Hayır Demek Hayırdır

Pazartesi sabahı, İstanbulun göbeğinde yer alan büyük bir şirkette her şey her zamanki gibi hareketli başlamıştı. Çalışanlar henüz ofise girdikleri anda koltuklarını kapabilmek için aceleyle geçiyorlardı; koridorlar günaydınlarla ve hafta sonunun nasıl geçtiğini anlatan kısa sohbetlerle doluydu. Kimi sinemaya gitmenin keyfini paylaşırken, kimi sadece sıradan laflar edip masasına doğru ilerliyordu.

Seda, geniş ama sade bir odada üç mesai arkadaşıyla birlikte oturuyordu. Kısa kestane rengi saçları yüzünü güzelce çerçeveliyor, kahverengi gözlerinde ise dikkat ve odak her zamanki gibi okunuyordu. O sabah belgeleri özenle sıralarken masasına, yan odadan Can geldisatış departmanında çalışıyordu. Masanın köşesine yaslanıp yüzüne kocaman bir gülümseme kondurdu:

Günaydın Seda! Hafta sonun nasıl geçti?

Seda kısa bir tebessümle başını kaldırdı. Uyumlu, tartışmadan hoşlanmayan biri olarak herkesle samimiyeti korumayı özenle gözetirdi.

Fena değildi, sağ ol. Ev işleriyle uğraştım biraz, dedi, sesinde bir sakinlik. Senin nasıldı?

Bomba gibiydi valla! dedi Can, gözlerinde bir hareketlilikle. Arkadaşlarla Belgrad Ormanlarına gittik, mangal, gitar, muhabbet… Bence sen de gelmelisin bir gün! Sonuçta, artık yalnızsın, değil mi? Yakın zamanda boşandın?

Seda hafifçe irkildi ama hemen toparlandı. Onun özel hayatına dair sorulardan hoşlanmadığını bilmesi gerekirdi aslında ama alışkanlığı gereği yine de kibarca cevap verdi.

Evet, boşandım. Sağ ol ama şimdilik böyle ortamlara katılmak istemiyorum. Hele ki ortamı bilmediğim insanlarla hiç.

Neden hemen öyle diyorsun ki? Can ısrarla sürdürdü, gülümsemesi daha da belirginleşmişti. Tam da şimdi yeni bir heyecana ihtiyacın yok mu? Cuma akşamı mesela, birlikte bir yerlere çıkalım?

Seda, elindeki evrakları itinayla üst üste koydu. Sesinde hiçbir kırgınlık veya sinir belirtisi olmadan, kararlı bir şekilde konuştu:

Can, dikkatini takdir ediyorum ama şu sıralar böyle şeylerle ilgilenmiyorum. Lütfen sadece iş konuşalım, olur mu?

Can omzunu silkti, söylediklerini önemsemiyormuş gibi davranarak:

Hadi ya, ne var sanki? Hem sen güzelsin, ben de fena değilim, neden olmasın?

Seda içindeki rahatsızlığı belli etmemeye çalışsa da artık sabrı taşmaya başlamıştı. Gözünün içine bakarak söyledi:

Can, bak, ciddiyim. İstemiyorum. Lütfen artık sadece işle ilgili konuşalım.

Peki, sen bilirsin, dedi Can sonunda, ama yine de ısrarının net bitmediğini oldukça açık bir şekilde gösterdi. Yine de bir düşün, iyi niyetle teklif ediyorum sonuçta.

Bir süre boyunca Can, Sedanın hayırını duymamış gibi davranıp farklı bahanelerle yanına gelmeye devam etti. Bazen acil bir iş için, bazen de bir rapora yardım etmek bahanesiyle Bazen de sırf nasılsın? demek için. Ne zaman konuşsalar, laf bir şekilde yine buluşma teklifine dönüyordu. Sanki Sedanın retleri naz yapmakmış gibi davranıyor, gülüp geçiyordu ama gözlerinde bir takıntı vardı.

Seda her defasında serinkanlı kalmaya çalışırdı. Nazik, ama kesin bir dille konuya nokta koyuyor, sınırlarını koruyordu. İçinde rahatsızlığı büyüse de açık bir öfke göstermemeye gayret ediyordu. Yine de Can, bakışlarıyla, zaman zaman gereğinden fazla masasında oyalanarak, sınırlarını zorlamaya devam ediyordu. Seda içinden Acaba hiç mi anlamıyor? diye geçirse de sabır göstermeye devam etti.

Bir akşam, neredeyse tüm ofis boşalmışken, Seda acil bir projeyi yetiştirmek için kalmıştı. Yanında soğumuş kahvesi, önünde bilgisayarı, çantasına yeni belgeler eklerken, kapının açıldığını işitti. Can gelmişti; üzerinde ceket, elinde araba anahtarları, rahat tavırla masanın kenarına oturdu:

Vay, hala buradasın ha? Çalışmak, çalışmak… İstersen çıkalım, hemen yakında çok güzel bir kafe biliyorum, canlı müzik de var.

Seda bilgisayarını usulca kapadı, Canın gözlerinin içine kararlı bir şekilde bakarak:

Can, defalarca söyledim. Böyle bir şey istemiyorum. Lütfen, sınırlarıma saygı göster, dedi, içlerinde kırgınlık olmadan, ama çok net bir dille.

Canın yüzündeki gülümseme silindi, kaşları çatıldı, sesi sertleşerek sordu:

Nedir senin derdin? Yalnızsın, yeni boşanmışsın; herkes senin yerinde olsa sevinirdi benimle buluşmak için! Sana ne kötülük teklif ediyorum ki, sadece bir kahve Yoksa beni beğenmiyor musun?

Seda derin bir nefes aldı, kendini tutarak cevapladı:

Mesele senin beğenip beğenmemem değil. Mesele benim istememem. Kendi kararım bu ve değişmeyecek. Bunu net bir dille onlarca kez anlattım.

Can sinirlenmişti, bir an masadan uzaklaştı; ardından:

İyi, peki. Sonra yalnız kalırsın da şaşırma! Hepiniz böylesiniz, sonra pişman oluyorsunuz, deyip kapıyı hızla çarparak çıktı.

Seda uzun süre kapalı kapıya baktı. İçinden bir rahatlama ve hafif bir kırgınlık geçti; sınırlarını bir kere daha savunmak zorunda kaldığı için yorgundu.

Sonraki günlerde, Can sanki hiç olay yaşanmamışçasına, yine laf atıp şakalaşmaya çalıştı. Seda kısa, iş odaklı ve mesafeli yanıtlar verdi, uzatmadı ve kesinlikle özel hayatına dair hiçbir açılımda bulunmadı. Ama Can, ya anlamakta ısrar etti ya da anlamazdan geldi.

Bir gün sabah erken saatlerde Seda, mutfak bölümüne gidip kahve almak istedi. Henüz ofiste az kişi vardı. Orada Canı buldu. Can, camdan dışarı bakıyor, fincanında şeker karıştırıyordu. Sedanın geldiğini duyunca hemen döndü:

Günaydın. Bak aslında yanlış anlaşıldık bence. Gerçekten sadece sohbet etmek istemiştim; başka niyetim yoktu.

Seda konuşmadan, makineden kendisine kahve aldı, dikkati tamamen bardağındaydı.

Can, söylediklerim çok açık. Lütfen, bu konuyu tekrar açma, dedi nazikçe.

Can ani bir hareket yaptı, fincanındaki kahve biraz yere döküldü ama o sadece Sedanın gözlerini aradı:

Neden, söyler misin? Sadece bir akşam yemeği diyorum ya! Korkuyor musun, ondan mı?

Seda bardağını tezgaha bırakıp, sesini alçak ama net bir tonda sabırla konuştu:

Korkmuyorum. Sadece istemiyorum. Sana kaç kere söyledim. Ve senin sürekli hayır cevabımı yok saymana tahammül edemiyorum.

Seda çıktı, Can ise şaşkınca arkasından bakakaldı.

O gece, Seda odasında düşüncelere daldı. Daha farklı mı anlatmalıydım? diye düşündü. Fakat her defasında cevabı aynıydı: Açıkça, doğrudan ve kibarca söylemişti. Yine de Can anlamak istemedi.

Telefondaki ses kaydı uygulamasını açtı. Son konuşmalarından birini, yani Canın ısrarcı olduğu ve Sedanın birçok defa reddettiği konuşmanın kaydını seçti. Kısa bir tereddütle dinlemeyi düşündü, ama o anda başka bir şey yaptı: Canın eşinin sosyal medya hesabını açtı, kısa bir mesaj yazdı:

Merhaba, rahatsız ettiğim için üzgünüm ama eşinizin işteki davranışlarıyla ilgili sizi bilgilendirmem gerektiğini düşündüm. Sohbetimizin kaydını da ekledim.

Mesajı birkaç kez gözden geçirdi, az ve öz anlatmıştı. Dosyayı ekledi ve Göndere bastı.

Ertesi sabah Seda, masasındayken Can masasına yaklaşıp öfkeyle:

Sen ne yaptın? Karıma mesaj mı attın?

Seda gözlerini ona dikti:

Evet, attım. Birçok kez özelime karışmamanı istedim, tekrar ettim. Dinlemedin, ben de gerekli yolu seçtim.

Beni mahvettin! Biz iyi iyi konuşuyorduk sanki! dedi Can.

İyi miydi sence? Eski evliliğimden ötürü bana sürekli baskı kurman, nasılsa yalnızsın diye tekliflerle gelmen, anlamadığın halde ısrar etmen iyi miydi? Bunu hak ettiğimi mi düşünüyorsun?

Çevreden bakışlar yöneldi ama Can alçak bir sesle devam etti:

Artık hiç yüzüm kalmadı! Karıma nasıl hesap vereceğim?

Herkes ektiğini biçer. Ben defalarca uyarmıştım. Şimdi sonuçlarına katlan.

Can yüzü kızarmış bir şekilde uzaklaştı; Seda ise ellerinin titremesini kontrol etmeye çalıştı. İçinde bir rahatlama ama bir yandan da gerginlik vardı; herkes ne olduğunu tahmin ediyordu ama kimse yorum yapmıyordu.

İki gün sonra Can, şirketin müdürüyle kapalı bir toplantıya çağrıldı. Bir süre sonra çıktığında beti benzi atmış, eski özgüvenini kaybetmişti.

Kulaktan kulağa ofiste bir sürü şey konuşuluyordu: Karısının şirkete geldiği, Canın ciddi şekilde uyarıldığı, hatta disiplin cezası alabileceği Seda ise olan biteni değiştiremeyeceğini biliyor ve işini düzgün yapmaya odaklanıyordu.

Bir sabah, pazarlama departmanındaki Zeynep yanına çekingen bir tavırla geldi:

Seda, bir şey söylemek istiyorum Canın bu kadar ısrarcı olmasından ben de zamanında rahatsızlık duydum ama ses çıkaramadım. Senin cesaretin için teşekkür ederim.

Gerçekten de bu konuşma Sedayı şaşırttı ama Zeynep de benzer bir durumda yalnız kalmaktan çekinmişti. Şimdi ise Cana karşı konuşulabileceğini biliyordu.

Umarım bu herkes için bir ders olur, dedi Seda gülümseyerek.

Kısa bir süre sonra şirkette genel toplantıda, genel müdür Murat Bey etik kurallara dair net bir konuşma yaptı:

İş yerinde hepimiz profesyoneliz! Herkesin sınırına saygı en temel kuralımız. Farklı bir durum yaşarsanız bana gelmekten çekinmeyin.

Toplantıdan sonra ofiste hava daha hafifti. Çalışanlar rahatlamış, gülüşmeler yeniden başlamıştı. Can artık Sedaya yaklaşmıyor, sadece gerektiği kadar iletişim kuruyordu.

Bir ay sonra, bir gün sabah asansörde karşılaştılar. Her ikisi de sessizce köşelerine çekildi. Seda inmek üzereyken Can, alışılmadık bir şekilde alçak bir sesle Seda Sanırım gerçekten haddimi aştım. Özür dilerim, dedi.

Seda başıyla onayladı:

Bunu fark etmene sevindim. Asıl önemli olan buydu.

Artık hiçbir gerginlik kalmamıştı. Sonraki günlerde, Can ile kısa iş konuşmaları dışında başka bir iletişimleri olmadı. Herkes olması gerektiği yerdeydi.

Bir akşam iş çıkışı masasından eşyalarını toplarken Seda, üzerinde soyut çizimler olan, imzasız küçük bir kart buldu. Kartın içinde şöyle yazıyordu:

Bana nasıl davranılmaması gerektiğini gösterdiğin için teşekkürler. Umarım sana saygı gösterecek biriyle karşılaşırsın.

Seda hemen Canın yazdığını anladı, kartı ceketinin cebine koydu ve bir huzurla ofisten çıktı.

Günler tekrar sıradan akmaya başladı. Seda sabah kahvesini yudumlarken ya da cam kenarında güneşi yüzünde hissederken yaşamın minik güzelliklerine odaklanıyor, geride kalan tatsızlığı düşünmüyordu. Arkadaşlarıyla buluşuyor, şehirde yürüyüşler yapıyordu. Boşanmanın bir son değil, yeni bir başlangıç olduğunu sindirmişti.

Bir şirket etkinliğinde, finans departmanından Murat ile tanıştı. Murat gösterişsiz, doğal, dinlemeyi bilen biri olarak dikkatini çekti. Gereksiz konuşmuyor, Seda ne paylaşmak istiyorsa ona uyum sağlıyordu. Benimle sohbet etmek güzel, diyerek açık ve net talepte bulundu:

Seninle konuşmak bana iyi geliyor. Arkadaş olmayı sürdürmek isterim, sen de istersen tabii.

Seda gülümsedi:

Neden olmasın?

Birlikte zaman geçirmeye başladılar; ne geçmişi kurcalıyor, ne de Sedanın sınırlarını zorluyordu. Rahat, güven dolu bir ilişkiydi bu.

Aylar geçtikçe Seda, ilk defa geçmiş burukluklarına değil, bugünkü huzura odaklandı. Muratla ilişkisi, mücadeleyle değil, iki yetişkinin karşılıklı saygısı ve güveniyle ilerledi. İş hayatında da Seda, eskisinden daha özgüvenli davranıyordu. Toplantılarda söz alıyor, gerektiğinde fikirlerini açıkça savunuyordu. Müdürü Murat Bey bir gün Sedaya yeni bir projenin başına geçmeyi teklif ettiğinde hiç tereddütsüz kabul etti.

O akşam bu güzel haberi Murata anlattı. Muratın içten desteği ona huzur verdi.

Bir buçuk yıl sonra Sedayla Murat, çoluk çocuk davetsiz bir nişan töreniyle hayatlarını birleştirdiler. Gösterişsiz, sıcacık, samimi bir kutlamaydı. Seda sade bir elbise giymiş, saçlarını doğal şekilde toplamıştı. Davetliler arasında Can da vardıyanında eşiyle. Daha sonra Seda, Canın ailesiyle ilişkisini onardıktan, danışmanlık aldıktan sonra daha iyi biri olmak için uğraştığını öğrendi.

Can Sedanın yanına gelip içten bir şekilde:

Tebrikler. Gerçekten mutlu görünüyorsun, dedi.

Seda gülümsedi:

Teşekkür ederim. Ve yazdığın kart da bana çok iyi gelmişti.

Can başını salladı, sonra karısına doğru uzaklaştı. Seda, insanların değişebileceğini ve her meselenin bir çözümü olabileceğini anladı.

Gece sona ererken Murat, Sedanın omuzuna sarıldı:

Ne düşünüyorsun? dedi yumuşak bir sesle.

Bazen en zor kararlar, en doğru sonuçları doğuruyor, diye cevap verdi Seda, gözleri parlayarak. Hiçbir şeyden pişman değilim.

O gece, İstanbulun serin havasında, Seda hayatının yeni bir dönemine adım attı. Yanında olan insanın güveni ve desteğiyle, artık geleceğe bakmaya hazırdı.

Rate article
Lifequest
Hayır Demek Hayırdır