Mutfakta Yerini Bulmak

Mutfakta Bir Yer

Duygu, orada uyuyakaldın mı yoksa? Misafirler masada oturuyor, haberin olsun!

Kayınvalidesinin sesi mutfağa, tereyağında gezinen bir bıçak gibi dalıverdi. Duygu Yıldız Durmaz artık bu sesi yadırgamıyordu. Bu tonu, bu aradaki haberci vurguyu.

Hemen, Saadet Hanım Bir dakikaya çıkarım.

Ne bir dakikası! Kırk dakikadır bekliyoruz, kırk!

Duygu sessizce tavada köfteleri çevirdi. Şıkırdayan yağ, kavrulan soğan ve sarımsak kokusu yükseldi. Kapağı kapattı, ocağı kıstı, saate baktı. Sıcak yemek servisine tam sekiz dakika vardı. Hepsini önceden hesaplamıştı, her zamanki gibi.

Duvarın ardında sesler uğulduyor, gülüşmeler karışıyor, kadehler şıngırdıyordu. Bugün özel bir gündü: Saadet Hanım ve Mustafa Durmazın evliliklerinin otuz beşinci yıl dönümü. İki oğulları, gelinleri, dört torun, alt katta oturan komşu Meral Teyze gelmiş, evi doldurmuşlardı. Duygu sabah beşte kalkmıştı. İlkin etli yaprak sarması, ardından patates salatası, çoban salatası, mezeler Sonra Mustafa Beyin vazgeçilmezi lahana böreği. Mercimek çorbası, ev usulü köfte; soğanlı, ekmekli, tarçınlı. Bir de pasta. Kremalı kat kat pasta Pastayı dün akşamdan hazırlamıştı; çünkü Saadet Hanımın doğmuş doğalı başka pasta sevdiği yoktu.

Duygu önlüğünü çıkardı, saçını düzeltti, köfteler dolu tepsiyi aldı, salona girdi.

Eh, nihayet! Seslendi Saadet Hanım, sanki havadaki bir noktaya.

Misafirler hep bir ağızdan coşkuyla Ohhh! dedi. Meral Teyze hemen tabağa uzandı.

Duygu, patates nerede? diye sordu eşi Yalçın, gözleri telefonda; başını kaldırmaya gerek görmeden.

Hemen getiriyorum.

Tekrar mutfağa döndü. Büyük bir kaseye tereyağlı patates, üstüne yoğurt ve dereotu ekledi. Tam onların sevdiği gibi. Mustafa Beyin, Yalçının, hatta Saadet Hanımın sevdiği gibi Kendi sevdiğinin bir önemi yoktu zaten.

Salona tekrar girdiğinde, masada az önce hiç ilgisinin olmadığı bir fıkra anlatılıyor, gülünüyor, sadece o dinlemiyordu.

Duygu elli iki yaşındaydı.

Bu ailenin içinde yirmi yedi yıl geçmişti. Önce Yalçınla kiralık evde oturmuşlardı, sonra buraya, Ataşehirdeki büyük Durmaz dairesine taşınmışlardı Duygu hamileyken; böyle daha kolay olur, yardımlaşırız, demişlerdi. O yardımı Duygu pek göremedi ama kendi yardımı hiç eksik etmedi. Her gün. Her bayram. Her pazar.

Duygu, biraz daha ekmek getiriver, dedi Saadet Hanım.

Ekmek getirdi.

Hardalı da unutma!

Hardal da masaya geldi.

Duygu ayakta, mutfak tezgahına yaslanarak yedi. Çünkü masadaki yeri, sandalyenin kenarında ayakta durmaktan farksız, zaten sürekli kalkmak gerekirdi. Oturmanın bir anlamı yoktu.

Sonra pasta kesildi.

Saadet Hanım pastayı kendisi, törenle, ağır ağır kesti, Mustafa Bey elini tutuyordu. Herkes fotoğraf çektirdi, çığlık çığlığa Vay on iki kat, harika! diye bağırdı.

Bu pastayı pastaneden mi aldınız? dedi Meral Teyze şüpheyle.

Olur mu, canım, dedi Saadet Hanım, Duygunun marifeti

Ours. Duygu usulca çayını yudumladı, susmayı tercih etti.

Ardından Mustafa Bey elinde rakı bardağı, uzun bir aile konuşması yaptı. Aile, sadakat Çocuklar en büyük zenginlik, bu evin direği Saadet, dedi. Tüm ev alkışladı.

Duygu da alkışladı.

Sonrasında masayı topladı, tabakları yıkadı, yemekleri saklama kaplarına doldurdu, masa üstünü sildi, ocak yüzeyini sildi, çöpü çıkardı. Her zamanki sıradan bir kutlamanın sonunda olduğu gibi.

Yalçın saat on bir gibi mutfağa geldi, herkes dağılmıştı.

İyi misin?

İyiyim.

Yoruldun mu?

Biraz.

Başını salladı, kendine su doldurdu, salona gitti televizyon seyretti.

Sıradan bir akşam. Hiçbir şey olmamış gibi. Ama bir şey vardı. Ufak, çıplak gözle görülemeyen bir çatlak gibi. Camı çatlatan, zamanla büyüyen bir kıymık gibi.

Duygu mutfağın ışığını kapattı. Kararmış mutfakta öylece durdu. Mis gibi köfte kokusu, kavrulan soğan kokusu havada asılıydı. Bugünün kokusu.

Sonra uyumaya gitti.

Takip eden üç hafta her şey eskisi gibi aktı. Kahvaltısı, öğle yemeği, akşam menüsü. Çamaşırı, ütüsü, pazar alışverişi, market sepeti Menü kafasında dönerdi; Yalçın karabuğdayı hiç sevmez, Mustafa Bey hafta içi balık yemez, Saadet Hanım diyette ama inceldiği yerden diyeti bozulur Duygu her ayrıntıyı aklında tutar, hiçbirini not etmezdi.

Haftada üç yarım gün bir muhasebe bürosunda çalışırdı. Kalan vakit evde geçerdi.

O Cuma her şey minicik bir parıltıyla başladı.

Akşam yemeğine yoğurtlu tavuk yaptı. Eski püskü, garanti tarif Herkes severdi. O akşam yine Saadet Hanım, haber vermeden, elinde mahalle bahçesinden toplanmış elma torbasıyla içeri süzüldü.

A, tavuk Tencereye eğildi. Yine yoğurtlu. Yalçının midesi ekşir yoğurttan, bilmiyor muydun?

Biliyorum, Saadet Hanım Yağsız yoğurt kullandım. Kendisi istedi.

Bilemem valla. Ben olsam sade yapardım.

Tabii, Saadet Hanım.

Saadet Hanım masaya geçti, telefona daldı.

Ha bu arada, dedi gözünü kaldırmadan, dün Zehra Hanımla konuştum, bizim eski komşu. Onun gelini bir kafede aşçı olmuş. Her şeyi ev yemeği, tazecik diyor.

Duygu bekledi. Ne çıkacak bu konuşmadan?

Yani bak, sen de öyle tam gün bir işe girsen daha iyi olur belki? Üç gün ne ki haftada? Evde de yoruluyorsun, dışarda da yoruluyorsun, bir de para kazanırsın fena mı?

Duygu tavukları çevirdi. Yavaşça, gözünü ayırmadan:

Kazanıyorum, Saadet Hanım.

E sen bilirsin Ben öylesine söylüyorum.

Hep öylesine söylerdi. Bağırmadan, kavga etmeden, sanki havadan bir kelime gibi. Hiçbir zaman sana laf sokayım değil, ama bilsin ister gibi.

Duygu ocağı kıstı. İçinde bir şeyin sıkıştığını hissetti. İlk defa değil, ama bu sefer daha da.

Ertesi gün eski dostu Berrine telefon etti. Yirmi yaşından beri görüştükleri, yıllardır ayrı şehirlerde yaşayan, kütüphanede çalışan, yıllar önce boşanıp huzur bulan Berrine.

Berrin, nasılsın?

Her zamanki gibi. Sen iyi değilsin, sesinden belli Duygu.

Bir şey yok.

Duygu, anlat.

Bir süre sustular.

Yorgunum, Berrin. Sadece bıkkınlık İşimden değil, bir görünmezlik hissinden yoruldum.

Anladım, dedi Berrin. Çok iyi anladım.

Ne öğüt, ne felsefe Sadece:

Gelsen?

Bir vakit geleceğim.

Gel. Çayım demlendi. Sohbetim hazır.

Duygu ilk kez günler sonra gülümsedi.

Sonra o akşam geldi. O tuhaf, o gece.

Cumartesi günüydü. Yalçın ağabeyi Feriti ve eşi Nermini akşam yemeğine çağırdı; her zamanki gibi son anda.

Feritlerle Nermin yarın gelsin dedim, olur mu?

Ne zaman?

Akşam yedi

Olur.

Başka bir şey demedi. Cumartesi sabahı sekizde kalktı, pazara gitti. Et, maydanoz, patates, patlıcan aldı. Menü kafasında hazır: Fırında but, Ege usulü salata, balkabağı çorbası, çay yanına peynirli krep. Normal, beklenen bir masa.

Birdeye doğru hepsi hazırlanmaya başlamıştı. Fırınlı but, tencerede çorba, krebin hamuru dolapta bekliyordu.

Üçte yine Saadet Hanım, haber vermeden geldi:

Bugün yine toplandınız demek, bana söylenmedi?

Feritlerle Nermin geliyor, dedi Yalçın.

Hımm Duygu, fırına baharat ekledin mi?

Ekledim.

Hangilerini?

Kekik, karabiber, sarımsak.

Ah canım, Mustafa kekik sevmez biliyorsun.

Mustafa Bey bugün burada değil.

Kısa, bıçak gibi bir sessizlik oldu. Sonra Saadet Hanım, bastırarak:

Ne dedin?

Duygu tencereden kafasını kaldırıp göz göze geldi.

Bugün Ferit ve Nermin için akşam var. Mustafa Bey kekik sevmez, ama bugün burada değil. O yüzden kekikli oluyor. Daha lezzetli.

Saadet Hanım bakakaldı. Dudaklarını uzattı.

Anladım. dedi ve salona çıktı.

Sonra Duygu, Yalçının gelip tartışmasını dinledi. Sanki suçlu hep Duygu, çünkü bir evde biri suçlu olacaksa, hep Duygu olmalıydı.

Feritler yedi gibi geldi. Keyifli, elleri kocaman çikolata kutulu. Akşam yemeği güzeldi. Et tam ayarında kızarmış, balkabağı çorbası krema ve muskatlıydı, herkes bir tabak daha istedi.

Duygu, vallahi elinin hamuru şahane, dedi Nermin, arkasına yaslanıp.

Sağ ol.

Valla ciddiyim. Ben böyle beceremem. Kıskanıyorum.

Zamanla öğrenirsin.

Yoo, bana üşenmek daha yakın! dedi Nermin gülerek. Biz Feritle çoğunlukla dışardan söyleriz.

Ne güzel ya dedi Ferit.

Burada da öyle, dedi Nermin masaya bakıp. Bak nasıl uğraşmış Duygu.

Uğraşmak, o hep uğraşandı. Masadan kalktı, tabakları topladı, krepleri getirdi, çay koydu.

Duygu, otursana artık! dedi Nermin. Bu kadar koşmak yeter.

Duygu oturdu. Kendi iştahsız tabak, kendi iştahsız çay fincanı.

Ferit birden Yalçına döndü:

Annem diyordu ya, evi baştan tadilat etmek istemişsiniz. Doğru mu Duygu?

Konuştuk, dedi Duygu temkinle.

Anne diyor ki, sen istiyormuşsun çılgın gibi, ama o yanaşmıyor.

Saadet Hanım kendi evinde yaşıyor, burası benim hayatım. İki ayrı mutfak.

Haklı valla, dedi Ferit.

O kadar da değil, dedi Yalçın. Burası annemin evi. Hep onların anısı, onların emeğiyle dolu

Yalçın hangi ev? diye sordu Duygu.

Eski aile evi. Her anı burada…

Biz yirmi yıldır buradayız.

E anlatman ne değişiyor ki

Masanın üstüne çuval gibi ağır bir sessizlik oturdu. Bir süre sohbet dağıldı, konuya dönülmedi.

Gece Duygu uyuyamadı. Tavanı izledi; yanındaki adamın nefesine karışan, yirmi yılın titreşimi olmuş kalp atışına bakarak düşündü. Bu ev, onun evi. Onun. Bizim değil. Senin asla. Yabancı bir yer.

Yirmi yıl pişirdi, serdi, temizledi, yıkadı, örttü, ütüledi. Evi ellerinin kokusuyla yoğurdu. Ve hâlâ Bakınca ev başka birininmiş gibi.

Sabah kalktı, kahve yaptı, yulafı koydu. Hayat bayat bir kek gibi devam etti.

İki hafta sonra, önceki evlilik yıl dönümü yemeği yine kapıda belirdi.

Duygu her yemekten önceki gibi menüyü Saadet Hanıma sordu. Onun istek listesi uçsuz bucaksızdı: Hem et sarması, hem çorba, hem iki salata, pideden şaşmayacaksın, bir de pasta Hepsini not aldı, kişi sayısını sordu. Saadet Hanım: On dört olur, belki on beş, ilerde büyür dedi.

Akşam üstü on yedi olacak diye mesajla haber verdi.

Duygu tekrar markete gitti, malzeme aldı.

Cumartesi dörtte uyandı.

Et sarması bir gün önceden tencerede, balkonda soğuyordu. Yağını sıyırdı, kıvamı kontrol etti, şeffaf ve imbik gibiydi.

Pide hamuru O hamuru çok severdi; canlı, yumuşak, ele hep yapışan. Kedisinin pencereden güneşi koklar gibi, annesinin eski bir şarkısını mırıldanır gibi yoğururdu. Annesi sekiz sene önce vefat etmişti.

Saat onda pidelerle işi bitti; saat on iki salata, ikiye doğru ana yemek. Her şey zamanındaydı.

Misafirler üçte gelmeye başladılar.

Duygu kapıda karşıladı, mont topladı, masada meze taşıdı, mutfağında çay suyuna göz uzattı, ocakta ateşi ayarladı, konuşmaya çalıştı Her şey arasında kaybolarak.

Duygu, pideleri getireyim mi? diye kendi kendine sordu sessizce, çünkü bir ona soran yoktu.

Pideleri getirdi. Herkes coştu.

Ev yapımı ha! dedi Meral Teyze.

Evet, Duygunun marifeti, dedi Ferit.

Helal olsun kız sana, dedi Meral Teyze. Sonra hemen Saadet Hanıma döndü: Sende böyle görgülü gelin var, ne güzel.

Ehh idare ediyor, dedi Saadet Hanım.

Duygu mutfağa geri döndü.

Dörtte ana yemek vaktiydi. Kocaman tepsiyi, iki kolu dolu, kapıyı omzuyla açarak salona girdi.

Nihayet! dedi Saadet Hanım herkesin duyacağı şekilde. Tam unuttun sandık seni!

Gülüşmeler Kimse oralı değildi, kimseye dokunmadı.

Duygu yemeği koydu.

Maaşallah, dedi Mustafa Bey, etlere bakarak. Sağ ol kızım ya.

Duygu, patates ayrı mı gelecek? diye sordu Yalçın.

Hemen getiriyorum.

Mutfakta patatesi alırken kapının orada durdu. O sırada duvarda konuşulan cümleler kulağına çalındı.

Meral Teyze Saadet Hanıma eğilmişti. Sesleri ortadaki sohbete karışıyor, fakat cümleler netti.

Gelininiz Duygu ne iş yapıyor?

Muhasebeci Haftada üç gün çalışıyor. Gerisi, onun yeri mutfak. Mutfakta olması lazım.

Onun yeri mutfak. Mutfakta dursun en iyisi.

Duygu kapıya yaslandı. Sırtı salona, yüzü ocakta.

Meral Teyze kısa bir gülme ses çıkardı. Nefes verir gibi.

E birileri de yemek yapacak değil mi?

Tabii canım, dedi Saadet Hanım.

Bir saniye orada, öylece bekledi. Sonra patates kasesini aldı, salona girdi.

Sağ ol, Duygu, dedi birisi.

Başını salladı. Masadaki köşe sandalyesine, kendi yeri kabul edilen kenara oturdu. Sadece su koydu. Şarap değil, su.

Sessiz yedi. Sadece sorulursa konuştu. Elini kaldırmadan gülümsedi. Tabak topladı. Sonra yeni tur getirdi. Pastayı doğradı.

Onun yeri mutfak. Mutfakta dursun en iyisi.

Gece yine uyuyamadı.

Bu cümleyi kafasında çevirdi, büyüttü, sağından solundan baktı. Kızgınlık değil Yirmi yedi yıl boyunca mutfakta, sabah beşte, elleri mayada, elleri suda On yedi kişiye servis yapan eller… Kimse görmüyor elleri, sadece yemeğin kendisini.

Yolu neresi? Yirmi yedi yıldır aynı yere çıkan yol

Yalçın mışıl mışıl uyuyordu. Duygu, eşinin çehresini izledi; iyi kalpli, ama kör bir adam. Isıdan hoşlanmaz, sağ omuzu eskiden sakattır, karabuğdaydan nefret eder ama açsa yer. İyi bir insan. Sadece hiç fark etmeyen.

Usulca kalktı. Sabahlığını giydi. Mutfağa gitti.

Işığı açtı, çaydanlık koydu.

Mutfak tertemizdi; her şey yerli yerinde, elleriyle dizilmiş, yıkanmış. Bugün yine onun elleriyle.

Üzerine çay koydu. Telefonuna baktı. Berrinle mesajı açtı.

Berrin, uyuyor musun? diye yazdı.

Beş dakika sonra geldi: Hayır, kitap okuyorum. Noldu?

Duygu cevap yazdı: Bir şey yok. Yarın sana gelsem olur mu?

Anında cevap: Tabii ki olur. Bekliyorum.

Sabah kalktı. Kahve yaptı. Kahvaltı hazırladı: yumurta, kızarmış ekmek, incecik dilimlenmiş domates. Masayı kurdu. Yalçın uykulu geldi, oturdu.

Günaydın.

Günaydın, dedi Duygu.

Kahvesini doldurdu, önüne koydu. Baktı.

Yalçın, konuşmamız lazım.

Anlat?

Ben gidiyorum.

Nereye?

Berrine, birkaç günlüğüne.

Gözünü kaldırdı.

Niye?

Dinlenmek için.

Ona baktı. Sonra omuz silkti.

Ee ben ne yapacağım?

Buzlukta köfte var. Dünden kalan çorba da Dondurucuda mantı var.

Sonrası?

Sonrasına bakarız.

Pazar öğleden sonra bir bavulla Berrinin kapısında durdu Duygu. Bavula baktı, kendine bakıp hiçbir şey sormayan dostunu ilk kez sıkı sıkı sarıldı.

Hadi çayımızı koyalım, dedi Berrin.

Küçük mutfakta gece yarısına dek oturdular. Canlı çiçekli pencere, sarkık abajur Berrin çay demledi, tatlı getirdi. Duygu konuştu, bazen cümleleri karıştırarak, çoğu zaman susarak.

Biliyor musun, dedi sonunda, aslında öfkeli bile değilim. Artık görünmez olmaktan yoruldum. Hiçlikten

Anlıyorum, dedi Berrin. Çok iyi anlıyorum.

Şimdi ne yapacağım?

Bilmiyorum ama hemen dönmeyeceğini biliyorum.

Duygu başını salladı, çay kupasını iki eliyle sardı. Fincanın sıcağına, gerçekliğine tutundu.

Üç gün sonra Yalçın aradı.

Duygu, ne zaman geleceksin?

Bilmem.

Nasıl bilmem? Evde yiyecek kalmadı.

Alışveriş yap.

Sessizlik.

Ben yemek yapamıyorum.

Yumurta kırmayı biliyor musun?

Onu biliyorum.

Onu yap.

Telefonu kapattı. Bir süre öyle kaldı. Sonra katıla katıla güldü. İlk kez uzunca bir süredir.

Dördüncü gün Berrin:

Bir arkadaşım var, kurs merkezinde çalışıyor. Pastacılıkla ilgili kurs hocası arıyorlar, kısa süreliğine. Kabul edersen tanıştırayım?

Duygu baktı:

Ben kurs hocası değilim ki.

Sen ev yemeğini, hamuru herkesten iyi yaparsın. Yirmi yıl gördüm.

Sanırım orada diploma şartı var.

Önce konuşalım, sonra vazgeçersin.

İki gün sonra Bahar Gastronomi Akademisinin küçük bir odasında müdire Emine Hanımın karşısında oturuyordu. Kadıncağız çabuk konuşan, anında karar seven biriydi.

Berrin size çok güveniyor; ne bilirsiniz?

Duygu biraz düşündü.

Türk mutfağı. Hamur, mayalı, kuru Et yemekleri. Turşu. Reçel. Çorbalar. Biraz makarna, hafif Avrupa lezzetleri.

Mayalı hamur hep elden mi?

Evet, hep elimden. Hiç hazır değil.

Emine Hanım hafifçe gülümsedi.

Bir deneme dersi yapalım. Grup memnun kalırsa, sözleşme imzalarız.

O gece gözüne uyku girmedi. Berrinin koltuğunda tavana bakarken, Ne işim var burada? Yalçın ne der, Saadet Hanım ne der? diye düşündü.

Sonra sordu kendine: Ama neden onların ne dediği önemli?

Cuma sabahı sınıfa girdi. Sekiz öğrenci; yaşlar karma, çoğu kadın, bir tane yirmili yaşlarda genç kız. Herkes ona yeni gelen biri gibi bakıyordu.

Duygu selam verdi, un kavanozunu aldı.

Kolaydan başlayalım, dedi. Güzel bir ekmek önce ellerle hissedersiniz. Şu an işte Hamuru gösterdi, yoğurdu. Bu kıvam, elastikliği ayarlarsanız, doğru zamandır. Hiçbir saat kolu ellerinizin yerini tutamaz.

Anlattı, gösterdi, ellerini kullandı. Hamur nasıl katlanır, hangi sıcaklıkta nasıl davranmalı, neden bekletmek lazım; hepsini ayrıntıyla paylaştı.

Genç kız çekinerek sordu:

Olmazsa ilk seferde ne yapacağız?

Üçüncüde olur, dedi Duygu sakince. Hamur kızmaz.

Sınıf kahkahaya boğuldu. Güzeldi.

Emine Hanım kapıda sessizce dinliyordu.

Ders bitiminde yaklaştı:

Açıklamanız çok iyi.

Öyle düşündüğümü sanmazdım.

O yüzden iyi anlatıyorsunuz. Düşünmeseniz daha canlı olur. Sözleşmeye hazır mısınız?

Duygu pazartesi imzaladı.

Haftada üç ders, gayet iyi ücret. Muhasebeciliğinden daha fazlası.

İşyerini arayıp ücretsiz izin aldı.

Ardından Yalçını aradı.

Yalçın, ben iş buldum. Kurs veriyorum.

Hangi kurs? Ne zaman eve geleceksin?

Henüz bilmiyorum.

Duygu, ciddi misin?

Ciddiyim.

Uzun bir sessizlik.

Annem aradı, kırıldığını düşünüyor.

Kırılmadım, Yalçın. Sadece yoruldum.

Neyden yoruldun?

Cevap bulmaya çalıştı. Kısa, sade kelimeyle.

Ben görünmezim bu evde, Yalçın. Yirmi yedi yıldır. Köften var, gömleğin temiz, sofran hazır Ama ben yokum.

Sessizlik.

Duygu

Kimseyi suçlamıyorum. Sadece böyle.

Yanıt bulamadı. Sustular.

Sonra ararım, dedi.

Tamam.

İki hafta daha Berrinde yaşadı. Evde pişiriyordu, Berrin minnetle teşekkür ediyordu. Bir başkası için, gönülden, teşekkür almanın tadıyla.

Berrin bir gün dedi ki:

Eski Duygudan daha sakinsin.

Nasıl yani?

Bilmem Hep bir telaşın vardı, şimdi yok gibi.

Evet, galiba.

Akademide gruplar art arda açıldı. Emine Hanım söyledi: Pek çok insan sırf Duygunun dersi için kaydolduğunu belirtmiş.

Tariflerin samimi, dedi. Hem teknik, hem gönül katıyorsun.

Duygu kalpten katıyordu. Fark buymuş meğer.

Yalçın ikinci haftanın sonunda Berrini aradı, buluşmak istedi. Berrin eve gitmek için bahaneyle dışarı çıktı. Mutfağın küçük abajurunda, sardunyaların gölgesinde karşı karşıya oturdular.

Duygu, eve dönsene.

Baktı. Yalçın biraz kilo kaybetmiş, yorgun görünüyordu.

Neden?

Neden olacak? Evimiz, ailemiz Yalnız kaldım.

Yalçın, sen üç haftadır yalnızsın. Ben yirmi yedi yıl yalnızdım.

Masaya baktı.

Hiç fark edemedim.

Biliyorum.

Peki bitti mi, yani affetmeyecek misin?

İçini çekti.

Affedilecek bir şey yok. Kırgın değilim. Sadece değiştim.

Ne demek değiştim?

Aynen öyle. Eskisi gibi olamam artık. Küçük gelen bir elbise gibi; olmuyor, zorlasan da olmuyor.

Uzun süre sustu.

Peki şimdi ne olacak? Boşanacak mıyız?

Bilmem, belki. Belki de hayır. Başka türlü. Çalışıyorum artık. Normal bir işim var. Evde hizmetçi olmayacağım ne sana, ne ailene.

Annem seni istemeden kırdı.

Yalçın, iyi dinle. Mesele kırgınlık değil. O gece, Onun yeri mutfak dedi ya. Bunun anlamı ne?

Başını kaldırdı.

Sen duydun.

Hem de kaç kere. Yirmi yedi yıl boyunca.

Yine uzun bir sessizlik.

Annem yanlış yaptı, haklısın. Söylememeliydi.

Sağ ol.

Sanırım ben de Fark edemedim.

Evet.

Ona baktı, eskiden sevdiği delikanlıya benziyordu.

Şimdi ne yapacağım? diye sordu.

Bilmiyorum. Ama değişmek istiyorsan, küçükten başla. Çorba yapmayı öğren.

Neredeyse gülümsedi.

Ciddi misin?

Hem de nasıl. Soğan, havuç, patates Anlatırım. Ben artık anlatmayı biliyorum.

Uzun uzun baktı. Sonra:

Döner misin?

Duygu düşündü. Gerçekten düşündü. O eski Ataşehir dairesini, sabahki tereyağı kokusunu, birlikte geçirilen ömrü Kırık da olsa hayatın kendisinin ne anlama geldiğini.

Elli iki yaş Ne on sekiz, ne doksan iki.

Belki dönerim, dedi. Ama hemen değil. Biraz daha zamana ihtiyacım var.

Ne kadar?

Gerektiği kadar.

Yalçın gitti. Duygu pencereye sardunyaların arasında oturdu kaldı. Dışarıda kasım ayıydı, kuru yapraklar uçuşuyordu.

Sonra kalktı. Dolabı açtı. Un, tereyağı, yumurta çıkardı. Hamur yoğurmaya başladı. Kendi için. Sadece kendine.

Hamur sıcaktı, diriydi. Avuçlarında yumuşak.

Bir şey düşünmeden yoğurdu hamuru.

Bir ay sonra Emine Hanım kalıcı kadro teklif etti.

Gerçekten sizi istiyoruz. Artık yedek değil, esas öğretmen. Haftada üç ders, ayda bir ustalık atölyesi. Koşullar burada.

Okudu. Ücreti temiz, sıradan bir özgürlük. Zenginlik değildi ama bağımsızlıktı.

Kabul, dedi.

Sözleşme imzaladı, çıkıp havadaki serinliği içine çekti.

Berrini aradı.

Kadroya geçtim.

Duygu! Helal, kutlu olsun, kutlayalım mı?

Kutlayalım! Ben bir şeyler yapayım.

Elbette!

Gülümsedi.

Yalçınla birkaç defa daha konuştu; kavga olmadan. Ne yemek pişirdiğini anlattı. İlk yumurta, sonra biberli menemen En son mercimek çorbası tarif istedi. Tarif etti; Soğanı önce kavur, tuzu sonra at, limonu fazla kaçırma.

Limon fazla olmuş çünkü iki kez ekledim.

Kaşık hangi tipte?

Duraksadı.

Farklı mı onlar?

Güldü. O da güldü.

Ekim sonu Yalçın elinde kasım krizantemleriyle geldi. Her zaman sakındığı çiçekleri getirmişti. Çünkü artık kaybetmek vardı, eskiden gerek duymazdı.

Ne güzel, dedi.

Sen seviyorsun diye bildim.

Çay içtiler. Uzun sohbet, torunun okulundan, Feritlerin taşınmasından, Mustafa Beyin biraz rahatsızlanıp tekrar iyi olmasından konuşuldu.

Sonra Yalçın dedi ki:

Annem seninle konuşmak istiyor.

Duygu sustu.

Cidden Bir şeyler değişti. Sen gidince ilk kez yemek yaptı. Börek açtı. Fena olmadı tabii, ama yaptı.

Duygu çayına baktı.

Güzel.

Sana trip atmasına kendisi de pişman oldu. Gelir misin yanına, konuşur musun?

Başını kaldırdı.

Konuşurum. Vakti geldiğince, bugün değil.

Anladım.

Acele etmedi. Bu, yeni bir şeydi. Eskiden hep acele vardı; şimdi sabır öğreniyordu karşısındakiler.

Çıkarken Yalçın kapıda durdu.

Duygu.

Efendim?

Haklıydın. Seni görmedim. Yanlış yaptım.

Duygu baktı.

Biliyorum.

Özür dilerim.

Başını salladı. Önemli değil, demedi. Çünkü önemliydi. Ama belki, bir gün, bir şekilde, yeni bir şekilde iyi olabilirdi.

Yarın ara, dedi Duygu. Mercimek çorban nasıl oldu anlat.

Tamam.

Kapı kapandı.

Duygu bir süre kapının ardında durdu, sonra mutfağa geçti. Çaydanlığı koydu. Akşam İstanbulu izledi camda. Sarı sokak lambaları çıkmıştı; sıcak, şefkatli.

İki gün sonra dersi vardı. Kumlu hamur: Kumlu hamur soğuk elle yapılır. Yağ erirse inceliği kaçar Herkes bilmez. Aceleci eller dağıtır. Ama hamur üzüntüyü, sabırsızlığı affetmez.

Hepsini anlatacaktı sınıfa. Orası artık onun alanıydı.

Çayını koydu. Pencere önüne oturdu.

O şehirde eski ve yeni hayatı iç içe, yan yana, üst üste yaşıyordu. Dönecek miydi Ataşehire? Orada mı kalacaktı? Belki üçüncü bir yolda yürüyecekti ki henüz ortada yoktu.

Ama o an, gecenin bir vakti Berrinin mutfağında, el emeğiyle kazandığı parayla ve hamurun sıcağıyla gerçekti her şey.

O kadarı, şimdilik yeterdi.

Ertesi gün öğle arasında Yalçın aradı.

Mercimek çorbası, dedi.

Nasıl olmuş?

Gayet iyi. Rengi de tutmuş.

Demek ki mercimeği öldürmemişsin.

Hayır, sonunda koydum.

Aferin.

Kısa bir duraklama.

Duygu, iyi misin?

İyiyim, dedi Duygu. Ve bu, tamamen doğruydu.

Rate article
Lifequest
Mutfakta Yerini Bulmak