Hakikat ile Hayal Arasında

Gerçekle Hayaller Arasında

Nihal sıcacık battaniyesine dolanmış, evinin dinginliğinin tadını çıkarıyordu. Dışarıda kar taneleri ağır ağır İstanbulun rüzgârında savruluyor, penceredeki camları süslüyorlardı sanki sessiz bir kış valsine davet çıkarır gibi Az önce, düğün elbisesinin provasından dönmüştü aylardır heyecanla beklediği o meşhur olay! Elinde hâlâ bir poşet; zarif küpeler, incecik bir taç, birkaç minik aksesuar Kısacası, düğün günü kombinine son dokunuşlar. Kafasında da bin bir düşünce; yeni elbiseyle nasıl görüneceğini, ışıkların takılarına vurduğunda nasıl parlayacağını, misafirlerin büyülenmiş bakışlarını hayal etmekten tam olarak eve dönmüş bile sayılmazdı.

Sessizliği bir anda çalan kapı zili böldü. Küçük bir deprem gibi zıpladı yerinde, battaniyenin uçlarını iyice kavradı, gözleri şaşkın. Saate baktı yediyi onu geçiyordu. Kim gelir ki bu saatte? Bir yandan Yine mi kargocu? düşüncesi, bir yandan Merdivenden düşen Ayşe Abla mı acaba? telaşı

Kapıya yöneldi, göz deliğinden baktı. Kim var, kim yok, seçilmiyor; sadece uzun boylu bir adamın silueti! Hani açmaya gönlü var ama, amacı belli olmayan bir gölgeye kapı açmak için de cesur olmak lazım.

Kim o? dedi, sesine gereksiz bir sakinlik katmaya çalışarak.

Benim, Tolga, dedi flu bir ses, kapının ardından hafif boğuk. Acil konuşmamız gerek!

Nihal tereddüt etti. Tolga? Hiç de özlediği biri sayılmaz ama Ya birşey olduysa, mesela Zehrayla ilgili falan? Bir iç çekişle kapının kilidini çevirdi, araladı kapıyı. Tolga karşında: omuzlarına yapışmış karlar yavaşça eriyor, lacivert kabanında izler bırakıyor. Surat solgun, gözleri de sanki yanardağ; öyle bir bakış ki, insan irkilmeden edemiyor! İçinde bir şüphe: Acaba açmasa mıydı şu kapıyı?

Buyur içeri, dedi, bir kenara çekilip tedirginliğini saklamaya çalışarak. Kapıyı suratına kapatacak değildim ya Üzerin leş gibi ıslanmış.

Tolga, ayakkabılarını çıkartmayı unutmuş gibi, paldır küldür içeri daldı. Botlarından akan su parkede leke üstüne leke bırakıyor; ama Tolga zerre umursuyor mu, hiç! Boş bir bakış, uzaklara dikilmiş; yanında biri var mı, yok mu anlamazsın. Nihal yan gözle bakıp içten içe titremeye başladı. Bu saatte, bu hâlde, buraya kadar gelen adam, kesin can sıkıcı bir şey konuşacak, diye geçirdi aklından.

Nihal döndü kıza, elinde eldivenleri dönüştürerek. Dayanamıyorum. Ben sana aşığım!

O an dünya durdu sanki.

Tolga, sen başladı ama sesi titredi, cümle havada asılı kaldı.

Tolga, Nihalin devam etmesine fırsat vermedi, üstüne doğru bir adım attı, sanki bir daha konuşmazsa dünya başına yıkılacak gibi.

Biliyorum, evleniyorsun. Biliyorum, deli saçması bu söylediklerim! Ama vallahi içimde tutamıyorum artık! Onca ay, unutmayı denedim, hayatıma bakmaya çalıştım nafile! Söylemem lazımdı, daha önce Zehrayla da sırf sana yakın olabilmek, seni daha çok görebilmek için çıktım! Hiç sevmedim onu! Hiç!

Nihalin içi buz kesildi. Şaka mı bu! Zehraya yakınlık kurmasının sebebi meğer kendiymiş Kız da ne hayaller kurmuştu!

Otomatik olarak battaniyeyi koltuğa attı; sanki o hareket ona gerçek hayata dön şansı verecekmiş. Oda birden daraldı; nefes almak zorlaştı.

Tolga Dikkatlice kelime seçiyordu. Farkında mısın ne diyorsun? Benim nişanlım var, ona aşığım. Evleniyoruz. Planlarımız var, hayallerimiz var. Zehra

Tolga gözünü kaçırmadı. Bir yandan acı, bir yandan da tuhaf bir ferahlık okunuyordu bakışlarında; sanki yükünden kurtulmuş.

Biliyorum, uğruna bir şeyler yapmak istedim işte! Yakında tamamen kaybedeceğim diye korktum. Şimdi söylemezsem ömür boyu pişman olacaktım. Zehra Zehra ile ilgim yok, yemin ederim!

Nihal bir an nefesini tuttu. Ay bu adam ne diyor! Zehrayı zerre umursamıyor! O kadar şaşırmıştı ki ağzından çıkan kelimeler kendine bile yabancı geldi:

Ne dediğini biliyor musun? Sen nasıl olur da böyle konuşabilirsin!

Gerçek bu! Tolga iyice kararlı. Zehra sadece sana yaklaşmanın yolu oldu. Belki bir gün dikkatini çekerim, beni farklı görürsün diye düşündüm. Şimdi eminim; sensiz hayatımın hiçbir anlamı yok!

Diz çöktü, titreyen parmaklarıyla cebinden ufak bir yüzük çıkardı zarif, ince desenli bir tek taş.

Bırak onu! O nişanlından vazgeç, benimle ol Seni dünyadaki en mutlu insan yapacağım, söz veriyorum!

Nihalin gözleri doldu; kafasının içinde Tolgayla Zehrayı kahkaha atarken, el ele tutuşurken, samimi bakışırken hatırladı Her şey yalan mıydı? Koca bir geçmişi kafasında dağıtmış, şimdi yapbozun eksik parçalarıyla uğraşıyor ama bir türlü tamamlayamıyor.

Kalk lütfen, dedi zar zor. Rica ediyorum.

Tolga kalktı, ama hâlâ umutla onu süzüyor.

Bana inanmıyor musun? sesi hafif titrek, ama burnu havada.

İnanıyorum, dedi Nihal sakince. Ama bu hiçbir şeyi değiştirmez.

Bir adım geri atarak mesafe yarattı, şaşmaz bir kararlılıkla devam etti:

Sen dostumsun Tolga. Ama ben başkasını seviyorum ve onunla evleneceğim; eminim, benim kaderim o. Masala gerek yok.

Tolga yüzüğe bakarken gözleri doldu:

Ya bunu daha önce söyleseydim? Nişanlını tanımadan?

Nihal bir an durakladı. Sonra başını hafifçe salladı:

Aynı cevabı verirdim. Kusura bakma, evlilik hayalindeki adam sen değilsin. İyisin, hoşsun ama bana göre değilsin.

Tolga yanına yaklaştı, gözlerinde bir hırs ve çaresizlik:

Neden? Biliyorum, bana da Sen de bana öyle bakıyorsun bazen, bir şey var aramızda.

Nihal iyice arka kapıya kaçma planını kafasında kurmaya başladı. Çok tuhaf bakıyor bu Tolga! Yavaşça kenara çekilirken, sesi olabildiğince sakin:

Aramızda hiçbir şey yok, Tolga. Senin yaşadığın şey aşk filan değil, takıntı. Kafanda benimle ilgili bir hikâye uydurmuşsun. Lütfen, bu konuyu burada bitirelim.

Tolga yumruğunu sıktı (ama sinirden çok çaresizlikten). Bir savunma çabasıyla:

Yanılıyorsun, ben kimseye böyle hissetmedim! Bu bir uydurma değil, aşk!

Nihal içini çekti, Sakin ol, dedi kendi kendine. İş çığrından çıkmasın diye ortamı germemeye çalışarak:

Ya Zehrayı hiç düşünmüyor musun? Ona ne kadar büyük bir acı yaşatıyorsun, biliyor musun Tolga? Onun duygularıyla oynadın, şimdi de benden her şeyi bırakmamı bekliyorsun!

Haklısın, dedi Tolga kısık bir sesle. Yanlış yaptım, çok iyi biliyorum. Ama başa dönsem yine aynı şeyi yapardım! İçimden gelerek, hiç pişman olmadan

Başkalarının acısı üzerine mutlu olamazsın, Nihal hızla telefona baktı; Acaba ulaşabilir miyim? Bir de, sen bende başka birini görüyorsun, hayalini kurduğun kişiyi. Gerçeği değil. Biz zaten çok az konuştuk! Sevgili olacak karakteri bile tanımıyorsun. Senin âşık olduğun, tamamen bir hayal. Gerçekten çok daha karmaşık her şey.

Bir süre sessizlik oldu. Devam etti:

Senin Zehra ile konuşman gerek. O da doğruları bilmeli. Hatalarının hesabını ona vermelisin.

Tolga dondu kaldı, parmakları titredi, yumruk yapıp kendini toplamaya çalıştı:

Ne konuşacağım ki? Onu hiç sevmedim ki! Sadece beni sinirlendiriyor. Sen başkasın Sen bambaşkaydın.

Tolgada öyle bir hüsran ve yorgunluk vardı ki Nihalin içi cız etti. Ama duygusallığın zamanı da değil. Yanlış anlar, umutlanır, daha beter olur.

Bende şansın yok, Tolga. Zehrada da yok. Üstelik ben susacak biri değilim.

Bir an göz göze geldiler; Nihal istemsiz ürperdi. Sonunda Tolga pes etti:

Gidiyorum. Ama hala vazgeçmedim! Bir gün anlayacaksın; biz birlikte olmalıyız.

Gerek yok, başını salladı Nihal. İç sesi, tehdit mi duydu ne? Bekleme. Hayatına bak. Gerçekten seveceğin birini bul. Şimdi çık, lütfen.

Tolga yavaşça kapıya yöneldi, ağır ağır yürüdü. Eşiğe gelmeden durdu, son bir kez dönüp baktı.

Dürüstlüğün için teşekkürler, dedi sade, kuru bir şekilde. Ama bu veda değil.

Ve çıktı, kapıyı usulca kapattı. Nihal kapalı kapıya bakarken vücudundaki gerginlik ağır ağır çözülmeye başladı. Pencereden dışarıya baktı; yolları kar kaplamış, sokak lambalarının altı bembeyaz. Tolga, kolları cebinde, omuzları düşük, kaybolana dek yürüdü.

Nihal, onun arkasından kaygıyla baktı. Bu çocuğa hiç güvenmiyorum Ya Zehraya başka bir şey anlatırsa? Ya tamamen farklı giderse olaylar? Ya ben de eğlendim filan derse?

Telefonu kaptı, Zehrayı aradı. Kalbi çarpıyor ama sesi mümkün olduğunca sıradan bir havayla açtı:

Zehra, merhaba. Konuşmamız lazım. Hem de hemen.

Karşıdan bir kâğıt hışırtısı gibi ses geldi. Zehranın sesi kaygılı:

Hayırdır? Çok tuhafsın. İyi misin?

Nihal nefes aldı, içini topladı. Sakin görünse de işin ciddiyetini biliyor:

Tolga az önce bana geldi, başladı dikkatlice. Seninle sırf bana yakın olabilmek için çıktığını söyledi. Hiç sevmemiş seni. Sadece bana ulaşmak istemiş.

Uzun bir sessizlik. Nihal Zehranın orada oturup, telefonu sımsıkı tuttuğunu gözünde canlandırdı. Sonunda Zehra titrek bir sesle konuştu:

Ne demek yani bu? O gerçekten Bu nasıl olabilir

Biliyorum, çok canın yanacak ama seni kandırmasına da göz yumamam. Sen en yakın arkadaşımsın! Nihal bir solukta döktü. Bana ilan-ı aşk etti. Nişanlımı bırakıp onunla olmamı istedi. Zehra, cidden korktum; bir an ben de ne tepki vereceğim bilemedim!

Yine sessizlik. Sonunda Zehra boğuk bir sesle:

Anladım, dedi. Peki, şimdi ne olacak?

Bilmiyorum, Nihal içtenlikle yanıtladı. Büyük ihtimalle az sonra sana da uğrar. Evde yalnız mısın? Onun bu tavırlarından hiç hoşlanmadım!

Zehra birkaç saniye susup, kısık sesle:

Takma kafana, iyi olacağım. Söylediğin için sağ ol.

Bunu böyle öğrenmek zorunda kaldığın için üzgünüm, Nihal içtenlikle konuştu.

Sorun yok. Gerçekte olanı bilmek, o güzel uydurulmuş hayal dünyasında yaşamaktan iyidir, dedi Zehra daha gür bir sesle.

Konuşma bitti, Nihal telefonu usulca koltuğa koydu. Odada yine yaprak kımıldamıyor. Pencereye yaklaştı, alnını camın soğuğuna yasladı, kar tanelerinin sokak lambalarının altında süzülüşünü seyretti. Şimdi bu şehirde iki kişi duygularıyla cebelleşiyor ve Nihal sadece dua edebiliyordu; umarım sonunda herkes yolunu bulur.

Aklından bin türlü düşünce geçiyor; Zehranın şu an ne hissettiğini, bu gerçekle başa çıkıp çıkamayacağını, hayata bakışının değişip değişmediğini hesaplamaya çalıştı. Ama biliyordu: Acı da olsa gerçek, hiçbir zaman sahte umut kadar zarar vermez

******************

Zehra hâlâ mutfakta oturuyordu. Nihalin söyledikleri beyninde çınlarken, geçmişten anılar da bir bir gözünün önüne geliyordu. İlk buluşmalar, Tolganın esprili tavırları O gülüş, o ellerini nazikçe tutuşu Meğer hiç sevmemiş, diye geçiriyordu içinden; sanki içindeki bir şeyi, bir evi yıktı, duvarlarını tek hamlede yerle bir etti.

Boş bardağın ucuna dokundu. Çayı da buz olmuştu. Telefondan bu yana yudum dahi almamıştı demek ki. Odada sadece duvardaki saatin tik takları, zamana inat.

Derin bir nefes aldı. Şimdi ne yapmalı? Bir yandan arayıp Tolgaya okkalı cümleler sıralama isteği, bir yandan hiçbir şey olmamış gibi devam etme çabası Ama karar verecek durumda değildi. Şimdi zamana ihtiyacı vardı; her şeyi sindirmek, anlamak, yeni hayatına alışmak için.

Kapı zili birden çaldı. Zehra ikinci çayını koyuyordu ki yine yerinden zıpladı. Kapıya gitmeden önce göz deliğinden baktı; Tolga! Açıp açmamaya karar vermesi birkaç saniye sürdü ama sonuçta açtı. Koyu kabanı ıslanmış, saçları kar içinde, yüzü bembeyaz, gözler kıpkırmızı; uykusuz ya da uzun süre sokakta kalmaktan belli ki fena dağılmış.

Zehra İçeri girmeden diline dolanan şaşkın bir neyim ben acaba hâliyle. Sana bir şey anlatmam gerek. Ben Ben hiç

Her şeyi Nihal anlattı, sözünü kesti Zehra, kendini güçlü göstermeye çalışarak. Kendi ilişkilerini böyle bir ağızdan duymak daha da zor olurdu. Beni şaşırtacak başka bir şeyin var mı?

Tolga dondu, omuzları düştü, elini uzatacak oldu; sonra vazgeçip kafasını eğdi.

Demek bana yetişemedim dedi sessizce. Kendi söylemek istemiştim, başkasından önce duymayacaksın diye.

Zehra kollarını kavuşturdu, içinden bir öfke kabarıyor ama gözyaşı dökmeye yanaşmıyor.

Neden geldin? Sesini sabit tuttu ama azıcık titrek geldi. Aynı şeyi tekrar edip beni iyice küçük görmek için mi? Yoksa başka birine göz kırpmana aracılık ettiğim için mi?

Hayır, bir adım attı, ama kız irkilip geri çekildi. Durdu; göz göze geldiler. Özür dilemek için geldim. Yalanlar, sakladıklarım için. Seni kullandığım için.

Bir duraksama, kelimeleri dikkatle seçiyor:

Bunun adı bahane değildi. Sana zarar verdim, bunu biliyorum. Bağışlamanı ya da anlamanı beklemiyorum. Sadece yüzüne karşı açıkça söylemek istedim. Gerçekten üzgünüm.

Zehra bir süre sadece baktı. Ne öfke var, ne acı Belki sadece soğuk, dokunmaz bir tepki.

Bunu bana çok önce söyleyebilirdin, dedi. Hiçbir duygum yok deseydin, üzülürdüm ama saygı duyardım. Ama şimdi, Nihali bırakmaya ikna etmek için bana geliyorsun. Üzgün mü olmalıyım sanıyorsun?

Söyleyecek bir şeyim yok, Tolga hafifçe gülümsedi, ceketinin cebinden ufak kutuyu çıkardı, kapakçığı usulca açtı. Bunu da bırakıyorum. En azından minik bir kefaret olsun.

Zehra kutunun içindeki iri olmayan, aslında gayet zarif yüzüğe göz attı. O an, bütün özrü, her türlü pişmanım lafı çorap söküğü gibi boş geldi.

Kendine sakla, sesi buz gibi, duygu kırıntısı barındırmıyor. Hiçbir şeyin bana lazım değil.

Tolga kutuyu tekrar cebine sıkıştırdı, artık iyice ezilmişti.

Zehra, ne desen haklısın. Hâlâ kendime kızıyorum. Keşke telafi edebilsem

Başını yana eğdi, sanki içinde hâlâ biraz umut arıyor:

Telafi mi? Zehra acı bir gülümseme kondurdu. Ne yapacaksın? Benimle formalite evliliği mi? Yoksa apartmanın önünde kendini mi yere atacaksın ki ben kendimi suçlu hissedeyim?

Tolga başını eğdi, yine bir adım attı ama Zehra göz göze gelmemek için hafif geri çekildi.

Ben sadece yeni, temiz bir başlangıç yapmak istiyorum Gerçekten Hiç yalan olmadan.

Zehra başını salladı, kendinden emin bir tavırla:

Yeni bir başlangıç, sadece güven duyduğun biriyle olur. Bense, sana bir daha asla inanmam. Her şey yalandı; bana ait ne varsa ezip geçtin. İster pişman ol ister olma, bir önemini yitirdi.

Bir an derin nefes aldı ve son noktayı koydu:

Bana zaman lazım. Çok zaman. Mesafe de lazım, gördüğüm her yerde acıyı hatırlamak istemiyorum. Bundan sonra hiç konuşmayalım, olur mu?

Tolga sustu, kutuyu cebine iyice sıkıştırdı. Tamam, dedi. Affet beni.

Kapıya döndü. Tam çıkacakken tekrar baktı:

Eğer bir gün konuşmak istersen

İstemem, dedi Zehra, sesi net, soğuk. Gerçekten istemem.

Birden kapı tekrar çaldı. Allahım bu gece de bitmedi!

Kapıya koştu, göz deliğinden baktı; karşısında Cihan Nihalin nişanlısı, uzun boylu, düzgün yapılı, koyu saçları özenle taranmış ve suratında buz gibi bir ifade. Cihanın mimikleri klasik Ne konuşacaksak konuşalım da bitsin, hâli.

Zehra kapıyı açtı. Cihan gram gülümsemedi, selam dahi vermeden havada yankılanan sesiyle sordu:

İçeri girebilir miyim?

Hiç lafı uzatmadan geçti içeri. Aynı anda Tolga iyice geriye çekilip görünmemeye çalıştı.

Ne yaptığını biliyorum, dedi, Tolgaya dimdik bakarak. Hem ona, hem Nihale.

Tolga ağzını açtı ki bir şeyler diyebilsin ama Cihan izin vermedi:

Sessiz ol. Yeterince saçmaladın! Her şeyi Nihal anlattı. Şunu da anlayacaksın: Öyle her olay konuşarak çözülmez.

Cihan bir adım daha yaklaşıp, Tolgayı duvara iyice sıkıştırdı.

Cihan, yapma Zehra araya girmek istese de, Cihan elini kaldırıp işaret verdi:

Sana kalmadı Zehra. Bu çocuk, bak, sadece sözden anlamaz.

Tolga, nihayet başına gelecekleri anladı. Meğer Nihali mutlu etmeye çalışırken başına iş açmış! Karşısında donuk bakışlı, gözlerinde bitti bu iş yazan damat var.

Bak şimdi, dedi Tolga kekeleyerek, Ben suçluyum, ikisinden de özür diledim. Lütfen

Özür mü? Cihan kara mizahla cevap verdi. Bir pardon ile tüm sorunlar siliniyor yani? İki insanın güvenini yerle bir ettin; başka ne lazım sana?

Cihan daha fazla konuşmadı; tek bir yumrukla Tolgayı yere serdi. Tolga refleksle yere oturdu, dudağı kanamış, parmaklarından aşağı kan sızıyor.

Bu, daha başlangıç, dedi Cihan donuk bir biçimde. Bir daha Nihalin ya da Zehranın yanına yaklaşırsan Sonu daha kötü olur. Anladın mı beni?

Tolga kalkarken bir bakış Zehraya attı; onda zerre merhamet yoktu.

Omuzları düşük, çıkışa yöneldi. Eşiğe geldiğinde bir şey söyleyecekti ama Cihanın bakışı kararını değiştirdi. Sessizce çekip gitti. Kapı kapandı, ortada bir ağırlık kaldı.

Cihan, Zehraya döndü:

Bunun için üzgünüm. Şiddet çözüm olmayabilir ama bazen başka dil anlamıyorlar.

Zehra gözlerinde yaşla bakıyordu, ama durumu da kabullenmişti. Karmaşık bir geceye uygun, son derece Türk usulü, diye geçiriyordu aklından:

Belki de öyle olmalıydı Bilmiyorum Yine de, sağ ol. Yanımda oluşun çok şey ifade etti.

Cihan hafifçe gülümsedi.

Bu tür şeyler kolay değildir. Ama sen güçlüsün, toparlarsın.

Zehra başını salladı, ve içi rahatlamaya başladı. Sözde kolay değil, ama o bu yükle başa çıkacak güce sahip.

Teşekkür ederim, dudaklarında minik bir tebessüm. Destek için, gerçekten.

Nihal senin için çok endişelendi, ekledi Cihan, yoldaş bir ifadeyle. Aslında gelmek istiyordu. Ben yerine geleyim dedim.

O, benim hem canım, hem sırdaşım, diyerek iç çekti Zehra. Ve ona öyle iyi baktığın için ayrıca teşekkür ederim.

O gece odada bir huzur yayıldı. Dışarıda lapa lapa kar yağınca sokaklar yumuşacık bir örtüyle kaplanıyordu, sanki günün bütün acılarını sarar gibi Zehra derin bir nefes aldı ve sonunda bir iç rahatlığı hissetti. Önünde uzun bir yol var, kendisi ve duyguları için Ama artık yalnız olmadığını, birilerinin varlığının onu hep koruduğunu biliyor.

Cihan gittikten sonra Zehra salonun ortasına çoşkulu bir zafer edasıyla çöktü.

Bitti, dedi, kendine. Derin bir huzur vardı içinde; belki acıyla yoğrulmuş, ama yeni bir ömrün habercisi bir huzur Bundan sonra gelecek her şeyin, daha gerçek, daha sağlam olacağına inandı hayal değil, hakikatiyle!

******************

O sırada Tolga, İstanbul sokaklarında başı önde yürüyordu. Kar omuzlarında, yüzünde, birbirine yapışmış aklıyla ne acı ne üşüme hissediyordu Dudağı sızlıyordu ama ne gam, kalbindeki boşluk ondan bin beterdi! İki kadını da kaybetmişti. Zehrayı tamamen. Nihali de hiç kazanamamıştı zaten. Hayaliyle o kadar uğraşıp, elinde koskoca bir hiçle kalmıştı.

Ertesi gün işe şiş göz ve mor bir suratla vardı. Kimse doğrudan sormadı, ama fısıltılar havada uçuştu. Tolganın umrunda mı, hiç! Günün bitmesini, dikkat çekmeden sıvışmayı hayal etti sadece.

Bir hafta sonra, tayin dilekçesini verdi. Müdür şaşkınca baktı ama Tolganın suratındaki ciddiyeti görünce tek laf etmeden imzayı bastı. Bu şehir onun için koca bir yara hâline gelmişti; her köşe, her masa, her apartman acıyı anımsatıyor, insanları yargılıyordu.

Giderken yüzüğü aldığı kuyumcuya uğradı. Satıcı kısa bir bakış attıktan sonra hiçbir şey sormadan parayı ödedi. Tolga bir açıklama yapmadı, açıklama istemedi. Parayı aldı ve çıktı; bir yük daha sırtından düşmüş gibiydi.

Aldığı parayı Zehraya gönderdi; açıklama notunda sadece bir cümle: Özür dilerim. Hakkın olanı aldın. Başka hiçbir açıklama, kendini aklama çabası yok.

Gidiş günü geldiğinde Tolga mahallede bir taksiciyi bekledi. Kar yağıyor, eski apartmana son kez bakıyordu. Her şeyi mahvettim, diye mırıldandı; sitem değil, kendine açık bir itiraf. Artık geçmiş yok, ne geri dönüş ne telafi şansı kaldı.

Taksi geldi. Son bir kez çocukluğunun, hayallerinin geçtiği binaya bakıp, Hoşça kal, dedi içinden. Araca bindi ve Haydarpaşaya diye ekledi. Araba kalkarken beyaz kar taneleri camda dans etti; tanıdık sokaklar kayboldu. Hayat sıfırdan başladı.

O sırada Zehra, Nihal ve Cihanla birlikte bir kafede, önlerinde üç kupada sıcak çikolata Hava soğuk, ortam sıcacık.

Herkes sükûnet içinde, gelecek planları konuşuluyor. Nihal, düğünün detaylarından, heyecanlarından, pastanın kime kalacağından bahsedip gülüyor. Zehra dinliyor; yavaş yavaş, hayatın gerçekten devam ettiğine, iyi şeyler olduğuna inanmaya başlıyor.

Cihan bugün normalden daha ilgili; lafı söyleyecek, yeri gelince deneyecek ama ne abartılı, ne tavizsiz. Arada minik fıkralar, komik anılar ile sohbeti pamuk gibi yumuşatıyor.

Biliyor musunuz, dedi Zehra, pencere başındaki dans eden karı izleyerek, Artık ona kızmıyorum. Sadece Keşke böyle olmasaydı diyorum.

Sesi fazla ağır değil, acıdan çok kabullenmiş. Artık ne yargı ne özür peşinde.

Nihal ona hafifçe sarıldı, güven veren bir dokunuşla omzunu okşadı.

Asla suçlu hissetme, dedi güvenli bir ifadeyle. Gerçeğin olduğu yerde başını dik tutmalısın. Sen yalanı, oyunu hak etmiyorsun.

Zehra başını salladı. Nihalin söylediklerinde gerçek bir inanç vardı; avutmak için değil, gerçekten iman etmiş gibi.

Evet, dedi gözlerini tekrar ona çevirip. Ve ben onu bulacağım.

Dudaklarında uydurma cesaret yok; sadece içten bir kararlılık. Artık biliyor: Geçmiş arkada kaldı, önünde upuzun bir yol var; yolu kendisi çizecek.

Dışarıda kar hâlâ yağıyor; şehir geçmişin izini siliyor, yeni bir hikâyeye kapı aralıyor gibi. Kafenin huzurunda, çikolatalar yavaşça soğurken üç arkadaş biliyor: Her şeye rağmen hayat devam ediyor ve en önemlisi de oBir süre sessizce oturdular. Dışarıda geçen arabaların sesleri, kahkaha atan çocuklar ve bir sokak kedisinin penceredeki izleri… Hepsi, geçmişin ağırlığını yavaşça hafifletiyordu. Nihal elini uzatıp Zehra’nın parmaklarını sımsıkı tuttu.

Birlikte her şeyi göğüsledik, dedi fısıltıyla. Sonunda, gerçekler de, hayaller de bizim yanımızda. Kırgınlıklar değil, güç kalacak.

Cihan başını eğdi, gözlerinde ılımlı bir sevgiyle:

Hayat bazen planladığından şaşıyor. Belki de en güzeli, yolun yolcusu olmayı öğrenmek, düşe kalka ilerlemek.

Hafif bir kahkaha yayıldı masada; Zehra’nın gözlerinde usulca bir umut parladı. Yalnız olmadığını, gerçekten sevildiğini hissetti. Kara karşı kaldırdığı bardağıyla üçlü bir şerefime yaptı.

Hayat nasıl olursa olsun, dedi inatçı bir neşeyle, biz birbirimizin yanında durdukça, dışarıda ne fırtına koparsa kopsun korkmaya gerek yok. Kim bilir, belki kış geçer; bir sabah güneş yeniden doğar.

Ve o anda, aralarındaki dostluk geçmişin enkazında yeniden filizlendi: kırılgan ama dayanıklı, sessizce ama kararlılıkla. Hayallerin rüzgârı dinince, gerçeğin sıcaklığıyla birbirlerine sokuldular, yeni başlayan yolculuğun kıyısında.

Dışarıda lapa lapa kar yağmaya devam etti. Ama bu sefer içeride, kalplerinde tertemiz bir bahar tomurcuklanıyordu. Çünkü gerçekler bazen acıtır, ama asla yanıltmaz. Ve hayat, tam da orada, yani gerçekle hayallerin arasındaen parlak yerinde başlar.

Rate article
Lifequest
Hakikat ile Hayal Arasında