Sen Benim Dünyamsın
Kürşat, odada asılı ağır sarımsı pusun içinde, günün zamanından ve mekanın sınırlarından kopuk, yatağın başucunda oturuyordu; bakışları hâlâ uyuyan kızı Elifin narin yüzünde asılıydı. Kız çocuğu yan yatmış, minik ağzı aralık, uykunun tuhaf derinliğinde neredeyse görünmez bir nefesle dünyadan kopuyordu. Perdeden sızan loş ışık, kirpiklerinin gölgesini yanaklarında minik yelkenler gibi büyütmüş, saçları yastık üstünde bir yelpaze gibi dağılmıştı. Kürşatın içinden kayıtsız bir gülümseme döküldü; bu anlarda Elif ona gökyüzünden düşmüş küçücük bir peri gibi görünüyordu.
Dışarıda, Kadıköy sokakları sessiz bir sepya rüyasındaydı; akşam ve gece birbirine karışıyor, gökyüzüne ilk yıldızlar buğulu bir çizgi gibi düşüyordu. Önce ürkek, neredeyse hayal meyal, sonra giderek daha parlak, daha çok. Birden pencereden süzülen rüzgar odanın sınırını silerken, Kürşat kendini üç yıl öncesinde buldu: O zamanlar başka bir İstanbuldu, bambaşka seslerin yavaş aktığı, Adanın sesiyle dalga gibi dolan apartman. Eşi Adanın gülüşü hâlâ ütopya hatırası gibi çınlayan evin içini ışıkla, sıcaklığın imkânsız bir kıvamıyla doldururdu. Ellerinin hafifliği, bakışının sonsuz merhameti, ne zaman unutsun? Şimdi Adadan kalan, tatlı ekşi birer ima gibi, yalnızca anılar ve yerde uyuyan bu minik kız: Elif. Kürşatın tutunduğu son kordon.
Adanın hastalığı, gece gelen hırsız gibi sinsice çöküp kaldı. Başlarda Ada yorgunluktan, fazla çalışmaktan yakınırdı. Sonra baş ağrıları, nedensiz uykusuzluklar Yalpalaya yalpalaya dolaştılar; Bağdat Caddesinden Şişliye, özel hastanelerin pahalı koridorlarında testler, binbir tahmin, belirsiz ilaçlar. Tahliller, teşhisler, hepsi sanki bir rüyanın içinde çamurlu suya yazılmış gibiydi netlik bir türlü ortaya çıkmıyordu. Zaman, teneke kutudaki bozukluklar gibi art arda düşerken Ada giderek daha güçsüzleşti.
Sonunda hakiki teşhis konduğunda, artık çok geçti. Kürşat, Boğaziçinde prestijli işini hayal bile etmeden bıraktı; patronu, Sen iki işi de götürebilirsin, hemen karar verme, diye ikna etmeye çalıştıysa da Kürşat biliyordu: Artık Adanın yanında olması gerek. Neyse ki yıllardır biriktirdikleri arabaya zamandan kurtulmuş bir para istifi vardı; onun sayesinde en azından ilk dönemin tedirginliğini yaşamadan ilerleyebildiler.
O günlerden sonrası gri, bitmek bilmeyen bir hastane koridorlarının, doktor bekleme salonlarının, soğuk MR odalarının sonsuz zinciriydi. Kürşat Adayı Anadolu yakasının en iyi hastanelerine, bazen Bakırköye, bazen Etilere taşıdı; tedirgin ellerini tutup geçmiş günlerin o eski sıcaklığını kopyalamaya çalıştı. Evin içinde Adanın yatağı başında, onun sevdiği kitapları sesli okur; Ada, sesiyle masalın tam ortasında gibi uyuduğunda, Kürşat sırf bir değişik nefesini kaçırmamak için kıpırdamadan beklerdi. O günlerde anladı: Sevgi, sadece sevinç ve huzur değil; hayat sallandığında yanında kalmak, insani gücünün son kırıntısı varken bile tutunacak dal olmaktı.
Ada ölümle gölgesi gibi vedalaştığında, Kürşatın hayatı eski İstanbul sabahlarının pusunda dondu kaldı. Günler, birbirine eklemlenmiş gecelerle sabahların kahverengisine akar, dünya bir tür perdede asılı rüya gibi akardı. Kürşat yalnızca Elifi hissederdi: Elifin güvende olduğunu, Baban burada, seni bırakmaz, duygusunu eksik etmemeyi yaşamının tek amacı bellemişti.
Cenazeden hemen sonra Adanın annesi asıl adı Perihan Hanım sessizce geldi. İnce bir bakışla tüm odayı kapsadı: yerdeki oyuncaklar, mutfaktaki yıkanmamış tabaklar, düzensiz yatak Omzunu dikleştirip, net bir tonla dedi ki:
Kürşat, biraz dinlenmen gerekiyor. Elifi yanıma alacağım. Sen böyle devam edemezsin.
Kürşat, Elifin beşiğinin başında otururken başını kaldırmadı. Yalnızca elinin parmaklarını battaniyeye geçirdi; sesi kısıktı ama şüphe taşımıyordu:
Hayır. Elif benimle kalacak.
Perihan Hanım kaygıyla yaklaştı.
Ama halini görmüyor musun? Aynaya baksan, tanımazsın kendini. Bir çocuğun huzura, düzene ihtiyacı var. Böyle bir ortamda büyüyemez.
Kürşat yavaşça doğruldu, ona döndü. Gözlerinde o kadar derin bir acıyla birlikte sarsılmaz bir kararlılık parladı ki, Perihan Hanım devinimsiz bir anlığına geriledi. Az sesle, her hecesi ağızdan kazılı taş gibi döküldü:
Ben babasıyım. Ben büyüteceğim onu. Ada bunu isterdi. Ona söz verdim. Her ne olursa olsun.
Perihan Hanım susup, bu yorgun adamın kırılmaz iradesine daha fazla karşı gelmedi. Yumuşak bir sesle:
Ne olursa olsun ara, bilirsin. Her zaman gelirim, yardım ederim, dedi.
Tekrar odaya bakıp, aklında bu resmi mühürledi ve sessizce gitti. Kapı kapanınca, Kürşat yine yalnız ve sessizliğe gömülmüş olarak, kızının beşiği başına döndü.
O günlerden sonra her şey değişti. Evde iki ses vardı artık: Kürşat ve Elif. Başlarda sabahları bir tür kaybolmuşlukla uyanıyordu. Elifin kucağındayken, sıradan görünen şeylerin bile bir daha öğrenilmesi gerektiğini anladı: Bez değiştirmek, uykusunda ağlayan bir çocuğu teskin etmek, yumurtadan başka yemek pişirmek…
Rüyadaki bir çocuğun ilk adımları gibi Kürşat da deneme yanılmayla öğrendi. İnternetten okutulmuş pediatri tavsiyeleri, gece telefonunda annesinden alınan tarifler, hepsi bir rüya bulutunda birikiyordu. Her yeni başarı bir ferman kadar önemliydi: bir gece suyu tam kararında ılıklaştırmak, Elifin saçlarını incecik örmek, lapa hazırlamak
Yavaş yavaş, sabırla, her ihtiyacı çözdü. Çamaşırlara ayırmayı, mama ısıtmayı, oyuncağı onarmayı öğrendi. Her akşam, Elif yatakta huzurla uyurken, ona ninni söyledi, masal okudu kimi zaman kendi sesiyle komik bir dev, kimi zaman incecik bir peri olduğunda, Elif kıkırdıyordu. Şimdi kız dört yaşında; apartmanla oyun oynayan, sabahları deliksiz gülümseyen, bitmeyen sorular soran bir çocuk. Onun her kahkahası, Kürşatın içini bir güneş gibi açıyordu. Geceleri Elifin saçlarını örerken, evin bir yerinde hâlâ Adanın sesi yankılanıyordu: Onun kahkahasında yaşamak çok güzel
***
Bir akşam, Kürşat, geçmiş anıların bulanık sularında sürüklenirken, salonda koltuk arkasından Elifin sesi geldi:
Baba! kollarını uzatıyor, sevinçle sırıtıyordu. Oynayalım mı?
Kürşat karanlık düşüncelerinden aniden sıyrılıp, Elifi kucağına aldı:
Tabii ki kuzum, dedi, başının üstünden öptü. Ne oynamak istersin?
Prenses! Ben prenses olacağım, sen de benim şövalyem!
Kürşat kahkaha attı, kızını havaya kaldırıp döndürdü:
O halde, bir krallığımız olmalı. Neresi orası?
Elif parmağını rengârenk oyuncak köşesine çevirdi.
İşte orası! Benim kalem!
Birlikte yere yayılıp legolardan, yastıklardan hayali kaleler yaptılar. İki dev, hayali ejderhaları yendiler, devriye gezen büyücüler masallar fısıldadı. Elifin yüzü bir ay gibi parlıyordu. Kürşat, onun mutluluğu karşısında göğsünde yumuşak bir rüzgar estiğini hissetti.
Şimdi Ada görseydi, ne kadar gurur duyardı… diye düşündü. Ve o an, hayatın dikenli yollarında, bir gün, bir saat, yine de ilerlediklerini, o küçük krallığı birlikte kurduklarını anladı.
Öğleye doğru Kürşat, park için evden çıkmaya hazırlandı: Sırtta çanta, içinde Elifin oyuncakları, iki bisküvi, biraz su, yedek kıyafet Elif Ben kendim giyeceğim! diye çığlık atıp tulumunun fermuarı ile baş etmeye çalıştı.
Kürşat şapkasını, atkısını sabırla taktı kızına, ardından onun elini tuttu.
Hazır mıyız?
Hazııırız! zıplayarak dillendirdi Elif.
Çocuk parkında her şey rüyadaki gibi tanıdıktı: Kum havuzu, salıncak, küçük kaydıraklar Anneler, bakıcılar, dede ve nine kokulu sabahlar Kürşat orada görünce insanlar hep başını çevirir; kimi merhamet, kimi çekinerek bakar. Oysa Kürşat için önemli olan tek bir şey vardı: Elifin burada annesizliğini hissetmemesi.
Onlar içeri girerken, hemen köşede iki kadın sessizce fısıldaşıyordu. Kürşat duymuyormuş gibi gözlerini kaçırdı. Ama sözler havada asılı kaldı:
Yine tek başına kızla geldi dedi biri.
Zavallı adam Karısı terk etti galiba.
Hayır, öldü diye duydum
Kürşat hiç belli etmeden Elifin elini sıktı ve kum havuzunda, parkın en uzak köşesine oturdu. Elif, mutlulukla kumdan kale yapmaya girişmişti.
Baba, bak! elindeki kumdan şekli havaya kaldırdı. Güzel mi?
Çok güzel, gülümsedi Kürşat. Sanki pastaneden alınmış gibi.
Çevredeki sohbetler silindi, park bir deniz oldu; tek gerçek, Elifin gülüşündeki tatlılık, kızının mutluluğuydu.
Bir süre sonra, banka genç bir kadın yanaştı, yanında beş yaşında bir oğlan.
Merhaba, dedi nefesini tutarak. Ben Zehra. Sizi parkta hep görüyorum. Kızınız Elif çok neşeli, kumda oynamayı çok seviyor galiba.
Ben de Kürşat, hafifçe selamladı. Evet, Elif kumda saatler geçirebilir.
Kadın gülümsedi, yanında oturdu. Oğlu, Elifin pastacıklarını inceliyordu.
Tek başınıza mı bakıyorsunuz? diye sordu kadın, sesi biraz mahcup.
Evet, dedi Kürşat. Annemiz üç yıl önce vefat etti.
Zehra sustu, sonra: Kolay olmasa gerek. Vallahi helal olsun, çok iyi idare ediyorsunuz.
Elimden geleni yapıyorum. Başka çare yok.
Birçok erkek böyle fedakâr davranamaz. Benim eski eşim, haftasonu çocuğunu bile istemiyor, yoruldum diyor. Ama siz hakikaten takdire şayan.
Kürşat konuyu uzatmak istemedi. Elif ve oğlan, kumdan şehirler kurmakla meşguldüler.
İsterseniz bir gün birlikte parka gidelim? Çocuklar kaynaşır, hem sohbet de olur, içtenlikle önerdi Zehra.
Kürşat kadına baktı: iyi niyetli, kibar, iyi bir ana belli ki. Ama yüreğinde bir kımıldama bile hissetmedi. Şimdilik. Belki hiçbir zamanda.
Teşekkür ederim, çok naziksiniz. Ama şimdilik sadece Elife odaklanmak istiyorum. Onun huzurlu olması, güvende hissetmesi önemli.
Ne zaman isterseniz, ben hep buralardayım. Yardıma ihtiyacınız olursa gelin, olur mu?
Sağ olun, dedi Kürşat.
Zehra; oğlu ve Elif birlikte kumdan yollar, kuleler yaptılar. Zehra oğlunu eve götürmek için çağırdığında çocuk gönülsüzce ayrıldı. Kürşat, yalnızca Elife döndü tekrar.
Elif avuç dolusu kumdan pastacıkları Kürşata doğru dizdi:
Baba, bak! Bu senin için!
Bir pastacığı eline alınca Kürşat gülümsedi:
En güzeli bu oldu! Sen harika bir pastacı oldun!
Kız kıkırdayıp yeni eserine başladı; Kürşat çocuğuna bakarken, Adanın şefkatle yanı başında oturduğunu, sessizce gururla gülümsediğini hayal etti
Akşam, Elif uyuyunca, Kürşat mutfağa geçti. Düşük sarı lamba ışığında eski bir albümü açtı. İlk fotoğraf: Elif yeni doğmuş, ufacık yüzüyle Adanın kucağında. İkisi de kameraya gülümsüyorlar; Ada gerçek, Elif rüya gibi. Kürşat albüme uzun uzun baktı, sonra fısıldadı:
Başarıyoruz Ada. Hem de senin onaylayacağın gibi.
Dışarıda, Erenköyün eski pencerelerine yağmur damlaları melodisi çalıyor, bu küçük evin içini sıcak ve sarmalayan bir huzura boğuyordu. Yarın yeni bir gündü: Elifin kuru üzümle yediği sabah lapası, evde köşe bucak saklambaçlar, parkta beraber oynanan koşular Hayat buydu; başka bir şey değil.
***
Uyandıklarında, yine park yoluna düştüler. Elif, salıncağa koşmak için sabırsızlanıyordu. Salıncağın zincirine nasıl tutunacağını, düşmemesi gerektiğini Kürşat nazikçe anlattı. Kız, Bir daha! Daha yükseğe! diye çığlık atarken, Kürşat hem eğlendi, hem gözünden kaçırmayacak kadar endişelendi.
Zehra kenarda oturmuştu. Kürşatı ve Elifi izliyor; onların arasında kimseye ihtiyaç olmayan, kendine özgü bir bağ olduğunu sakince fark etmişti. Onun, yani Kürşatın başka bir desteğe ihtiyacı yoktu. Şimdilik dünyası buydu ve buda yeterliydi.
***
Aylar geçti Eylülün sıcaklığı usulca sonbahar soğuğuna, dökülen yapraklara, buzlu sabahlara karıştı. Kürşat ve Elif, kısa ama önemli yürüyüşlerden eve döndüklerinde anahtar sesine bazen Perihan Hanımın ayağı, bazen torununa getirdiği kitaplar, bazen de elmalı kekin sıcacık kokusu eşlik etti.
Bir gün, Perihan Hanım Eve büyük bir çanta getirdi; içi kazaklar, masal kitapları, elma kurabiyeleriyle doluydu. Önce çekinerek, sonra samimi bir özeleştiriyle dedi ki:
Oğlum, o zaman yanlış yaptım. Sana güvenemedim. Korktum Elif mutlu olamaz diye. Ama gördüm, çok güzel bakıyorsun ona.
Kürşat gözlerini yere indirdi, sessizce cevapladı:
Yapmam gerekeni yapıyorum. Elif, annesinin sevgisini hissetsin istiyorum hem ondan hem de benden.
Perihan Hanım duygulandı, gözleri nemlendi.
Özür dilerim. Bundan sonra daha fazla yanında olmak isterim. Arada Elifi yanıma alıp masal anlatmak, ona aile olduğumuzu hissettirmek isterim…
Kürşat uzaktan Elifin yeni kitaplarını incelediğini izledi. İçindeki yük hafifledi: Demek ki yalnız olmak gerekmiyordu, Elifin başka güvenli kolları daha olabilirdi.
Olur, dedi. Yeter ki Elif de istesin.
İsterim! diye bağırdı Elif, başını kitaplardan kaldırmadan. Babaanne, bana masal anlatır mısın?
Tabii anlatırım güzelim, dedi Perihan Hanım, torununun başını okşayarak.
Akşam, Elif yatağa girdikten sonra, Kürşat eski bir fotoğrafı eline aldı; Ada ve Elif, biri dünyaya açık bir gülümsemeyle, diğeri utangaç bir neşeyle karede.
Annemiz bizi görüyor mu baba? diye sordu Elif, yarı uyku halinde, cılız bir fısıltıyla.
Görüyor, dedi Kürşat, fotoğrafı okşayarak. Her zaman bizimle. Gülüşünde, gözlerinde, kumdan kaleleri ve tekerlemeleri sevdiğinde annemiz içimizde
Ben onu çok seviyorum, dedi Elif rüyaya dalarken.
O da seni çok seviyor, cevabını verdi Kürşat. Hep, ve her zaman.
Elif uyuyunca, Kürşat mutfağa süzüldü. Dışarıda ilk kar, Boğaziçine inen kanatlarıyla, bir masalın başı gibi sessizce yağıyordu. Eski defterini açtı: Elifin ilk kelimesini, ilk geçen günü, ilk çözdüğü düğümü yazdığı Bugünkü satırı:
15 Ekim: Elif bugün ayakkabı bağcıklarını ilk kez kendi bağladı. Yere çömelip, Artık büyüdüm! dedi, sonra sarıldı: Ama yine de senin küçük kızınım. Bütün gün gülümsedim.
Defteri kapattı ve pencereye dönüp, geceye baktı.
Yarın yeni bir gün: Elif kahvaltıda hangi gevreği istediğine karar verecek, parkta yine en tuhaf dalı veya taşı bulacak, evde minderlerden kale kurup kıkırdayacak, bir sürü neden? ve nasıl? soracak, bazen minik bir şeye üzülüp gözyaşı dökecek. Ama sonra ona sarılıp seni seviyorum, diyecek.
Ve işte, hayat tam da buydu: Sevgiyle dolu, sessiz, garip bir rüyanın içinde dağınık, ama yeterince güzel.




