ve altının dansına…
Uyumlu mu? dedi sonunda, sesinde belirgin bir sinir vardı. Bu zevksizlik. Kompozisyonun büyüsünü bozmuşsun. Şu ejderhalar… Uyduruk bir masal kitabından fırlamış gibi. Ne tarz var ne derinlik. Düz çiziktirme.
Elifin içi büzüldü. Derin bir nefes alıp kendini tutmaya çalıştı. Cevap verirken sakin kalmak istese de, babasının sözleri canını öyle acıttı ki sesi titreyiverdi:
Bu fantezi dünyası! Ben böyle görüyorum! Bu benim tarzım, benim bakışım! Ortamı yansıtmak istedim ve başardım! Ayrıca bunu hocam yarışmaya gönderecek. Birinci olabileceğimi söyledi.
Orhan sadece alayla iç çekti, kollarını göğsünde kavuşturdu. Yüzünde rahatsızlık ve küçümseme karışık bir ifade vardı. Bir kez daha tabloya bakıp sanki yine bir kusur bulmak ister gibi göz gezdirdi; altın yansımadan çerçeveye, sonra tekrar kaledeki sisli çizgilere. O kısa sessizlik Elife asırlar gibi geldi.
Birden, aniden elini uzatıp tabloyu itti. Tuval yana doğru devrildi ve yere düşüp gürültüyle yan döndü.
Bu çöp. Bu eve girmeye bile layık değil, dedi soğukça. Adam, önemli işinden zevksiz buyuz bir şey için rahatsız edildiği için sinirliydi.
Elif bir çığlık attı, hemen tablosuna koştu. Diz çökerek aceleyle tabloyu kaldırdı, yüzeyinde çizik var mı diye titreyen parmaklarıyla yokladı. Elleri titriyordu ama acısını fazla göstermemeye gayret etti. Göğsünde ağır bir düğüm hissetti ama dişini sıktı, tuvali incelemeye devam etti, sanki bu küçücük tablo dünyadaki her şeyden önemliymiş gibi.
O sırada Orhan, Zeynepe döndü. Bakışı hem sorgulayan, hem suçlayan gibiydi.
Hep sen destekliyorsun onu. Bütün bunlar senin yüzünden! Her yaptığına alkış tutmasan gerçek zevki öğrenirdi. Eğer hocası bunu şaheser sayıyorsa, hemen başka bir hoca bulmalı! söylenerek tekrar bilgisayara gömüldü, konuşmak istemediğini belli ediyordu.
Zeynep sessizce kızının yanına gitti. Tablonun bir ucundan tutup Elife destek oldu. Ellerinde hafif bir titreme vardı ama Zeynep sesi uygun bir şekilde düz, öfke veya kırgınlık belirtisi olmadan konuştu.
Gidiyoruz, dedi fazlalıktan, abartılı tondan uzak. Yeter, bu evi bir müzeye çevirdin artık! Asıl kötüsü çocuğumuza zarar veriyorsun! Bu yeteneğini yok ediyorsun! Ben dayanamıyorum artık! Sen kal, kendi krallığında. Yalnız.
Birlikte yavaşça kapıya yürüdüler. Zeynep önden, Elif arkadan, tablosunu hazine gibi sımsıkı tuttu. Salondan geçtiler, ardında gergin sessizliği ve Orhanın alınmış bakışlarını bırakıp gittiler. Orhan taş gibi kaskatı, kolları göğsünde onları uğurladı, ardından bakmak istemedi.
Ne? dedi duymazdan geliyormuş gibi. Dalga mı geçiyorsun?
Hayır, dedi Zeynep arkasına bakmadan. Kararını vermişti çoktan. Hatta, bu karar bir anda değildi, uzun zamandır içinde büyüyordu. Tabloyu alıyoruz, eşyalarımızı da. Bir daha dönmeyeceğiz. Ne bugün, ne yarın. Asla.
Orhan küçümseyerek güldü, o alışık havada azıcık alaycı, sanki geri döneceklerinden emin.
Peki nereye gideceksiniz? hafifçe koluyla salonu gösterdi, sahipliğine vurgu yapar gibi. O eski, dökük apartmana mı? Doğru dürüst tadilatı bile olmayan, çatısı akan yere? Saçmalıyorsun! Şimdi sinirlisin, birkaç güne dönersin. Hem özür de dilersiniz! Belki de affederim…
Sözleri bir otoritenin kendinden eminliğiyle döküldü ağzından. Ama Zeynep kelimelerine aldırmadı bile. Elifin korkulu bakışlarını gördü, gidip elini tuttu sıcacık ama titrek ve kesin bir şekilde yatak odasına götürdü.
Toplanmaları uzun sürmedi. Eşyalarını torbalara koydular acele etmeden, ama vakit de kaybetmeden. Kitaplar, kıyafetler, fotoğraf çerçeveleri, eski terlikler; onların olan her şey. Tabloyu da incitmeden kartona sardılar, kağıt da koyup çizik olmasın dediler. Orhan kapıya dikilip durdu, sonra salona geçti, koltuğa gömüldü. Hiçbir şey demedi. Onların bu sessiz, kararlı toplanışında, evi hazırlığında öfke değil tedirginlik hissetti. Ne gözyaşı, ne yalvarma vardı sadece sade, kesin bir vedaydı bu.
Akşama doğru, Orhanın alay ettiği o eve vardılar. Eski, biraz yıpranmış, ama sağlam Şehrin kenar mahallelerinden birindeydi, yolları çınar ağaçlarının gölgesinde kıvrılıyordu. 1960lardan kalma apartmanın üçüncü katıydı. Tavalar alçaktı, duvarlar yer yer dökülmüş boyalı ve küçük sıvalar dökülmüştü. Parke gıcırdıyor; camlar eskimiş, rüzgarla titreşiyordu. Odalarda örümcek ağları, pencere diplerinde toz tabakası vardı. Havadaysa eski kitap ve tahta kokusu hakimdi.
Ama Zeynep sızlanmadı hiç, Keşke mülke biraz daha önceden sahip çıksaydım demekle yetindi. Ama olsun, hepsini el birliğiyle düzeltecekler. Müze evi gibi yapmaya gerek yok, sade ve huzurlu bir ev yeterliydi.
Elif yanında bir kutu boya taşıyordu. Gözleri şu an ümitsizlikten değil umutla parlaktı. Duvara yaklaşıp fırçayı kaldırdı, tereddütle sonra annesine baktı:
Anne Çizmemi ister misin? neredeyse fısıltıyla sordu. Ama fısıltıda sevinç vardı, hatta adeta rica. Elinde fırça, bakışları Ya izin vermezsen? der gibi.
Tabii ki, dedi Zeynep. İstediğin yere çiz. Duvara da, tavana da Burası bizim evimiz. Gönlünce yap ama önce sıvası düzeltelim, çizdiklerin boşa gitmesin.
Hiç vakit kaybetmeden bir iş arkadaşıyla telefonlaştı. O kişinin eşi ustaydı, hızlı ve temiz iş çıkarıyordu. Kısa süren bir görüşme Daha birkaç saat geçmeden ustabaşı geldi, bakıp ölçtü biçti. Ertesi sabah işçiler işe koyulmuştu bile.
Tadilat süresince Zeynep ve Elif geçici olarak kirada kalmaya karar verdi. Pratik değildi belki ama başka çare? Boya ve sıva tozu soluyacak halleri yoktu ya! Zaten pencere değişimi de yapılacaktı, gürültü ve toz kaçınılmaz olacaktı.
İyi ki babaanneden kalan mirası saçıp savurmamıştı aslında Elifin eğitimi için biriktiriyordu Şimdi tam zamanında lazımdı para
**********************
Nihayet tadilat bitti. Duvarlar pastel tonlara boyandı; fakat her odada bir duvar bembeyaz bırakılmıştı. Yaratıcılık için.
Elif sevinçle çığlık attı, fırçasını aldı ve ilk fırça darbelerini isteyerek duvara sürmeye başladı. Hareketleri birden, tıpkı önceden düşündüğü gibi emin kafasında oluşturduğu resmi şimdi hayata geçiriyordu. Parlak renkler beyaz zemine damlatıldı; yavaş yavaş, hayali bir manzara ortaya çıkıyordu: yüksek kulelerin eteğinde dalga dalga sis yayılırken, uçan ejderhaları, uzak dağların doruğunda altın parıltıları…
Zeynep de eski bir berjerde oturup izledi kızını. Hiç karışmadı, sadece seyretti. Elifin tamamen çalışmaya dalışını görmek güzeldi: yüzü ışık saçıyordu, gözlerinde neşe, hareketlerinde artan bir özgüven vardı. Zeynepin dudaklarına yerleşen tebessümde bir huzur, mazideki kaygılara veda vardı. O ilk bakışta düzensiz görünen canlı fırça vuruşlarında ve renk cümbüşünde sonsuz bir hayat ve coşku vardı.
O sırada telefon titredi, yeni bir mesaj. Ekranda Orhan yazıyordu. Zeynep okuduğu mesajla birdenin gülümsemesi uçup gitti: Sakinleşirseniz geri gelebilirsiniz. Ama tabloyu bırak, yeri çöp kutusu.
Zeynep telefonu sessizce kapatıp kenara bıraktı. Tekrar kızına baktı Elif gülüyor, boyayı etrafa saçıyordu, bambaşka bir mutlulukla parlıyordu gözleri! Zeynep o anda anladı: dönmeyecek. Çünkü Orhana olan sevgisi devam etse de, kızının mutluluğu için oraya asla dönmeyecekti. Zaten Orhan kendisini hep işine vermiş, eşiyle ilgisini kaybetmişti. Artık başka odada yatıyordu
*********************
Elif boş durmuyordu. Kısa zamanda odası küçük bir atölyeye dönüştü. Duvarlar, uçan ejderhalarla ve gizemli kalelerle dolu fantastik manzaralarla kaplandı; tavan yıldızlı bir gökyüzüne döndü, kapıya ise dalgalanan bayraklı bir kale çizdi. Öyle bir hevesle çalışıyordu ki bazen yemek yemeyi, uyumayı unutuyordu. Bazen yeni detaylar ekliyor, bazen bir adım geriden bakıp sonucu değerlendiriyor, sonra yeniden fırçasını kaptığı gibi duvara koşuyordu.
Zeynep sessizce, gururla izledi onu. Artık Elifin yüzünde eski gerginlik yerine neşe vardı; çekingenliğin yerini hayal gücü aldı. Artık hatadan korkmuyordu, babasının onayını aramak için uğraşmıyordu. Sadece özgürce, doya doya, rahat rahat üretmekle meşguldü.
Bir akşam üstü, Elif uyuduktan sonra Zeynep sessizce kızının odasına girdi. Alacakaranlıktaki boyalar daha canlı görünüyor, resimdeki canlılar gerçekmiş gibi gözüküyordu. Duvar boyunca ağır ağır yürüdü; ejderha kanatlarını germiş, kalenin penceresinden sıcak sarı bir ışık sızıyor, yıldızlar farklı bir biçimde gökyüzünü süslüyordu.
Zeynep elini duvarda gezdirdi, kurumuş boyanın dokusunu hissetmek bambaşka bir duyguydu sanki kızının hayaline, kalbine dokunuyordu. O an anladı: işte gerçek sanat buydu. Tasarım uyumu için değil, ruhunu duvara dökebilmekti asıl değerli olan şey. Her renk bir duygu, her çizgi bir anıydı.
Telefon yine titredi. Yine Orhandan mesaj: Gerçekten bu harabe evde mi yaşayacaksınız? Elifin geleceğini düşün. Ona düzgün bir ev gerek, bu sanat mezarlığı değil.
Zeynep cevabını uzun uzun düşündü, parmakları yavaşça yazmaya başladı: Ona gerektiği ev, sanatına çöp denmeyen, annesinin yanlış sünger rengi aldığı için dert etmediği yer. Ayrıca şahane tadilat yaptırdık, merak etme. Yazdığına bir daha bakıp Göndere bastı. Hiç tereddüt etmiyordu.
Ertesi sabah, Zeynep nihayet eve biraz daha sıcaklık katmanın zamanı geldiğini düşündü. Büyük işler bitmişti; sıra kendi zevklerine gelmişti artık.
Elifle beraber koltukları cam kenarına, kitaplıkları yan yana getirdiler, ışık bol olması için. Zeynep renkli yastıklar çıkardı, Elif onları bazen simetrik, bazen komik dizdi. Sıkıldıkça tekrar tekrar değiştirdi.
Haftasonu eski eşya pazarına gittiler kalabalık, rengarenk ve cıvıl cıvıl bir yerdi orası; eski eşyalar, el yapımı hediyeler, fırından gelen poğaça kokusu… Elif hemen eski eşyaların arasında küçük, oymalı bir ahşap kutuya kilitlendi. Kutunun kapağı hafifçe gıcırdıyor, içinden kuru ot ve toz kokusu geliyordu.
Bak anne, bu bir masal kutusu gibi! dedi Elif. Alalım mı?
Tabi ki dedi Zeynep başıyla. Gerçekten özelmiş.
Zeynep, biraz ötede eski bir sallanan sandalyeye gözünü dikti; biraz boyası dökülmüş, oturağı sarkık ama huzur ve sıcaklık dolu bir havası vardı. Sanki yıllarca pencere önünde kitap okuyan birinin tahtı gibi.
Burası bizim tahtımız olsun! Biraz boyasak yeter. Burada kitap okumanın, güneşte sallanmanın keyfi başka olacak, dedi Zeynep.
Parayı ödediler, eve getirilmesi için adres bıraktılar (iyi ki satıcı eve teslim ediyordu). Dönüşte Elif bir sanat malzemeleri dükkanının camında parlayan metalik yağlı boyalara gözlerini dikti. Bir an heyecanlandı, ama annesine sormadan önce duraksadı:
Anne, metalik yağlı boya alabilir miyim? Onlar sanki içten parlıyormuş gibi…
Zeynep, kızının heyecanını saklamaya çalışmasına gülümsedi:
Tabii ki, dedi yumuşakça. Büyük tuval de alalım, ne istersen sığsın.
Elif cevap veremeden annesine sarıldı sımsıkı. Zeynepin içini tarifsiz bir huzur, kendine güven kapladı bu ne mutluluktu, ne de gururdu, bambaşka bir şeydi.
O eski evde her adımı baskı ve huzursuzluk olan günleri hatırladı. Çay bardağını yanlış yere koymaktan, perdeleri koyu seçmekten, yanlış renk havlu almaktan korkuyordu. Burada, kusurlu ama canlı bu evde ise korkuya yer yoktu. Sadece kahkaha, renk ve sade bir “biz”lik duygusu…
Akşam çökerken, Zeynep tam yatacakken Elifin odasından sesler geldi. Başta eşyaları çekiştiriyor sandı, sonra hafif bir mırıldanma işitti.
Koridorda bir an durdu, kulak kabarttı. Sadece Elifin huzurlu homurdanması duyuluyordu içeriden. Kapıyı hafifçe araladı.
Elif masa lambasının altında oturuyordu, tüm dikkatiyle çalışıyordu. Yeni aldığı yağlı boyaları bir bir kutusundan çıkarıyordu. Yanında fırçalar diziliydi; Elif güya toz olan yerleri üfleyip, fırçalarını boy sırasına göre diziyor, lambanın yeterli ışık verip vermediğine bakıyordu. Memnun kalınca albümünü uzattı.
Hala uyumadın mı? dedi Zeynep, kızının konsantrasyonunu bozmamaya çalışarak.
Elif döndü, gözlerinde uykudan eser yok, aksine heyecan vardı.
Hayır, dedi. Yeni tabloya başlamak için sabırsızım. Hayalimde büyük bir kale… Kuleleri bulutlara yükseliyor. Etrafında sihirli bir orman; geceleri ağaçlar parlıyor. Gökyüzünde ise bir sürü ejderha. Sanki topluca bize bir sır vermeye gelmişler…
Zeynep kendini gülümsemekten alıkoyamadı. Yanına yaklaşıp kapı kenarına yaslandı; loş ışıkta Elif sanki küçük bir büyücüyü andırıyordu.
Büyülüymüş, fısıldadı Zeynep. Nerede yapacaksın peki?
Duvarda! dedi Elif, hiç duraksamadan. Bakışları odayı taradı, sanki çoktan tabloyu görüyordu. Salonda. O bizim hikayemiz olacak! Daima gözümüzün önünde olmalı. Her baktığımızda nasıl başladığımızı hatırlayalım diye.
Zeynep sadece başını salladı. Boğazında sıcak bir yumru, gözlerinde yaş belirdi ama acıdan, üzüntüden değil; tarifsiz, rahatlatıcı bir ferahlıktandı. Sonunda anladı ki: ev duvar değil, mobilya değil, dört dörtlük dekor hiç değil. Ev; duvara ejderha çizecek cesareti bulduğun, hayalini korkusuzca söylediğin, hiçbir düşüncenin aptalca bulunmadığı yerdir. Her boya lekesi, her fırça darbesi, hayatının izidir.
Bir sabah Zeynep sıcacık kahve kokusuyla uyandı. Mutfaktan neşeli uğraş sesleri geliyordu. Giyinip gittiğinde, Elif onu bekliyordu. Masada iki fincan kahve ve bir tabak tost vardı. Kızı neşeyle parlıyordu.
Anne, bak ne buldum! dedi, büyük bir kağıdı açtı.
Kağıtta henüz yarı bitmiş olsa da büyüleyici bir eskiz vardı: ucu bucağı olmayan kuleli bir kale, her birinde farklı bir kimlik: biri göğe yükselen sivri kule, diğeri tuhaf kemerli, bir diğeri ise ağaçların ardında saklı. Kale etrafı ise içten yanan ışıklı ağaçlarla dolu bahçeyle çevriliydi. Üstünde yine misafir gibi uçan ejderhalar…
Bu bizim aile kalemiz olacak! dedi Elif. Gizli geçitleriyle, parlayan bahçesiyle. Duvara çizmek istiyorum, hep bizimle olsun. Bugün başlasak?
Zeynep dikkatle her detaya baktı içinde hayal, sıcaklık ve sevgi vardı. Yüreği sevinçle doldu, kocaman gülümsedi.
Harika bir fikir, dedi. Nereden başlıyoruz? Belki en yüksek kuleden? Ya da bahçeden, hemen renk katalım?
Elif bir an düşündü, sonra kararlılıkla kafasını salladı:
Kuleden, dedi. O bizim fenerimiz olsun, herkes bilsin; burası bizim yuvamız.
Zeynep kızına alıcı gözle baktı: pırıl pırıl bakan gözlerine, heyecandan minik ellerini sıkan parmaklarına ve o büyülü kale eskizine… İşte tam o anda, kesin olarak bildi ki, bir daha asla geri dönmeyecekler. Hiçbir baskının, hiçbir zevk adına yapılan küçümsemenin, hiçbir hayal kırıcı düzenin olduğu eve gitmeyecekler. Çünkü burada, boya kokuları, karalamalar ve yarım kalmış tablolar arasında, aradıkları gerçek yuvayı bulmuşlardı.
Kendileri olabildikleri yeri
Masalların doğduğu gerçek eviElif fırçalarını, boyalarını hazırlarken Zeynep pencereye yaklaştı, dışarıda yeni bir sabahın saf aydınlığını izledi. O anın sessizliğinde, kalbinin bir köşesinde yıllardır sakladığı korkuların yerini, tarifsiz bir huzur doldurdu. İçeriden gelen neşeli fısıltılar, sabah güneşiyle yarışır gibi evi aydınlatıyordu.
Birlikte salondaki o boş duvarın karşısına geçtiler. Elif, ilk fırça darbesini heyecanla attığında, sanki evin duvarları da soluk alıp vermeye başladı; renkler büyüyerek yayılıyor, hayalleri gerçekliğe kök salıyordu. Zeynep, fırçasını eline alıp Elife katıldı, o da hayalindeki çiçekleri, ışıltılı yıldızları ekledi tabloya. Her darbede geçmişin yükleri biraz daha hafifliyor, şimdi ve gelecek en canlı renkleriyle şekilleniyordu.
Saatler geçti, duvardaki kale yükseldikçe annesiyle kızı, gülüşerek birbirine yeni detaylar öneriyor, bazen küçük kavgalarda hararetle tartışıyor, sonra daha büyük bir kahkahayla barışıyorlardı. Evin içindeki hava başka hiçbir yerde bulunmayacak bir sıcaklık doldu; duvarın her santiminde umut, inanç, özgürlük vardı.
Akşam olduğunda, gün ışığı yavaşça tablodan süzülürken, Zeynep ve Elif bir adım geri çekilip yaptıkları esere hayran kaldılar. O eski, köhne apartman dairesi artık sıradan bir yuva değil, kendi masallarının, kendi mutluluklarının doğduğu bir ev olmuştu. Artık ne geçmişten korku vardı ne gelecekten kaygı.
Ve o günden sonra, her yeni sabah Elifin hayal gücünün renkleriyle, Zeynepin sevgisiyle daha parlak açtı. Kapı eşiklerinden içeri giren her neşe, her dost kahkahası, onlara bir kez daha gösterdi: Mutluluğun doğduğu yer, dört duvarın ötesinde, hayallerinin ve sevgilerinin buluştuğu tam da burasıydı. Ve onlar, sonunda evlerinde, gerçekten özgürdü.




