Otuz beş yıl boyunca Sağlık Kurulu Başkanlığı yaptım ve çalışabilecek durumda olanların engellilik raporlarını acımasızca iptal ettim. Devletin parasını koruduğumu düşünerek gururlanıyordum. Ama bir gün, kocama felç vurduğunda ve kendi meslektaşlarım ona bez vermeyi gülümseyerek reddettiklerinde, Bakın, hala kolunu oynatabiliyor! dediklerinde, tüm hayatım boyunca, yaşlılığa ve güçsüzlüğe nefretle bakan acımasız bir sistemin zincirli köpeği olduğumu anladım.
Türkiyede engellilik almak öyle kolay değildir dişinle tırnağınla hak etmeli, neredeyse ölmekte olduğunu adeta kanıtlamalısın. Ben de insanların umutlarını tuzla buz eden o duvardım.
Adım Seher Yüce. Altmış sekiz yaşındayım. Geçen seneye kadar büyük bir şehir hastanesinde Sağlık Kurulu Başkanıydım. Odamdan binlerce insan geçti: ayağı olmayanlar, görme engelliler, kanser hastaları, şeker hastaları…
Hakkımda demir kadın derlerdi. Tüm açığı bilirdim, kim numara yapıyor hemen anlardım. Yalnızca faturasını düşürmek için ya da ekonomik kazanç için engellilik almak isteyenleri hemen tanırdım.
Üstten gelen talimat gayet açıktı, dilde söylenmese de: Kurulun bütçesinden tasarruf etmek. Ne kadar az engelli, o kadar çok prim, ödül ve takdir Ben, ellerinde hiç parmak kalmamış olanlardan bile engellilik grubunu düşürüyordum. Gözlerinin içine baka baka söylerdim:
İkinci eliniz var. Kapıcılık yapabilirsiniz, telefona bakabilirsiniz. Devlet sizi beslemek zorunda değil. Size ikinci grup yerine üçüncü, yani çalışabilir grup veriyoruz. Sıradaki!
Serebral palsili çocukların annelerine piyasa fiyatı yüksek ithal sandalye vermeyip, ucuza alınan yerli, kalitesiz sandalyeleri yazdırıyordum. Çocuklar acıdan bağırarak oturuyordu. Ben de,
Yönetmelik böyle. Yerli üretim kötü değil. Sabretmek gerek, diyordum.
Çok huzurlu uyuyordum. Kendimi devlete bağlı bir insan, fazlalığı ayıklayan bir kalkan olarak görüyordum. İyi maaşım, yöneticilerin takdiri, makam arabam, güzel evim vardı.
Ta ki felaket gelip benim kapımı çalana kadar.
Bir anda Her şey alt üst oldu.
Kocam Osman, altmış dokuz yaşındaydı. Hayatı boyunca fabrika mühendisi olarak güçlü, neşeli bir adamdı. Emekli olup kasabada bir ev alıp torunlarla oynayacağımız günleri hayal ediyorduk.
Ama bir Temmuz sabahı, yazlıkta her şey tek bir anda bitti. Beyinde büyük bir damar tıkandı: Felç.
Acil servisteki doktora ulaşınca, gözlerini kaçırdı.
Seher Hanım, siz de sağlıkçısınız Sağ taraf tamamen felç. Yutkunma refleksi kayboldu. Konuşamıyor. Hayatta kalacak ama ileri derecede engellilik olacak.
Bir ay sonra Osmanı eve çıkardım. Güçlü, gururlu adamım bir anda koca bir erkek bedeninde aciz bir çocuk olmuştu. Yatakta yatıyor, bir gözüyle tavana boş bakıyordu, ağzının köşesinden salya akıyordu.
Başladı işte bilindik azap, hemen hemen herkesin bildiği; yatakta yatanı sürekli çevirmek, yatak yaralarını önlemek için Bezi değiştirmek, iğnesinden mamaya şırıngayla beslemek İki ayda on kilo verdim, belim dağıldı, üç saatten fazla uyumayı unuttum.
Para ise hiç yetmiyordu. Osmanın emekli maaşı sürekli hemşireye ve ilaçlara gidiyordu. Birinci derece engellilik lazımdı, İYPU (İleriye Yönelik Bireysel Rehabilitasyon Programı) gerekiyordu; devlet karşılasın diye bedava bez, bası önleyici yatak ve fonksiyonel tıbbi karyola alabilmek için.
Belgeleri toplayıp komisyona gittim. Kendi çalıştığım yere. Yan bir odaya.
Artık ben masa başında değil, karşındaydım.
Komisyonu eski yardımcım, Melike yönetiyordu. Sert olmayı ben öğretmiştim ona.
Osmanı, pazardan kiraladığım eski bir sandalyede içeri götürdüm. Melike gözlüğünün üzerinden baktı. Gözlerinde merhamet yoktu. Tıpkı otuz beş yıl ben nasıl bakıyorsam, o da öyle soğuktu.
Osmanın sol, sağlam kolunu kaldırmasını istedi. Zar zor, titreyerek kaldırabildi.
Seher Hanım, dedi Melike neşeli bir sesle. Bakın, olumlu gelişme var. Sol taraf çalışıyor. Refleks var.
Melike, altına kaçırıyor! Konuşamıyor! Hangi olumlu gelişme? Birinci grup, yatak lazım başlayacak yatak yaraları!
Melike iç çekip küçümser bir tebessüm etti. Benim yıllarca müşterilere verdiğim tıpatıp aynı küçümseme.
Seher Hanım, siz de talimatları biliyorsunuz. Birinci grup, sadece tamamen öz bakım yeteneğini kaybedenlere verilir. Osman Bey, sol eliyle kaşığı ağzına götürebiliyor, yani kısmen öz bakımı var. İkinci grup yeter.
Peki bez? dediğimde sesim titredi. Günde beş bez gerekli. Bizim maaşımız yetmiyor almaya!
Sağlık Bakanlığına göre ikinci grupta üç bez verilir. Yatak da yok şimdilik. Hastayı zamanında çevirmek lazımdı. Bütçe sonsuz değil, Seher Hanım. Siz bana öğrettiniz bunu. Sıradaki!
Bumerang.
Osmanı koridora çıkardım.
Bekleme salonunda onlarca insan vardı. Bastonlu yaşlılar, kemoterapiden saçı dökülmüş kadınlar, çocuk arabasında yatan hastalar Havasız ve karanlık bir odada, saatlerce, o temiz önlüklü kadınlara acı çektiğini, yaşamak istediğini kanıtlamaya çalışıyordu insanlar
Hepsini hatırladım birden.
Bacağından olmuş bir gazi, yaşlı diye ona Alman protezini göndermemiş kendi ülke işiyle evi arşınlarsın demiştim. Adam odamda ağlamıştı.
Dördüncü evre meme kanseri kadına çalışabilir grup verip, evde dikiş diktirirsiniz, kanser artık tedavi ediliyor demiştim. Kadıncağız iki ay sonra ölmüştü.
Yıllardır devletin parasını değil, yaşlıların onurunu çaldığımı anladım. İnsanların hastalığı yüzünden suçlu hissettiği bir zulüm makinesinin dişlisiydim.
Şimdi ise makine beni ezip geçiyordu.
Osmanın tekerlekli sandalyesinin önünde çömeldim. Eskiden beni rahatça kucaklayan güçlü adamım salyasıyla oturuyordu. Bir şey söyleyemiyordu. Ama canlı gözünde tek bir yaş vardı. Her şeyi anlıyordu. Anladı ki, sistem onu da çöpe attı. Yıllarca ödediği vergiler, bir fazla beze bile değer görülmedi.
Dizlerinin dibine başımı yaslayıp hıçkıra hıçkıra özür diledim:
Affet beni, Osman. Herkes beni affetsin. Allahım, affet.
Pişmanlık.
Ertesi gün istifa dilekçemi verdim. Memur emekli maaşından da vazgeçip olay çıkardım.
Arabamızı satıp Osmana kaliteli yatak, Almanyadan özel yatak aldım, bezlerini de kendim alıyorum.
Ama daha fazlasını yaptım.
Şimdi ücretsiz çalışıyorum. Engellilere gönüllü hukuk danışmanlığı yapıyorum.
Her gün güçsüz yaşlılarla bu berbat komisyonlara giriyorum. Onların bütün kanunlarını, yönetmeliklerini biliyorum ve insanlara anlatmaktan çekinmiyorum.
Yeni demir kadın bir felçliye bez vermek istemezse, önüne yasa maddesini koyup savcılıkla tehdit ediyorum. Onlara sandalye, ilaç, bakım hakkı almaları için mücadele ediyorum. Sistemi kendi silahıyla vuruyorum.
Osman artık ayağa kalkamıyor. Doktorlar fazla ömrü kalmadı diyor.
Ama her başkasına birinci grup aldırmayı başardığımda eve gelir, kocasının yanına oturur, sıcak ve güçsüz elini tutar, fısıldarım:
Bugün birini daha kurtardık, Osman.
Ve sanki hafifçe gülümsüyor gibi gelir bana.
Bu dünyada yaşlılık ve çaresizlik ayıpmış gibi görülüyor. Ama o çan bir gün hepimiz için çalacak. Hiçbir makam, hiçbir tanıdık seni felçten ya da kanserden kurtaramaz.
Bugün bir güçsüze merhamet etmezsen, yarın sistem seni acımasızca ezer geçer.
Siz hiç yakınınız için ya da kendiniz için engellilik işlemlerinde böyle bir zulümle karşılaştınız mı? Sizce küçük bir makam verilince insanlar neden insafsız oluyor, yoksa bu düzen mi onları böyle yapıyor?



