Aileme Hayır Demeyi Seçtim

Ben aileme hayır dedim
Kararımı verdim. Evi Maksutun üzerine yapmak istiyorum. Senin için sorun olmaz değil mi kızım?

Nilgün çay kaşığını tabağa bıraktı. Metal küt bir ses çıkardı tabakta.

Maksutun üzerine mi? Daha üç yaşında.

Rahatı yerinde büyüsün diye. Ben de sana taşınırım. Nasıl olsa yalnız yaşıyorsun, yerin bol.

Emine Hanım antrede durmuş, paltosunu çıkarmamış. Elinde bir çanta, kenarından bir belge gözüküyor. Üzerinden Gecenin Işıltısı parfümü kokusu geliyor o kokuyu yirmi yıldır hep aynı mağazadan, Bağdat Caddesinden alır. Bu koku Nilgünün içinde hep bir fırtına öncesi huzursuzluğu uyandırırdı. Tatlımsı, ağır bir şey; küçük Modadaki evin dört köşesini baştan aşağı doldururdu.

Nilgün sessizce kalktı, mutfağa geçti. Ketili çalıştırdı. Eller otomatiğe bağlanmış gibi bardak, kaşık, şekerliğe uzandı. Kafasının içinde tek bir kelime yankılanıyordu: üstüne yapmak.

Çay ister misin? dedi sesi düz, duygusuz.

İçerim canım kızım, sağ ol. Annesi odaya geçerken sonunda paltosunu çıkardı, sandalyenin arkasına astı. Kanepeye oturdu, ortalığa şöyle bir göz attı. Burası serin. Petekler az mı yakıyor?

Gayet iyi aslında.

Bana serin geldi. Bizim Turgutta sıcacık, İsmail ilgileniyor, bakım gerektirirse hemen çağırıyorlar apartmandan.

Nilgün, annesinin önüne çayını koydu. Karşısına geçti, annesinin yüzüne baktı. Göz kenarlarında çizgiler, ince uzun dudaklar. Altmış sekiz yaşında Saçlar titizlikle taranmış, kısa, bembeyaz. Üzerindeki açık mavi bluz yeni, geçen hafta İsmail almış, telefonda hava atıyordu: Anneye sürpriz aldım, çok sevindi!

Noterde randevu ayarlandı yarına, dedi Emine Hanım, kaşığı döndürürken. On. İsmail ayarladı her şeyi, evraklar hazır. Akıllı çocuğum benim.

Benim payımı hiç düşündün mü anne?

Anne gözlerini kaldırdı, bakışlarında kısa süreli bir afallama.

Hangi pay? Sen benim kızımsın. Biz bir aileyiz, ev yine bizde kalacak. Sadece torununa bırakıyorum. Maksut büyüyünce işine yarar.

O evin yarısı benim anne. Resmiyette hem de. Yarı yarıya.

Eeee? Emine Hanım sıcak çaydan dudağını çekti. Çok sıcakmış bu. Sen orada yaşamayacaksın ki. İsmaille Elifin ve çocuğun alanı dar. Ben de sana taşınırım, mesele yok. Zorlanmazsın, değil mi?

Nilgün duvardaki eski fotoğrafa baktı. Eskimiş bir çerçevede, doksanlardan. Babası, annesi, kendisi ve İsmail O zamanlar on bir yaşında, kardeşi sekiz. Nilgün kadrajın en kenarında, sanki dışarı taşacak gibi. İsmail ise annenin kucağında, kocaman, gülerek. Baba başka yöne bakıyor. Nilgün yana yaslanmış, elleri yanlarında, yüzü ciddi.

Sorma gereği bile duymadın, dedi usulca.

Neyini soracağım? dedi annesi çayını tabağa bırakırken. Ben anneyim. Her şeyin doğrusunu ben bilirim.

Hep sen bilirsin zaten.

Daha iyi işte. Emine Hanım başını salladı, kızının artık anladığını düşünerek memnuniyetle. İsmail çok sevindi. Annem ne kadar akıllı! dedi, her anne öyle düşünmez!

Nilgün kalktı, çayını mutfağa götürdü. Çayın kalanını lavaboya döktü. Bir süre pencereden dışarı baktı. Kasım akşamı, hava gri. Sokak lambaları yanmış, yolların kenarında ıslak yapraklar yığın haline gelmiş. Turuncu yelekli yaşlı bir temizlikçi yaprakları kenara süpürüyor usul usul.

Düşüneceğim, dedi Nilgün, arkasını dönmeden.

Düşünecek bir şey yok kızım. Yarın saat on, noter adresini kaydet.

Dedim ya, düşüneceğim dedim.

Anne sustu. Nilgün annesinin toparlandığını, çantasını aldığını, paltosunu giydiğini duydu. Kapıya doğru adımlar. Ufak bir duraksama.

Beni üzüyorsun Nilgün. Hep inatçıydın. İsmail gibi değil

Kapı kapandı. Nilgün pencere önünde öylece kaldı, ta ki apartman hollerinde asansör sesi duyana kadar. Sonra salona geçti, üstünü çıkarmadan kanepeye uzandı. Tavana baktı. Orada, köşeden avizeye doğru ince bir çatlak kıvrılıyor. Her kıvrımını biliyordu, kaç akşam koyun saymak yerine çatlak saymıştı?

Telefon titredi. Mesaj: Nasılsın? Lezzetli Evdeyim, sana ev yapımı çörek getirdim, yarın uğra.

Bir göz gezdirdi: Teşekkürler. Yarın uğrarım yazdı. Telefonu göğsüne koydu, gözünü kapattı.

Bir anı geldi aklına, sekiz yaşında. İsmailin doğum günü. Sofra kurulmuş, misafirler gitmiş, pastadan bir koca dilim artmış, üstünde kremadan gül var. Nilgün ağzını şapırdatarak bakıyor. Anne dilimi İsmailin önüne koyuyor.
Bu senin oğlum. Sen doğum günü çocuğusun.

Peki Nilgün? dedi İsmail, ağzı pasta dolu.

Ablan büyük. Bir dahaki sefere o paylaşır. Değil mi kızım?

Nilgün başını salladı. Masadan kalkıp odasına gitti. Yatağın üstüne uzandı, tavana baktı. Baba sonra geldi, yatağın ucuna oturdu, başını okşadı.

Kırılma kızım, dedi kısık sesle. Annen İsmaili çok seviyor. O küçük.

Kırılmadım, dedi Nilgün.

Baba içini çekti, çıktı. Nilgün uzandı, tavanda çatlak bile olmayan bembeyaz boşluğa bakarak sayı saydı. Belki kendi kalp atışlarını.

Sabah erken kalktı Nilgün. Baş ağrısı vardı. Duş aldı, hazırlandı. Yedi buçukta evden çıkıp 20 dakika yürüyerek SıcakYuva inşaat firmasına gidiyor. En çok sonbaharda yürümeyi seviyordu. Hava serin, hafif sert. Yapraklar çıtırdıyor ayak altında. İnsanlar acele, atkısına sarılmış, göz göze gelmiyor. Kendi içine dalabilir doya doya, kimse karışmaz.

Ofis kahve ve kağıt kokusunda. Muhasebeci Mine çoktan masasında, evrak inceliyor.

Günaydın Nilgün, bu sabah solgunsun?

İyiyim, uykusuzum sadece.

Vitamin al, ben VitaGold kullanıyorum, iyi geliyor.

O başını salladı, bilgisayarı açtı, tabloları girdi. Rakamlar, satırlar, sütunlar Bildiği iş, insanı düşünmekten alıkoyan.

Öğlen yemekte kantine inmedi. Montunu giyip dışarı çıktı. İki sokak yürüdü, parka döndü. Havuz yazdan kalma, dibi yaprak dolu. Bankta oturdu, çantasından sandviçini çıkardı. Yiyemedi, sadece tuttu, ağaçlara baktı.

Telefonu aradı. Ekranda: İsmail. Açmadı. Çantasına geri koydu. Bir dakika sonra mesaj: Nilgün ne yapıyorsun? Anne çok üzgün. Arar mısın?

Silip geçti. Sandviçten bir ısırık aldı. Ekmek bayat, salam tatsız. Ağır ağır çiğnerken havuza bakıyordu. On iki yaşında, annesi ekmek almaya yollamış. İsmail hasta, ateşli. Annesi başında, kompres yapıyor. Nilgün dışarı çıkıyor, şiddetli yağmurda koşturuyor, ekmeği montunun altında ıslanmadan saklayarak dönüyor eve. Annesi başıyla onaylıyor, yüzüne bakmadan. İsmail inliyor, annesi hemen ballı çaya koşuyor.
Nilgün, git üstün değiş, diye bağırıyor arkasından. Sessiz ol, kardeşin uyuyor!

Kendi odasında soyunuyor, ıslak elbiseler yerde. Battaniyeye sarınıyor. Akşama ateşi yükseliyor. Anne anca geç saat geliyor, termometreyi tutuşturuyor eline.
Otuz yedi buçuk. Bir şeyin yok. İç çayını, geçer.

Ertesi gün okula gidiyor, hiç geçmeyen ateşle. Derste üstüne hırka alıp titriyor. Öğretmen iyi misin diyor. Başını sallıyor. Evde annesi İsmaile çorba yapıyor, Nilgün kendi kendine ekmek yiyor. Anne tabağını alıp geri götürüyor.
Çorba İsmailin. İyileşmesi lazım. Sen ekmek yersin.

Nilgün ekmeği çiğniyor, suyla yutuyor, odasında dersine gömülüyor.

Öğle arası bitip ofise döndü. Mine ona yine endişeyle baktı.

Gerçekten hasta değilsin ya?

Değilim.

Akşam eve dönünce telefonu çaldı. Bu sefer açtı.

Alo.

Nilgün, annem diyor ki kağıdı imzalamazmışsın.

İmzalamam demedim. Düşüneceğimi söyledim.

Düşünecek bir şey mi var? Biz evi kullanmıyoruz zaten, Maksuta lazım, bizim de hakkı, bizde kalsın.

O benim de yeğenim.

Eee, o zaman imzalarsın. Noter yarın bekliyor.

Nilgün sustu. Ağır bir nefes duymak mümkün.

Duyuyor musun Nilgün?

Duyuyorum.

Ne diyorsun bakalım?

Yarın gelmeyeceğim.

Ne dedin?

Notere gelmeyeceğim.

Dalga mı geçiyorsun? Annem bir haftadır evrak topladı! Beni yordun hep!

İsmail, evin yarısı benim. Kanunen. Ben izin vermiyorum.

Ne izni? Sen ablasın, aileyiz! Aileyi unuttun mu?

Sesi yükseldi, bağırmaya başladı: bencilsin, duygusuzsun, hep öyle oldun!..

İsmail, bir sakin ol.

Olamam! Hep kıskandın beni! Çünkü annem beni daha çok sevdi!

Nilgün telefonu masaya bıraktı. İsmailin bağırtısını uzaktan az işitti. Mutfağa geçip bir bardak su içti. Elleri titriyordu, eline baktı; kırk üç yaşında İnce parmaklar, kısa tırnaklar, yüzük yok, hiç olmamış.

Oda sessiz. İsmail mesaj attı: Sakinleşince konuşuruz. Ama yine de yarın gel.

Nilgün kanepeye uzandı, üstünü çıkarmadan battaniyeye büründü. Yağmur camı tıkırdatıyor, damlalar süzülüyordu. Gözleri kızarınca kadar damlaları izledi. Uyuyamadı. Eski film gibi hatıralar sardı kafasını.

On altı yaşında. Postacıdan mektup. İstanbul Üniversitesinden. Sınavı kazanmış, burs çıkmış, yurt hazır. Nilgün zıplaya zıplaya odaya koşturuyor, annesi mutfakta, elinde pilav tenceresi.

Anne, kazandım, İstanbula gidiyorum! Alınmışım!

Emine Hanım mektubu okuyup geri uzattı.

Hayır.

Ne hayırı?

Hiçbir yere gitmiyorsun. Benimle İsmaili kim bırakacak? Baban bütün gün işte. İsmailin okulu, sınavı var, bana yardım lazım. Sen gidersen, bana kalır her şey.

Anne, İstanbul Benim hayalim.

Hayal kurma. Kız burada da okur. Evlenirsin, çocuk yaparsın. Ne yapacaksın İstanbulu?

Ama anne

Hayır dedim. Baban da bilmeyecek, destek olur, biliyorum.

Nilgün mektupla odasına girdi, kapıyı kapadı. Yatağa uzandı, ağlamadan öylece kaldı. Akşam mektubu banyoda yaktı, siyaha dönen kağıdı izledi, külü suyla akıttı.

Ertesi gün annesi babasına akşam yemeğinde dedi ki:
Nilgün yerel teknik üniversiteye gidecek; muhasebe kazanmış. Kız başına yabancı yere gidilmez.

Baba Nilgüne baktı. Başını salladı. Bir şey demedi. Çorbasını bitirip televizyona geçti.

İsmail sordu:
Bana matematik anlatır mısın yarın, sınav var.

Yaparız, dedi Nilgün.

Gece mutfağa suya kalktı, tabureye çarptı, dizini acıttı. Bağırmamak için ağzını kapattı. Acı yukarı doğru yayıldı. Yavaşça su içip döndü. Sabah bacağı şişmişti. Anne iyot sür dedi.

Ertesi sabah aynada yüzüne baktı. Düz, yorgun. Saçlar dağılmış. Elini saçından geçirdi, düzeldi; makyaj yapıp çıktı.

İş yerinde gün zor geçti. Mine torununun fotoğraflarını gösterdi. Nilgün ne tatlı deyip başını salladı. Yine öğlen parka yürüdü, bankta telefonu açtı, eski fotoğraflara daldı. O eski aile fotoğrafı, duvardaki Diğerlerinde İsmail okula başlamış, babasıyla balığa gitmiş. Kendi ya yok, ya kenarda flu kalmış. Bir tanesinde Nilgün çekti yazıyor, kendi karede yok bile.

Telefon titreşti. Emine Hanım.

Açmadı. Mesaj geldi: Kızım, noter bekledi. Gitmedik. İsmail çok üzüldü. İki güne tekrar ayarladık. Gelir misin?

Silip telefonu çantasına koydu. Ofise geri döndü.

Akşam eve dönünce apartmanda ses. Merdivende İsmail ve Elif. İsmail önde kızgın, Elif suskun arkasında.

Nihayet, Nilgün, dedi İsmail. Bir saattir buradayız.

Neden?

Konuşacağız. Al bizi içeri.

Nilgün kapıyı açtı. İsmail odaya geçip yayılıp oturdu, Elif kapıda kalıp montunu astı.

Çay? dedi Nilgün.

Boş ver çayı, dedi İsmail elini savurarak. Geç karşıma.

Nilgün sandalyeye, Elif ise köşedeki koltuğa ilişti. Elif yere bakıyor, hiç bir şey demedi.

Bak Nilgün, dedi İsmail eğilerek. Ne inat ediyorsun? Anne yaşlandı, huzur istiyor. Sende yer var. Ev iki oda, ferah. Sana karışmaz.

Ben öyle bir şey demedim ki.

O zaman tamam, imzala şu kağıdı, evi Maksuta yapalım, herkes rahat etsin.

O ev Maksutun değil, İsmail.

Kimin? Senin mi? Yaşamıyorsun ki orada!

Yarısı benim. Resmiyette.

Ne önemi var! Aileyiz biz! Aile pay bölmez!

Nilgün kardeşine bakıyordu. Öfkeden kıpkırmızı, ellerini havada sallıyor. Göbeği kemerinin üstünde dışarı taşmış. Kırk yaşında. Yarın iş var, çalışmam lazım bahanesiyle Emine Hanımın evine sığınan biri. Eşi yemek yapar, çamaşır yıkar, annesi harçlık verir.

İsmail, çalışıyor musun şu an? dedi aniden.

Bir anda içi geçti.

Ne alakası var?

Sadece merak ettim. Çalışıyor musun?

Çalışıyorum, inşaatta. Daha dün vardiya bitti.

Ne kadar kazanıyorsun?

Yeterince. Sana ne?

Kirayı ödüyor musun?

Annem ödüyor. Onun evi!

Yarısı benim, on beş yıldır ben ödüyorum.

İsmail sustu. Elif bir an bakışıp hemen yere döndü.

Ee, nolacak şimdi? dedi sonunda İsmail. Olması gereken bu. Senin paran var, yalnız yaşarsın. Bizim çocuğumuz var, ihtiyacımız fazla.

O yüzden mi evi Maksuta yapmak istiyorsunuz?

Ayıp mı? Torun işte! Büyükanne torununa ev bırakıyor, dünyanın düzeni!

Bıraksın, ama benim payımı bana sormadan yok.

Sen ne biçim insansın! dedi İsmail birden ayağa fırlayarak. Cimri! Hep öyleydin. Kıskanç! Annem haklıydı!

Ne dedi annem?

Soğuksun, duygusuzsun. Kimseye acımazsın. O yüzden evlenemedin, kimseyle geçinilemezsin!

Kelimeler ağır bir sessizliğe çarptı. Elif büzülmüş, Nilgün kıpırtısız. Kardeşinin buruşuk suratına ve kısılmış ellerine baktı.

Çıkın, dedi çok sakin.

Ne?

Çıkın evimden.

Kardeşini kapıdan mı koyuyorsun?

Çıkın. Şimdi.

İsmail şaştı, Elife baktı. Elif montunu çekip:

İsmail, gidelim, fısıldadı.

Aman Allah aşkına! ona bağırdı İsmail. Nilgüne döndü: Pişman olacaksın. Annem görür, kimsin anlarsın!

Çıkıp kapıyı çarptı. Elif arkasından kaçtı. Nilgün mutfağa geçip su içti. Elleri titremiyordu. İçinde buz gibi bir boşluk vardı.

Yirmi iki yaşında İsmail, ilk karısı eve getirmişti. Kızın adı Deryaydı, çok girişken biriydi. Anne hemen sahip çıktı.

Beraber yaşayın, dedi bir akşam yemeğinde. İsmail yalnız yapamaz. Aile alışınca ayrılmaz.

Derya hemen yerleşti. Nilgün küçük odayı bırakıp salonda açılır kollu kanepede yattı.

Geçici, kızım, dedi annesi. Gençler ayakları üstüne bassın diye.

Nilgün üç ay böyle yaşadı. Sonra Modanın kenarında küçük bir oda kiraladı. Maaşıyla kirasını, artı Turguttaki evin faturasının yarısını ödedi, annesi rica edince.

Yardım et, kızım. Emekli maaşı az geliyor. İsmailin ailesi büyüyor, ihtiyaç var.

Nilgün hep yardım etti. Her ay. Annesi parayı nezaketen almadı, doğal gördü.

Derya bir yıl sonra gidince İsmail gece boyu ağladı, Gel abla, çok kötüyüm!

Gitti, kahvede dinledi, Derya onu anlamamış, para istemiş, ilgisizmiş

Ayrı eve çıkmak istemiş, dedi İsmail, burnunu çekip. Annemi bırakmak olur mu? Annem yemeğimi yapıyor, her şeyim hazır!

Nilgün sustu, şekerli çay koydu. Anne oğlunun başını okşadı: Üzülme, oğlum. Başka birini buluruz sana, iyi birini.

İki sene sonra İsmail bu kez Elifi getirince annesi onayladı.

Bu kız iyi. Sessiz, edepli, oğlunu seviyor.

Elif taşındı, küçük odada İsmaille yattı. Ev işinde anneye yardım etti, Maksutu doğurduktan sonra sesi soluğu kesildi, iyice silikleşti.

Nilgünle çoğu zaman bayramda bile görüşmediler. Gittiğinde pasta, ufak hediye götürüp masada sessizce oturdu. Anne Maksutu methetti, İsmail yeni işini övdü, Elif sofrayı kurup topladı. Nilgün erken kalktı, yorgunum diye.

Senin de keyfin yok bizimle, derdi anne. Kendi hayatında mutlusun.

Kendi hayatı: Modada kira ev, SıcakYuvada iş, akşamlar dizi izlemek, ara sıra Melekle Kayıkçıda çay içmek. İşte hayat bu.

Uzun süre uyuyamadı, yatakta dönüp durdu. Kafasında İsmailin sözleri yankılandı: Cimri, soğuksun, kıskanç! Belki gerçekten kıskanıyordu. Onu sevdiler, affettiler. O hep güçlü olmalıydı. Hep kendini kanıtlamak zorunda.

Sabah kapı çaldı. Hırkasını aldı, açtı. Kapıda Emine Hanım, elinde elma tartı kokan poşet.

Günaydın kızım. Tart yaptım, senin en sevdiğin.

İçeri geçti, mutfağa oturdu, poşeti açtı, taze elmalı pasta. Dilimledi.

İsmail istedi dün, sana da düşer, dedi keserken. Hadi otur.

Nilgün oturdu, pasta aldı, bir ısırık. Tatlı, ağızda dağılıyor. Hep İsmaile yapılan, ona artık kalan soğuk, ertesi günküydü.

Güzel olmuş mu, dedi annesi.

Güzel olmuş

Bak işte iyi, dedi Emine Hanım çay koyarken. Kızım, o gün İsmaile ne dedin ki böyle gerildi? Elif dedi, kapıdan kovmuşsun.

Rica ettim, gitsinler.

Neden?

Özür dilerim, kaba davrandı.

İsmail mi? O en iyi çocuktur, hassas. Yalnız çok dertli, Maksuta ev önemli, anlamıyor musun?

Anlıyorum.

O zaman imzalarsın kağıtları?

Nilgün çayını bıraktı, annesine baktı. Güvenli, bildik ifadesi. Eller masada rahat. Cevaba hiç şüphe yok.

Hayır anne.

Ne?

İmzalamayacağım.

Emine Hanım dondu. Çay bardağı havada asılı.

Şaka yapıyorsun?

Yapmıyorum.

Ama neden? Sen benim kızımsın! Ben yaşlıyım! Ne yapacağım?

Yaşlı değilsin anne. Altmış sekizsin, sağlıklısın, emeklin var. Kendi başına yaşarsın.

Kendi başıma mı? Ben tek, İsmaille Elifle çocukla mı oturayım?

O senin tercihin, anne. Sen onları seçtin; ben kendi seçmedim.

Ama aile bu! Biz aileyiz!

Hani aile pay bölünmez ya, İsmailin lafıydı. Peki neden hep bölündü? Sevginin hepsi ona, ilginin hepsi ona, evin yarısı o da ona.

Annesi bembeyaz oldu, çay bardağını masaya öyle koydu ki, çay damladı.

Yani beni yüzüstü bırakıyorsun?

Hayır anne, sadece bana ait olan şeye onay vermiyorum.

Bu ev! Birlikte yaşadığımız ev!

Hiç gerçekte benim olmadı o ev. Orada hep misafir gibiydim.

Nereden çıkarıyorsun bunları?

Anne, Nilgün eğildi, gözlerinin içine baktı Bana hayatımda kaç kez seni seviyorum dedin?

Annesi sustu.

Hiç, kendi yanıtladı Nilgün. Kırk üç yılda bir kez bile. Ama İsmaile her gün söylersin. Duydum.

Ama bilirsin ki severim.

Bilmiyorum anne. Bunu bilmiyorum.

Anne ayağa kalktı. Titriyor, dudakları ince bir çizgi.

Nankörsün. Büyüttüm, doyurdum, giydirdim. Sen!..

İsmaili büyüttün. Ben sadece vardım.

Nasıl söylersin böyle şeyleri!

Çünkü gerçek. Sen de biliyorsun, kabul etmek istemiyorsun sadece.

Emine Hanım pastayı bırakıp çantasını kaptı, kapıya gitti, çıkarken döndü.

Pişman olacaksın Nilgün. Yalnız kalınca fark edeceksin, ailenin kıymetini. Kaybettin işte.

Kapı kapandı. Nilgün yavaşça evi topladı. Uzun süre mutfakta tek tabağı ovala ovala yıkadı. İş bitince odaya geçti, kanepeye uzandı, çatıya bakan ince çatlağı izledi, çocukluğunun gibi.

O gün telefon çalmadı. Ne anneden, ne İsmailden. Akşam Melekten mesaj: Naber? Uzun oldu, Küçük Kafede çay içelim mi?

Nilgün yarın uğrarım yazdı, bıraktı. Pencereden dışarı baktı. Sokaklar kalabalık, herkes evine koşuyordu. Kimi sıcacık yemeğe, aileye. Onunsa yalnız bir evi, ve suskunluğu vardı.

Yirmi beşindeyken eve birini getirmişti. Ofiste tanımıştı, bilgisayar mühendisi. Sinema, sonra kafe, ilişkileri ilerleyince tanıştırmak istemişti.

Geldiler, annesi sofra hazırlamış, İsmaili çağırmış. O gelip telefona gömülmüş. Anne yeni geleni sormuş, Murat demiş, başını sallamış. Bütün akşam yalnız İsmaille konuşmuş, planlarını sormuş. Murat sessizce salata yemiş. Nilgün aralarına katmak istese de anne her defasında İsmaile dönmüş.

Çıkarken, anne arkasından Bakalım ne kadar sürer bu delikanlı demişti.

Aşağı inerken Murat Bana ısınmadı annen dedi. Nilgün başını salladı.

Seni sevmedi, dedi Murat.

Kimseyi sevmez ki, sadece İsmaili.

Bir süre daha görüştüler, sonra Murat mesaj atmamaya başladı. Nilgün şaşırmadı, Başarılar deyip kapattı.

Bir daha kimseyi eve götürmedi. Kimiyle olsa uzun sürmedi. Soğuk, kapalı buldular, ne istediği belli değil, dediler. Nilgün açıklama yapmadı, aldırmadı; alışmıştı.

Sabah Melekin dükkânına geçti. Melek tezgahta, ürünleri düzeltiyor.

Nilgün! Nerelerdesin? Hasta falan sandım!

Yok Melekim, yoğundum.

Anlat hele, ne var ne yok?

Nilgün başını iki yana salladı. Melek dikkatle baktı.

Yine anam mı?

Hı hı.

Melek iç çekti. Durumu biliyordu, defalarca dinlemişti. Nilgün kolay kolay anlatmazdı, ancak zaman zaman dökülürdü.

Söyle bakayım, borcun mu var anana? Melek tezgaha yaslandı.

Bilmem, belki yok. Ama suçlu hissediyorum.

O hissettirdi, alışsın diye. Sen borçlu yetişmeyesin de kim yetişsin?

Nilgün sustu. Melek devam etti:

Benim de annem öyleydi. Hep borçluyum. Doğurdum diye, büyüttüm diye Kendisi bana sıfır. Kolayca bana yükledi.

Ama sonuçta annem, Melek.

Anne olmak lütuf değil ki. Çocuk büyütmek görevdir. Ama sevgisiz, görmezden büyütmek başka. Sen saygın bir yetişkin oldun mu?

Nilgün başını iki yana salladı.

Anladın mı şimdi hâlâ borcun var mı?

Melekin sözleri sertti ama içi doluydu. Nilgün anlıyordu, yüreğinin bir yerinde. Yüzleşmek zordu sadece. Çünkü ona göre aile kutsal, anne esas doğru, çocuk da hep borçlu.

Bilmiyorum, Melek. Çok yoruldum.

Dinlen. Hayır de, kendi hayatını yaşa.

Artık dedim.

Nasıl hissediyorsun?

Alındı annem. İsmail bencil dedi.

Tabii ki diyecek. Sana hep yüklendiler. Onlara göre sen makulsün; itiraz etmezsin.

Nilgün başını salladı. Melek sarıldı:

Gidiyorsun, dostum. İlk defa doğru yaptın.

Bir süre öyle kaldılar, sonra Melek gülümsedi.

Hadi ben çalışayım. Uğrarsın yine?

Uğrarım.

Evine döndü. Çay koyup çörekten yedi, pencere önünde. Tatlıydı, ama yemesi keyifsizdi.

Akşam İsmail aradı, sakin, sevecen bir tonla.

Nilgün, merhaba.

Merhaba.

Bozulmayalım, tamam mı? O gün abarttım, kusura bakma.

Tamam.

Bak, annem dedi ki imzalamazsan olmaz. Neyse, senin onayın gerekmez, sana ayrı bir belgeyle devredelim. Hem Maksutu seviyorsun, değil mi?

İsmail, hiçbir belgeyi imzalamayacağım.

Bir sessizlik, sonra sesi buz gibi oldu.

Ne diyorsun?

İstemiyorum. Ev devredilemez.

Nilgün, sen çocuğun evini engelliyorsun!

Hayır, hâlâ orada yaşıyorlar.

Ama onun değil!

Annemin ve benim.

Ne önemi var ki? Aileyiz!

Ailede herkes eşit olur. Bizde asla. Sen daima başta oldun, yoruldum.

Sen mi yoruldun?! Ben çalışıyorum, aileme bakıyorum!

Annemin elindesin, annen bakıyor sana.

Yeter artık! deyip kapattı.

Nilgün telefonu bıraktı, banyoda yüzünü yıkadı. Aynada kendine baktı, yüzü ıslak, saçları yapışık. Havluyla sildi, odaya geçti, battaniyeye sarındı.

Gece rüyasında kendini beş yaşında, kalabalığın içinde gördü. Herkes İsmaile bakıyor, o gülüyor, annesi başını okşuyor, babası fotoğraf çekiyor. Nilgün köşede kalmış, ağzı açık ama sesi çıkmıyor. Kimse bakmıyor ona.

Uyanınca boğazında düğümle sabahı etti. Kahveyle camdan dışarı izledi trafik ve insanları Telefon çaldı. Melek.

Nasılsın?

İyiyim.

Baksana, istersen psikoloğa git; aileyle olan pürüzlerim zamanında çok işe yaradı.

Bilmem, ihtiyacım yok galiba.

Aslında var. İyiyim dediğinde gözünden belli oluyor.

Nilgün sustu. Melek haklıydı. Ara sıra sessizce ağlıyordu.

Bakarım belki, dedi sonunda.

Hadi, ne zaman istersen ara.

Sağ ol.

Bir gün daha geçti, Nilgün park bankında sandviçle dururken mesaj düştü: Ben Elif, konuşabilir miyiz?

Ne hakkında?

Hem İsmail, hem annen Bir akıl lazım.

Tamam, bu akşam yedi gibi gel.

Sağ ol. Yalnız geleceğim.

Akşam çaldı, Elif geldi. Yalın, ürkek, eski bir montla.

Merhaba, dedi çok düşük sesle.

Merhaba, buyur.

Salona geçti, kanepenin ucuna oturdu, elleri sıkılı. Nilgün çay koydu, oturdu. Elif çayı avuçladı, sustu. Nilgün bekledi.

Sonunda:

Nereden başlayacağımı bilemiyorum. Çok karmaşık.

Olduğu gibi anlat.

Elif başını salladı, yudum aldı.

İsmail hep senin anneni imza vermeye zorluyor. Evi Maksuta yaptıracak. Fakat annen şimdi kararsız. Sen istemiyorsun diye. İsmail kızgın, çok.

Anlıyorum.

Annene bağırıyor, Sen yaşlandın, benimle kalamazsın, sana muhtaç değiliz çık! diyor. Maksut o kavgayı geceleri sessizce ağlayarak dinliyor.

Nilgün sustu. Elif devam etti.

Korkuyorum Nilgün. Beni de kapı önüne koyar mı Çünkü işe gitmeme izin vermez, Ev kadını dışarıda ne işin var, annem de çalışmadı, iyiyiz der.

Anneniz çalıştı Elif, emekli oldu.

Elif gözlerini kaldırıp şaşkınca baktı.

Gerçek mi?

Gerçek.

Bir süre sustu ardından,

Sen de imzalamayacak mısın?

Hayır.

Neden?

Anlatmak zordu. Sadece ev değil, onur, kişilik meselesi, hakkını savunmak.

İzin vermek zorunda değilim. Vermiyorum.

Elif başını salladı.

Haklısın. Belki ben de senin yerinde olsam imzalamazdım. Ama ben güçsüzüm galiba.

Güçsüz değil, korkutulmuşsun. Farkı var.

Elif şaşırdı.

Öyle mi?

Evet. İsmail seni korkutmuş; gitmemen için bağımlı kılmış.

Ama onu seviyorum.

Korkuyla sevgi aynı şey değil. Korktuğun biriyle sevgi olmaz.

Elif sessizce çayını bitirdi, bardağı masaya bıraktı.

Gitmeliyim, dedi. İsmail bilmiyor; anlarsa olay çıkarır.

Kolay gelsin Elif.

Çıktı. Nilgün mutfağa geçti, bardakları yıkadı. Elif bir mağdurdu, bir zamanlar kendisi gibi. Fark şuydu: Nilgün sonunda Hayır demeyi başarmıştı, Elif henüz değil.

Gece uyuyamadı. Annemi düşündü. Ne hissediyor şimdi? Kızgın mı, kırgın mı? Yoksa anlamış mı?

Telefon titreşti, annesinden mesaj: Kızım çok kötüyüm. İsmail bağırıyor. Gelir misin?

Buz gibi, soğuk bir cevabı vardı. Anne, İsmaille sorununu ben çözmem, aranızda.

Çabucak Buz gibisin. Ben anneyim! yazdı hemen.

Telefonu kapattı ve sustu. Gecenin düğümlü sessizliğiyle nefes aldı.

Sabah telefonu açtı, üç yeni mesaj daha. Sonuncusu gece ikide: İsmail attıracağını söyledi. Gidecek yerim yok!

Kararsızdı. Hiç cevap vermedi. Yine de elleri titreyerek işe gitti.

Bir hafta anneden haber gelmedi. İsmail de yok. Nilgün rutin işine, akşamlarına devam etti. Ama içi hep gergindi.

Cumartesi sabahı kapı çaldı. Açtı. Annesi kapıda, yağmurda sırılsıklam, elinde evrak dolu poşet.

Girebilir miyim? dedi neredeyse fısıltıyla.

Nilgün geri çekildi, annesi içeri girdi. Paltoyu çıkardı, elleri titriyordu. Salonda sandalyeye oturdu, Nilgün havlu uzattı.

Kurulan.

Annesi yüzünü, saçını sildi.

İmzalamayacağım, dedi.

Nilgün sustu. Annesi devam etti:

İsmail dün beni itti. Duvara. Ya vereceksin ya çıkacaksın dedi. Kızım, her şeyim. Ama onlar için sadece avantajım kalınca attılar.

Gözleri dolu. Nilgün sandalyeye oturdu, karşıdan izledi.

Ne oldu şimdi?

Burada kalabilir miyim? Geçici, kalacak yer bulana kadar.

Duyguları karmakarışıktı: öfke, hüzün, yorgunluk ve acıma.

Olur, dedi sessiz. Ama geçici.

Anne başını salladı.

Sağ ol, kızım.

Nilgün mutfağa su koydu, alışkanlıkla bardak hazırladı. Ne hissedeceğini bilmiyordu. Sevinç mi, öfke mi, acıma mı, ne bilmiyordu.

Çayı verdi, karşına geçti.

Affet, dedi annesi neredeyse duyamayacağı kadar sessiz.

Neden?

Her şey için. Seni haksız büyüttüm. Görmedim. Sadece kullandım.

Kelime kelime döküldü. Nilgün ilk defa annesini kırılgan, yaşlı bir kadın gibi gördü.

Gerek yok, dedi.

Var kızım. Kötü bir anneymişim sana. Şimdi anladım.

Anne sustu, devam etti:

Dün o itip de bakınca, anladım; aslında beni sevmiyor. Sadece ihtiyaçken başımın tacı, olmayınca atabilir. O zaman senin yıllardır çektiğin yalnızlığı anladım.

Yeter anne.

Yetmez. Kendi güçsüzlüğümden dolayı sana dayattım. Nasıl bir anne varken hayır denir ki dedim. Ama sen söyledin. Ben hep korktum.

Nilgün cam kenarında durdu, dışarı baktı. Yağmur dinmiş, gökyüzü hafiften aydınlanıyor.

Sen ona alıştın, o almaya, dedi arkasını dönmeden. Bu kadar.

Peki ne olacak şimdi?

Yaşarsın. Burada geçici kalabilirsin. Ama ben artık yedek liman olmam, anladın mı?

Anne başını salladı.

Anladım.

Nilgün odasına geçti, yatağa uzandı. Mutfaktan tıkırtılar. Anne bulaşık yıkıyor.

Akşam ayrı ayrı odalarda sessizce geçirdiler. Ağırlıklı ama düşmanca olmayan bir sessizlik.

Gece sesiyle uyandı. Ağlayan biriydi. Kalkıp mutfağa gitti. Anne oturmuş, elleriyle yüzünü kapamış.

Kapıdan baktı, yaklaşmadı, sadece izledi. Anne ona gözlerini kaldırdı.

Uyandırdım, özür dilerim.

Önemli değil.

Bir bardak su verdi, annesi içip bardağı bıraktı.

Uyuyamıyorum.

Ben de.

Bir müddet sustular. Sonra anne sordu:

Beni affedebilecek misin bir gün?

Nilgün düşündü. Affetmek neydi? Unutmak mı? Yok saymak mı? Belki de sadece kabullenmek.

Bilmiyorum şimdi, anne.

Tamam.

Hadi uyu. Yarın yeni bir gün.

Anne yavaşça odasına geçti, Nilgün mutfakta kaldı. Cam karanlık, şehir uyuyor, birkaç ışık yanıyor, hayat devam ediyor.

Otuz yaşında babası öldüğünde de böyleydi. Sabah işe, akşam asansör tıklayınca bile içi acımamıştı. Cenazede herkes sarılmış, o ise arka sırada, annesinin Sen kuvvetlisin, bana destek ol, İsmail nazik çocuk, ona daha zor lafını duyduğunda kendi odasına çekildi. O günden sonra da asla seni seviyorum demediler.

Ertesi sabah mutfakta oturmakta olan annesine Günaydın dedi. Günaydın diye karşılık aldı. Şıp diye, itirazsız konuşmalar. Sonra annesi sordu:

Ne yapıyorsun hayatında bundan sonra?

Aynı, çalışıyorum.

Kendi hayatın? Erkek? Aile?

Nilgün gülümsedi.

Kırk üç yaşında aile mi olur anne?

Neden olmasın?

Alıştım yalnızlığa. Geç artık.

Benim suçum, dedi anne kısık sesle.

Geçmiş geçti artık. Ben yaşamak istiyorum, başka bir şey değil.

Çok rahat konuşuyorsun.

Bıktım kırılmaktan, öfkeden. Artık sadece huzur istiyorum.

Anne çayını bitirip Odaya döndü.

Birkaç gün birlikte yaşadılar, ama aralarında derin mesafe sürdü. Bir akşam,

Gazi Paşada uygun bir oda buldum. Kısa süre sonra taşınacağım, dedi annesi.

Peki. İyi olur.

Yani sağ ol diyim mi?

Gerek yok.

Bir an sustu.

Beni sevmiyorsun galiba?

Nilgün düşündü. Sevgi kısmı; içinde sadece yorgunluk, biraz da boşluk vardı.

Hayır, nefret etmiyorum.

Peki ne hissediyorsun?

Boşluk.

Anne başını öne eğdi.

Gece kapı çaldı. Nilgün hırkayı alıp açtı. İsmail kapıda, alkollü.

Anne nerede?

Uyumakta.

Uyandır! Konuşacağım!

İsmail, git. Gece yarısı.

Gitmeyeceğim.

İçeri dalmak isterken Nilgün engel oldu.

Çıkmazsan polisi ararım.

Kardeşine mi?

Evet.

Elini kaldırdı, Nilgün sıçradı ama vurmadı. Anne çıkageldi, ince, hasta gibi.

İsmail oğlum, ne yapıyorsun burada?

Anne, eve geri dön. O kadının dizinin dibinde ne işin var?

Kadına baktı. Yüzünden yılgınlık okunuyordu.

Gitmeyeceğim İsmail.

Ne demek gitmemek?

Artık gitmiyorum. Ben de yoruldum.

İsmail üstüne yürür gibi yapınca Nilgün araya girdi.

Defol git, hemen!

Gözünde nefret.

Sen bekle, asıl gör bakalım kim yalnız kalacak!

Çıkıp gitti. Nilgün annesini tuttu, sarıldı. Kadın başını Nilgüne yaslayıp sessizce ağladı. Nilgün sırtını okşadı.

Kısa bir süre sarıldılar, sonra annesi çekildi.

Affet.

Gerek yok.

Kötü anneydim.

İnsanlık bu, herkes hata yapar.

Gözünde minnet okudu Nilgün.

Sabah, annesi eşyasını totopladı.

Bugün çıkayım buradan, dedi.

Bu kadar çabuk mu?

Sana yük olmak istemiyorum.

Ara sıra haber ver, dedi Nilgün.

Arayacağım.

Ne zaman?

Gerektiğinde.

Çıktı, kapı kapandı. Evin içinde sonsuz bir sessizlik yayıldı.

Rate article
Lifequest
Aileme Hayır Demeyi Seçtim