Hey, patili! Kimin kedisisin sen? Derya olduğun yerde dona kaldı, kapısının önünde koca turuncu bir kediyi seyre daldı rüyasında.
Kedi, tabii ki cevap vermedi. Hiçbir şekilde Derya’nın varlığına tepki göstermedi. Oturuşunu dahi değiştirmedi. Sadece yırtık kulağı hafifçe titredi, sanki dese ki: Tamam, duyuyorum seni! Ama cevap yok, kusura bakma!
Olmasan da olur! Derya içerlenip çantasını karıştırarak anahtarlarını aradı.
Kedi, ne yaptığını anlamış gibi azıcık kenara çekildi. Halıdan inmedi, gözünü Deryadan ayırmadan yerinde durdu.
Anahtarlar nihayet bulundu. Derya kapıyı açmaya uğraşırken bir yandan da misafirini süzdü.
Bu evi eşiyle ancak birkaç ay önce satın almışlardı. İki odalı küçük bir daire, onca hayalin sonuydu onlar için. Kim böyle eski bir apartman dairesine razı olurmuş, daha fazlasını istemeli! diyenler mutlaka çıkardı. Ama Derya ile Mustafa, bu fikri duyunca sadece gülüp geçerdi. Altı ay öncesine kadar, gördükleri en büyük hayal eski İstanbul apartmanlarının birinde, Derya’nın dedesinin minik odasında ayrı yaşamayı başarmaktı.
Derya, sakın komşularla dalaşmayın! Mustafanın annesi, Ayfer Hanım, evlendikleri gün eski odayı temizlerken şöyle uyarmıştı. Onlar iyi insanlar yavrum. Gerçi biraz içki merakları var
İyi dedin ama, neresi iyi yani, içiyorlarsa? Derya bezini sıkıp alnından taşan saçlarını geriye aldı.
Mustafanın aslan yelesi dediği kıvırcık saçları temizlikte tam bir kabusa dönüşüyordu. Ne kadar bağlasa, tokaysa, o kaçamak bukleler her seferinde öne fırlıyordu, onu bir deliye çeviriyordu.
Zor işler, Ayfer Hanım başını iki yana salladı. Hayat çok örselemiş onları, kimin nasibi neyse öyle çekiyor.
Derya, kendi çocukluğunda nasibini bolca yaşamıştı. Yetimhanede büyüdü. On sekizine basınca bir çırpıda evden uğurlanmıştı. Kendinden başka kimsenin ona acımadığı dünyada yaşamanın ne anlama geldiğini iyi bilirdi.
Üç yaşında annesi tarafından İstanbul Garı’nda, cebinde bir not ve tek kulaklı bir peluş tavşanla terk edilmişti. Annesinin Burada bekle! demesiyle bir bankta oturmuştu. Korkudan, idrarını tutsa da yerinde kıpırdanmamıştı; annesi çok kızar, belki döverdi. Annesi asla dönmedi. Onun yerine takım elbiseli bir zabıta geldi, bir şeyler sordu, küçük Derya sadece başını iki yana salladı. Ağlayacak gücü kalmamıştı, sadece karnı acıkmış, ısınmaya çalışıyordu. Zabıta parmağını tavşanın yırtık kulağına götürüp sordu:
Tavşanın adı ne?
Derya utana sıkıla mırıldandı:
Maviş
Adam önce tavşanın, sonra Derya’nın başını okşadı.
Annen gideli çok oldu mu?
Derya işte o an hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Herkes etrafında dönüp bakmaya başladı. Saatlerce yalnız oturan küçük kıza bakan olmamıştı.
Yıllar sonra annesinin neden öyle davrandığını öğrendi. Mezuniyetine doğru, lisede, bir kadın kolunu uzata uzata geldi:
Kızım, sonunda buldum seni! Sarıl annene, çok özledim!
O dönemde Derya altı kardeşli bir koruyucu ailede yaşıyordu. Kimse aç ya da çıplak değildi; kimisi resme, kimisi voleybola gidiyordu. Ama herkes, on sekizini tamamladığında başka çocuklara yer açmak için evden ayrılacağını kesin biliyordu.
Yabancının sarılmak isteyen kollarından Derya geri çekildi. İçinde, Bir Allah’ın kuluna ait olma özlemi çekse de, herkesin ailesinin olduğu akşamlarda Yalnız Maviş’i yastığın altından çıkarıp, yüreğini sıkıştıracak kadar sarılsa da, doğruyu yaptı. Bir çocuğun en yakın akrabası bir peluş tavşan olmamalı diye düşündü.
Sonrası, koruyucu ailenin kendince sıcak ama soğuk sevgisi, Deryanın aklına, acaba, neden ben soruları getiren gece uykuları
Yanında yurtta büyüyen en yakın arkadaşı, Nilüfer, lisede ona hep arka çıktı. Annesi yerine gelen kadına omuz oldu.
Derya, kim bu kadın? dedi Nilüfer önüne dikilip.
Tanımıyorum dedi Derya, dünyası dönüyor gibiydi. Kafasında binbir ses dolanıyordu.
Nilüfer kolundan tuttu, çekip götürdü:
Bize gelme! Ben anneme anlatacağım!
İkisi şaşkın koruyucu annenin karşısında çıkınca omuz silkti:
Ne olmuş yani?
O günden sonra Derya’nın hayatında ilk defa bir kardeşi oldu. Nilüfer de babası tarafından terk edilmişti; kimsesi yoktu. Birbirine kardeş oldular, kan değil ama can bağıyla
Bir hafta sonra, annesi yine geldi. Artık uzaktan kızım demekle yetiniyordu.
Konuş benimle ne olur!
Derya o kızım lafından acayip irite oluyordu ama Nilüfer ona güldü.
Bırak ne derse desin. Sadece kelime o.
Nilüfer Deryayı annesiyle konuşmaya ikna etti.
Merakını giderirsin, öğrenirsin. Belki bir daha da görmezsin, kafanda kalmaz.
Derya hayretle sordu:
Nereden anladın düşündüğümü?
Biz de öyleyiz çünkü. Her zaman, bir şeyimiz eksik sandık, yoksa atmazlardı.
O konuşma Derya’nın hayatında çok bir şeyi değiştirmedi.
Beni orada bıraktın.
Özür dilerim, yavrum!
Bana öyle deme! Sinir oluyorum!
Tamam, demem! Kızma!
Neden yaptın bunu?
Çok zordu Yardım yok, destek yoktu. Baban kovdu.
Neden?
Onun çocuğu olmadığını söyledim.
Gerçek mi?
Hayır.
Niye dedin o zaman?
Kavga ettik. Çok kötüydüm. Sonra annemle de papaz oldum, gittim. Ama çocuğumla nereye gideceğim? O yüzden orada bıraktım. Baktım not da bıraktım, geri geleceğim
Kağıt parçası yeterli sandın mı? Nasıl insansın sen?
Hatalıyım! Ama düzeltmek isterim
Neyi düzelteceksin? O yılları geri getirebilir misin? Kusura bakma, çok tuhafsın! Artık görüşmek istemiyorum!
Beni affetmez misin?
Bilmiyorum. Affetsem de unutamam ki!
Ne var unutacak? Beşikteydin, neyi hatırlayacaksın ki?
O anda Derya kalktı, gitti. Kimsenin onun adına karar vermesine izin vermemeye o gün yemin etti. Nilüfer onu çok iyi anladı:
Sen karar ver. Doğruysa devam et. Pişman olma!
Nilüfer, Ben psikolog olmak istiyorum, belki hayatı anlarım, diyor, Derya’yı güldürüyordu.
Yıllar sonra Nilüfer çocuk sahibi olunca yine gülüştüler:
Hiçbir şeyin doğru yolu yok, Derya. Öyle aman aman kurala da gerek yok. Güzel yaşa, elinden geldiğince.
Derya da kendi sıkıntılarına daha tahammüllü bakmayı öğrendi. Ne olmuş yani, apartmanda bir oda? Merkezde, işime iki adım! Ufak bir tadilat, mis gibi hayat! Komşuları da, zamanla, sadece acılarını içkiyle bastırdıkları halde kendi hallerinde insanlardı. Derya’nın yüreği yeni yeni yumuşamaya başlıyordu.
Ayfer Hanım ve dedesi de yardım etti, Deryaya sahip çıktı. Ayfer Hanım Deryayı başından beri kızından ayırmadı. Nilüfer uyarıyordu:
Çok anlam yükleme, Derya. Hem kız hem dul, ev de yoktu sana, daha verilmişi olmadı.
Ama sıraya girdim.
Sıra kaçtı hatırlıyor musun? Boşver! Kimse doğru düzgün ev alamaz, kendine güven. Kaynananın da bunu bildiğini bilme; ne olursa paylaş, ama böbürlenme! Herkes hemen sevemesin seni; zaman ver, kendini göster.
Ayfer Hanım, ilk başta fazlasıyla inisiyatifli, gür, neşeli, sevecen ve fazla iyilikseverdi Derya için. Kendi annesinden görmediği ilgiyi ondan almak tuhaf geliyordu.
Bir keresinde:
Derya, şu modası geçmiş paltomdan kurtulmaya yardım eder misin?
Derya gönülsüzce kabul etti. Alışverişe gidince alınan her şey bir şekilde Deryaya alındı. Yeni bir mont, hayalini kuramadığı botlar, bir çanta Ayfer Hanımın her şeye Çok yakıştı, sana harika! demelerini anlamıyordu.
Ama zaman geçtikçe Derya ona alıştı. İyi niyeti gizli, koşulsuzdu.
Öyle ki, Kayınpeder Hayri Bey bir gün:
Gözün aydın, Derya, odanın anahtarını hazırladım. Sıkıldın mı? Ev bulmak zor ama sabredin, elbet size de bir ev çıkar. Para biriktirince güven geliyor, Nilüfer haklı. Her şey iyi olacak.
Pazar günleri çay içip dedikodu yaptılar.
Ayfer Hanım sana sıkıntı mı yapıyor?
Aman, hayır! Hiç ağızdan çıkmadı bir lafı!
Rahatla yavrum! Bak, yanakların kızardı! Pamuk gibi, kendini sıkma!
Neden böyle yapıyorsunuz?
Kaynanadır ya, millet abartıyor. Kötü kaynanadan masal, öğüt, gerçek olur mu ki? Vız gelir, tırıs gider!
Derya, asıl anne olduğunu düşündüğü bu kadınla mesafesini gözetmeye devam etti. Ama Ayfer Hanım bu mesafeyi kabul etti, daha da zorlama yapmadı. Hatta taşınma zamanı gelince Dedeni yanıma alalım, siz de gençsiniz, biraz baş başa yaşayın! dedi.
Dede Hayri, onları kendi halinde bırakırdı, çay içer, sohbet ederdi:
Derya, neden dertlisin?
Bilmiyorum, Hayri Dede Ev, hayat, gelecek Para fırsatı olsa evi sizden alırdım.
Canını sıkma, sen bilmezsin ama, hayatta asıl önemli olan insanı insan yapan merhametidir. Birini acımak kötü değildir. Acımak, sevmek demektir. Ama yerinde lazım. Mesela bir kediyi bir defa doyurursan sadece içini rahatlarsın. Oysa eve alırsan işte gerçek merhamet o!
O sıra Derya sanki başka bir âleme kaydı; rüya başka bir rüyaya aktı.
Kapılarında oturan sarı kediyi tekrar gördü. Bu defa kedi üç-beş minik yavruyla döndü. Birini ensesinden tutup Deryanın önüne bıraktı, ikincisini kucakladı getirdi. Derya şaşkınlıkla yavrulara sarıldı.
Vay anasını! Al bakalım seni de! Getir getirebildiğin kadar!
Kedi, Derya içeri davet edince garip bir ciddiyetle içeri daldı. Yavruları, bir tepsiye koyup gazete serdi, kedilerin yanında oturdu.
Vay başıma gelenler! Bir de MAMMA oldun he! dedi Derya, gülerek ama sessizce, minikleri korkutmak istemedi.
Kedilere süt getirdi, mama aradı. Akşam aile meclisi toplandı.
Ayfer Hanım, izin verir misiniz, kedilerle kalmak zorundayız sanırım. Daha başlarına ne geldi bilmiyorum, anneleri yok ama bakıyorlar işte
Derya kızım, siz evin sahibisiniz. Siz karar verin kim yaşayacak. Sen kedileri besledin mi? dedi Ayfer Hanım, kucağına bir yavru alarak.
Süt içiyorlar, en azından laklak ediyorlar.
Şunu ben alırım büyüyünce; öbürlerine de sahip buluruz. Ama babayı sen yanında tut, ondan öğreneceğin çok şey var.
Neymiş efendim? dedi Ayfer Hanım şaşkınlıkla.
Mustafa gülümseyip eşine göz kırptı:
Anne Bu evde artık iki öğretmenim var. Siz ve… şu patili.
Derya kedinin kulağını okşadı, Ayfer Hanım ona sarılınca yine ağladı, ama bu sefer ilk defa gerçek bir anneye sarılmış gibi oldu.
Hepsi, masalsı bir loşlukla dağılan bir rüyada, İstanbul semalarında turuncu kediler ve süt kokusuyla, devasa bir ailenin ilk adımlarını bulmuştu.




