Üç Yıl Süren Tadilat, Bir Tek Misafir Gelmedi

Üç Yıl Süren Tadilat ve Misafirsizlik

Ayşe uzun zaman önceydi; şimdi pencereden dışarıyı seyrederken, aklımdan geçenleri, hissettiklerimi düşündükçe bunları yeniden yaşıyorum. Çay bardağını pencere pervazına bıraktım, Mertin koridorda, adımlarını sanki taşır gibi bir an durduğunu hissettim. Arkasımdan gelen sessizlik, eski günlerin ağırlığı gibi odaya yayıldı.

Bardak pencere pervazında, dedi nihayet. Sormadı, yalnızca tespit etti.

Evet, Mert. Koydum oraya.

Orası cilalı, sıcak bardak iz yapar.

Biliyorum.

O zaman niye?

Ona döndüm. Mert kırk sekizindeydi ve yaşını tam gösterirdi. Ne bir fazla ne bir eksik. Mutfak kapısında gri tişörtüyle duruyordu. Elinde su terazisi. Hafta sonları evin içinde hep terazisiyle gezerdi, başkalarının telefonsuz kalamayışı gibi.

Çünkü başka bir yere koyacak yer yok, dedim. Masanın üstü naylonla kaplı, ikinci sandalye ters çevrilmiş, koridorun zemini henüz astardan kurumuş değil. Ben üç senedir çayımı ayakta, pencere önünde içiyorum, Mert.

Bardağa baktı, sonra bana. Sonra yine bardağa döndü.

Altına bir altlık sererim.

Gerek yok.

Ama iz kalacak.

Kalsın.

Gözlerini hafif kısarak baktı genelde ne zaman şaka mı ciddi mi anlamasa öyle bakardı. Ben de artık kendimin ne hissettiğinden emin olamıyordum.

Ayşe, bak şimdi

Yeter, dedim kısık sesle; sözcük suya düşen bir taş gibi odaya yayıldı. Yeter, Mert.

Hemen anlamadı. Sordu:

Neye yeter?

Eşyalarımı topluyorum.

Beklenmedik bir sessizlik daha. Dışarıdan uzaktan klakson sesi, ardından sessizlik. Mert elindeki su terazisini, sanki hayatında ilk defa bırakıyor gibi, yavaşça aşağı indirdi.

Sırf pencere pervazı yüzünden mi?

Hayır. Onun için değil.

Çayımı yudumlayıp bardağı, bilerek, çekinmeden, gene aynı yere koydum.

Ben kırk beş yaşımdaydım. Küçük bir muhasebe firmasında çalışıyordum, gece yatmadan önce kitap okumayı severdim. İş yerinde küçücük bir kaktüsüm vardı; adını Nejat koymuştum. Ve uzun zamandır evime hiç arkadaşımı davet etmemiştim. Tam üç yıl olmuştu.

Yatak odasına yürüdüm.

Üç yıl önce, bu iki odalı, beşinci katta, eski bir apartmanın sapa bir sokağındaki daireyi aldığımızda, gerçek anlamda mutluydum. Mertle birlikte boş duvarların, kabarmış boyaların arasında dikilirken, camdan dışarıda sonbahar çınarlarına bakıp: İşte, evimiz, demiştim.

O zamanlar Mert de bambaşkaydı ya da bana öyle geliyordu. Odalarda mezurasıyla ölçümler yapar, defterine notlar alır; gözlerinde yapmak istediklerine dair o el becerisiyle parlayan, hayranlık duyduğum o ışık vardı.

Ayşe bak şimdi, der, kareli kâğıdı önüme açardı. Şurada mutfakla salonu birleştiririz; açık alan olur. Rafları duvara gömme yaparız, tavandan tabana. Şuraya da spot aydınlatma, şiddeti ayarlanabilir.

Güzelmiş, derdim; içimden gelerek.

Acele etmeyi istemem, her şeyi kendimiz yaparız. Bir defa, ömürlük.

O bir defa, ömürlük lafını o zaman daha dikkatli dinlemeliymişim. Sadece müteahhit masrafından kaçmak değilmiş meğerse.

İlk yarım yıl bir macera gibiydi. O ortamın içinde yaşamaya başladık: yemekler elektrikli ocakta, çünkü henüz gaz yok. Yerde matrasla uyumak, çünkü yatağı koyacak yer de olmamıştı. Bulaşıklar biriken leğende, çünkü hâlâ mutfakta su yok. Zordu ama idare ediliyordu. O zamanlar güzeldi.

Sonra, toprak gibi yavaş yavaş, bir şey değişmeye başladı.

Mert, her hafta sonu, bazen de işten izin alıp hafta içi tadilata girişirdi. Şantiye şefiydi, çoğu usta kadar teknik biliyordu. Bu başta güzeldi, harikaydı bile. Sorun bilgisizlikte değil, duramamaktaydı.

İlk başta fark etmemiştim. Tadilattan sekiz ay sonra arkadaşım Zeyneple bir kafede buluşmuştuk:

Yahu, bitecek mi artık? Evine gelip o meşhur içli köfteni yemek istiyorum, dedim.

Az kaldı, dediğimde, Mert yılbaşına kadar kesin biteceğini söylemişti.

Yılbaşı, tabii ki tadilatla geçti. Yapacaklarımız var diyerek kimseyi çağırmadık. Mutfağın dışında salonun ortasında marangoz keçesi, duvara yaslı alçıpan levhalar. Neredeyse bitmiş mutfakta, baş başa, plastik tabaklarda salata.

Mert, seneye adam gibi kutlayalım şu yılı artık, dedim; kadehe şarap doldururken.

Tabii, dedi. Şu salonun tavanını bitireceğim. Sonra parke O zaman.

Salondaki tavanı martta bitirdi. Fakat ardından banyoya geçmeye karar verdi; eski usta yanlış yapmıştı, bu hiç olmaz dedi. Sonra balkon kapısı, çünkü montaj köpüğü çekilmiş, çerçeveyle duvar arasında üç milimlik aralık Mert bulmuştu milimetrik şeridiyle.

O zaman hâlâ fıkralar anlatırdım. Kocam üç milimle savaşıyor, derdim Zeyneplere, gülüşürdük. Ben de gülerdim. Komikti.

Salona parkeleri mayıs geldiğinde döşediler. Yardım ettim: parke taşıdım, alet uzattım, elektrikli süpürgeyle toz çektim. Mert doktor ciddiyetiyle çalışıyor, her bir sırayı terazisiyle kontrol ediyor. Kurduğu gibi kaldırıyor, milimetrik uymuyorsa yeniden yapıyordu.

Ya Mert, gözükmüyor ki, dedim bir keresinde.

Ben görüyorum, dedi. Başını bile kaldırmadan.

İşte o anda, sözlerinde tuhaf bir şey hissettim. Kırılmadım, ama bir durdum. Elimde bez, ona bakarken içerimde önemli bir şey uyanmaya başladı.

Parke haziranda bitti ve hakikaten çok güzeldi. Açık meşe, hassas çizgi, kusursuz geometri. Elimi gezdirdim, içtenlikle söyledim:

Güzel olmuş.

Üstüne de vernik geçeceğim, dedi Mert. Alman malı, çizilmeye dayanıklı.

Ne zaman?

Önümüzdeki hafta.

Ertesi hafta, köşedeki süpürgelik yarım milim havada dedi. Vernik ertelendi.

O yaz Zeynep ile buluştum yine. Sokakta bir kafede, buzlu çay içerken sordum:

Nasıl gidiyor, hâlâ misafirliğe gelemiyoruz?

Yakında, dedim ve sustum.

Bi’şey mi oldu?

Hayır Zeynep, galiba hiç bitmeyecek.

Hepsi öyle, biteceği güne kadar oyalarlar.

Hayır, anlamıyorsun. Oyalamıyor. Sanki sanki hiç bitmesini istemiyor. Bitmediği sürece bahanesi var. Kimseyi çağırmamak, eşyaları doğru düzgün yerleştirmemek, doğru düzgün yaşayamamak; hepsinin bahanesi.

Zeynep dikkatle baktı.

Söyledin mi?

Söylüyorum ama o hep biraz kaldı, sonra mükemmel olacak diyor.

Sen mükemmel istiyor musun?

Ben ev istiyorum, dedim. Sadece ev.

Evde Mert, duvardaki boya örneklerini getirdi. Yirmi tane kartela. Hepsi beyazın tonları. Biri sıcak beyaz, diğeri soğuk, diğerinde gri alt ton, şu mavimsi. Fark küçük ama, güya gün ışığındaki ton kritikmiş. Bunu seçmemiz lazımmış.

Bakıyordum, hepsi bana sadece beyaz görünüyordu.

Mert, dedim, ben fark etmem.

Bana garip garip baktı.

Nasıl yani? Burada yaşayacağız.

Evet ama, yaşayan biri için duvardaki beyazın tonunu ayırt etmek ne kadar önemli olabilir?

Ediyor insan, sadece farkında değil.

Tamam, dedim yorgunlukla. Sen seç.

O hep seçiyordu. Karar ona aitti. Önceleri rahatlıyordum, işi bilen biriyle uğraşmak daha kolaydı. Ama fark ettim ki artık fikrim sorulmaz oldu. Sorulsa da etkisi yok. Bu seramik güzel, derdim, o nedeninin teknik özelliklerinden dolayı yanlış olduğunu anlatırdı. Şuraya kanepe koyalım, dediğimde, alan bozulur diye dijital uygulamasını açardı. Hep doğrusu böyle ile bitirirdi cümleyi.

Ben de beğendim, demekten vazgeçtim. Neye yarar?

İkinci yıl, ekim ayında Mertin çocukluk arkadaşı Fikret, Ankaradan aradı, bir gece sende kalabilir miyim? dedi. Çok sevindim, güzel yemekler aldım, evi özenle hazırladım.

Mert, Fikret evde uyuyamaz, çünkü yatak odasında işler var, dedi.

Halbuki yatak odasında bitmemiş hiçbir şey yoktu; yatak ve dolap tam yerli yerindeydi.

Mert, ne işi var odada?

Durdu.

Parkenin bir köşesini yenilemem lazım. Koku olur, adam rahatsız olur.

Ne kokusu? Hiçbir şey yok orada.

Bırak şimdi, ayıp değil mi, evi böyle eksik göstermek?

Nasıl yani eksik?

Hazır değil de.

Ona baktığımda içimden bir parça söküldü sanki. Çünkü anladım ki, kendi yaptığı evden utanıyordu. Hayalindeki tam olmadıkça, eski dostuna bile gerçekleri gösteremiyordu.

Peki, dedim. Susmayı tercih ettim.

Fikret gelip çay içti, akşam yemeğini Mertle dışarıda yedi, geceyi otelde geçirdi. Ben yemeğimi yalnız yedim.

O gece uyuyamadım. Mertin elleriyle boyadığı, bir leke ya da çizik olmayan, mükemmel tavana bakıyordum; ama iki yıldır misafir gelmemiş bir odaydı orası.

İkinci yılın kışında, annem hastalandı. Basit bir soğuk algınlığıydı ama yalnız yaşadığından, hafta içi birkaç gece annemde kaldım. Mert ses etmedi; o, balkon içini iki kat özel boyayla boyamakla meşguldü.

Bir akşam, annemden erken dönünce, onu koridorda büyüteçle süpürgelik ve duvar arasındaki boşluğa bakarken buldum.

Bir sorun mu var, dedim.

Boşluk var, dedi.

Artık sormaya gerek bile görmedim. Açıklayacaktı yine milimetrik olarak.

Mert, yemek yedin mi bugün?

Durdu.

Hatırlamıyorum.

Sabah?

Herhalde yedim.

Mutfakta makarna, yanına yumurta yaptım. Ben sonuna yaklaşırken geldi. Sessizce tabağa baktı.

Teşekkürler.

Rica ederim.

Sessizce yedik. Dışarıda kar yağıyordu. Masada, daha bir yıl önce tartıştığımız vestiyer için aksesuar kataloğu duruyordu.

Mert, dedim.

Hı?

Bana bir şey anlat. Tadilat dışında.

Şaşkınlıkla baktı.

Ne mesela?

Herhangi bir şey. Nasıl geçti günün, ne düşünüyorsun, seni ne heyecanlandırdı, komik ya da üzücü herhangi bir şey. Sadece, inşaat dışında.

Birkaç saniye düşündü.

Bugün şantiyede bir usta demir koymadan şap atmış. Onu kovdum.

Yine iş konuşuyorsun.

Evet.

Başka bir şey?

Gerçekten düşündü, zorladı kendini ama bulamadı.

Sanırım hiçbir şey.

O uzun geceyi hatırlıyorum; kocam ne zaman işlevden ibaret hale geldi, diye düşündüm. Hep böyle miydi? Hayır. Eski Merti hatırlıyordum; arabayla Kazdağları’na gittiğimizde, bana yıldızları anlatıyordu, takım yıldızları gösterirdi parmağıyla gökyüzünde: Bak, bu Büyükayı, o da Yedi Kız Kardeş.” Ben de görürdüm.

O üçüncü yılın kışında, arkadaşlarıma ‘bitmek üzere’ demeyi bırakmıştım. Çünkü hiç bitmiyordu. Hep yeni bir kusur, yeni bir başlamışlık. Banyoya alınan seramik yetmez dirençliydi, boya yanlış tonda kuruyordu, çekmece kolu iyi ama menteşe kışın gıcırdıyor. Her yeni eksik, yeni bir döngünün ilk adımıydı.

Yatak başıma kumaş abajurlu bir lamba aldım. Basit, doğrudan. Mert görünce sordu:

Bu da ne?

Kendime aldım. Işıkta kitap okumak istiyorum.

Spotlar daha iyi olur.

Ne zaman?

Yanıt vermedi. Lamba bir hafta kalsa da, sonra küçük metal başlıklı bir lamba getirdi ve yanına koydu, ışık akısı daha iyi diye.

Benim lambam köşeye, ardından rafa, en son depoda boya kutularının yanına gitti. Hiç söz etmedim; sadece geri koydum başucuma.

Yine kaldırdı. Yine başucuma koydum.

Suskunlukla sürdü. Orada bir lamba duruyordu; bu galibiyet değil, aslında trajediydi. Çünkü normal bir evde bu ne galibiyet ne de trajedi olurdu. Olsa olsa, bir lamba olurdu.

Üçüncü yıl ilkbaharında, Nisan’da, Zeynepe mesaj attım:

Zeynep, bir yere gitsek mi? Mesela termale ya da bir otele? Birkaç günlüğüne, kocasız.

Zeynep hemen döndü: Hemen isterim! Ne zaman?

Mayıs’ta, dört gün şehir dışındaki küçük bir tesise gittik. İzin aldım. Mert şaşırdı ama ses etmedi; çünkü tam o sıra banyoda yine bir değişime girişmişti.

Oteldeki küçücük odada, ahşap mobilya, desenli eski bir örtü, ormandan gelen nemli hava Her şey biraz eskimiş, az kusurlu ama bana hayat dolu gelmişti. İlk akşam yatağa uzanırken kırık lambanın arasındaki tavana bakıp ağladım.

Yan odadaki yatakta Zeynep vardı; bir şey sormadı, sadece yanımda bekledi.

Ben müzede yaşıyorum, dedim beynimi rahatlatmak için. Güzel, kusursuz, ölü bir müzede.

Bir süre sustuk.

Ona söyledin mi?

Söyledim.

Sonra?

Biraz daha, biraz daha iyi olacak diyor. Hep bunları.

Belki de bir uzmana, beraber gitseniz?

Asla gitmez. O, terapistlerin ‘gerçek sorunu olanlara’ lazım olduğunu düşünür. Onun tek ‘sorunu’ tadilat.

O sessizlikte, pencere havası ve orman kokusu her şeyi bana daha net gösterdi: esas ihtiyaç pencereyi aralamak, ormanı koklamak, abajurlu lambanın saf yalınlığı, başka hiçbir hesaba, hesaba, milimetreye, düzene dayanmayan bir şey; hayat.

Dört gün sonra evime döndüm. Boya kokusu vardı. Mert beni karşılamaya çıktı ve yaptığı banyo nişini göstermek istedi. Girdim, baktım.

Güzel, dedim.

Şimdi tam simetrik oldu. Daha önce sağ taraf bir buçuk santim daha genişti.

Görüyorum.

Nasıl kırmadan, zarar vermeden yaptım bir hafta düşünüp buldum.

Eline sağlık.

Odaya geçip kıyafet değiştirdim. Yatağa uzandım. Tavan mükemmeldi.

Haziranda, beni hep titreten konuşma oldu. Pazar akşamıydı, saat sekiz. Mert depoda bir şey boyuyordu. Mutfakta yemek hazırlarken, yaptığı işleri duyuyordum.

Mert! diye seslendim.

Efendim?

Yemek yirmi dakikaya hazır.

Peki.

Yirmi dakika geçti, çıkmadı. Kırk dakika sonra da çıkmadı. Kapıyı tıklattım.

Soğuyacak.

Beş dakika, dedi.

Beş dakika sonra da yok.

Tek başıma yedim. Topladım, yıkadım, kapattım. On bir buçuk gibi depodan çıktı. Masaya baktı, boştu.

Zamanı unutmuşum.

Biliyorum.

Isıtayım mı?

Kendin ısıt.

Odaya gittim. Kitabımı aldım. Açmış gibi okudum. O gelince gözümü kaldırmadan sordum:

Mert, mutlu musun?

Uzun bir sessizlik.

Evet Galiba.

Emin misin?

Şimdi nereden çıktı bu soru?

Sadece soru.

Yanıma uzandı. Uzunca durdu, sonra dedi:

Şu depoyu bitireyim, balkona geçeceğim. Orası da bitince Tamamlanacak.

kitabı kapattım.

Sorduğuma cevap verdin aslında.

Nasıl?

Mutlu musun dedim, sen bana balkon anlattın.

Cevap veremedi. Durdu.

İyi geceler, dedim.

Sana da.

Kapatmadım ışığı. Tavana bakarak, onun nefesine kulak kabartarak düşündüm: başka bir hayatta ya da başka bir evrende, yine böyle yan yana yatıyor olurduk ama konuşuyorduk. Günlük, sıradan şeyler. Annem bir şey anlatmıştır güldük diye, ya da favori kafemizde menü değişmiş, ondan bahsederdik. Sadece konuşurduk.

Bu hayatta, mükemmel tavanda, mükemmel bir sessizlikten başka bir şey yoktu.

Çay bardağını pervaza bıraktığım sabah, tam bu sahneyi düşündüm. Yeter sözcüğünün damla damla biriktiğine orada karar verdim. O yeterin çıkması için bir bardak gerekmişti.

Eşyaları toparlarken gözyaşı dökmedim. Sadece kendime ait olanları aldım; birkaç kitap, kozmetik, kıyafetler, abajurlu lamba, kimlik, telefon şarjı, Nejatı. Altı aydır ofisten getirdiğim küçük kaktüs, çünkü evde canlı tek bitki oydu. Mert buna karışmazdı. Kaktüs iz bırakmazdı.

Mert kapıda izliyordu beni.

Ayşe.

Ne var?

Konuşalım.

Hakkında mı?

Bak, eşyalarını topluyorsun.

Evet.

Sırf bardak yüzünden mi?

Lütfen, Mert. Her şeyi biliyorsun.

Gerçekten anlamıyorum.

Durakladım. Baktım. Kapıda başıboş, terazisi elinden kayıp gitmiş gibi, şaşkındı. Uzun zamandır böyle görmemiştim.

Üç yıl oldu, Mert.

Evet.

Üç yıldır bir tane bile misafir akşamı yok. Bir tek güzel masa yok. Hiç.

Ama ev tam bitmedi ki

O ev asla bitmeyecek. Sen de bunun farkındasın.

Sustu.

Sen daima yeni bir iş bulacaksın. Doğanda bu var. Buna karşı değilim ama, ben burada yaşayamıyorum. Şantiyede gibi yaşamaktan yoruldum.

Az kaldı

Hayır. Yumuşak, ama kararlı. Az kalmadı. Bu sürünceme değil. Ben burada üç yıl misafir oldum. Kendi evimde misafir gibi. Her şeye dikkat ettim, iz kalmasın, bir çizik, bir lamba, hiçbir şey. Misafir çağırmadım sen gurur duyamadığın için. Ben

Sesi titredi; bir mola verdi.

Yaşamak istiyorum. Sadece yaşamak. Zeminde bir çizikle, pencere pervazında çay lekesiyle, pazar günü dostlarla. Senin eski ceketin sandalyede. Gerçek bir evle. Ama bizim ev düşündüğüm gibi olmadı.

Uzun sustu. Sonra kısık sesle:

Nereye gideceksin?

Şimdilik anneme.

Ne kadar kalacaksın?

Bilmiyorum.

Çantayı kapattım. Nejatı aldım. Koridordan geçtim, montumu giydim, spor ayakkabılarımı sessizce, yere bakarak bağladım; çünkü mükemmel parkede ayakkabı izi bırakmak istemedim.

Ayşe, dedi arkamdan.

Ne var?

Ben bilmiyordum böyle olduğunu.

Biliyordun, Mert. Sadece üzerine hiç düşünmedin.

Kapı ardımdan sessizce, titiz bir klik ile kapandı.

O kaldı.

Koridorda kısa bir süre dikildi, sonra salona geçip koltuğa oturdu. O koltuk için kumaşı üç ay araştırmıştı; dayanıklı, tüy tutmayan. Mükemmel oturma odasında satır satır dizili kitaplar, düzenli dekorlar, gölgesiz ışık, milimetrik balkon kapısı, derzsiz fayanslar. Bakındı, ama yalnızca bir şey hissetti: gurur değil, içini burkan bir tür bulantı.

Rafta birkaç kitap kalmıştı; onları hiç okuduğumu, koltukta, işten sonra kitaba uzandığımı ne zaman en son hatırladığını düşündü. Uzun zaman olmuştu.

Mutfakta, bardak hâlâ pervazdaydı. Bir iz yoktu, çay soğumuştu. Bardağı yıkayıp rafa koydu, durdu.

Yatak odasına geçti, üzerinde hiç yapmadığı gibi kıyafetleriyle yatağa uzandı, tavana baktı.

Tavan hâlâ kusursuzdu.

Bir saat, belki daha fazla. Zaman anlamını kaybetmişti. Sonra depo; içinde boya kovaları, astar kutuları, ölçü aletleri Her şey düzende. Küçük bir seramik numunesi, işten getirdiği bir şey, eline aldı, sonra yerine koydu. Depoda fazlalık yoktu sadece kendisi.

Akşam, rastgele bir şey ısıttı, tadını almadan yedi, bulaşığı yıkadı. Evin sessizliği artık hiç bozulmuyordu. Önceleri hep bir iş, bir ses, bir uğraş vardı. Şimdi mükemmel bir sessizlik vardı odalarda.

Televizyonu açtı. Yirmi dakika bir film, hiçbir şey anlamadı, kapadı.

Telefonunu aldı; Ajdanın adı kişi listesinde uzun süre ekrana baktı. Aramadı, düşündü.

Evinde konuksun, demişti Ayşe. Evinde konuk. Bu onu düşündürüyordu.

Fikreti hatırladı. Niye yalan söyledim? diye kendine de dürüst olamamıştı o gün. Apartman yaşanabilir haldeydi uzun zamandır, sadece kendi kafasındaki o ev hâline gelememişti.

Ona mükemmel bir ev sözü vermişti. Bitmeyen bir mükemmellik Fakat mükemmel olmadığını asla kabullenememişti. Hedef içindeki uzaktaki bir ufuktu o kusursuzluk; ona erişilmiyor, sadece yaklaşılıyordu.

Ayşe bunu anladı. O kabul etmemişti.

Işıkları açtı tek tek, salonda durdu. Raflara baktı.

Her şey ölçülüydü: kitap boyuna göre, süs eşyaları dikkatle aralıklı. Kendi prensibi: her şey yerli yerinde, işlevsel, estetik. Orta rafta küçük camdan bir kalp vardı. İki sene önce Ayşe pazardan almıştı. Ne gerek var, toz biriktirir, demişti Mert. Beğendim ben, demişti Ayşe. Hiç cevap vermemiş, kalp rafta kalmıştı. O da alışmıştı ona.

Şimdi alıp baktı. Ilık geldi ona.

Üç gün düşündü. Dolaştı, hiçbir şey yapmadı, yedi, uyuyamadı. İş yerinde hatalı bir hesap yaptı, geri dönmek zorunda kaldı. Mertciğim iyi misin? dedi arkadaşı. İyiyim, dedi o.

Dördüncü gün mesaj attı.

Konuşabilir miyiz, Ayşe?

Bir saat sonra döndü: Olur.

Telefonu aradı, ikinci çalmada açtı.

Merhaba, dedi Mert.

Selam.

Nasılsın?

İyiyim. Annemle huzurluyum.

Uzun suskunluk. Onun nefesini duyar gibi oldu.

Ayşe, günlerdir düşünüyorum.

Biliyorum.

Ne diyeceğimi tahmin ettin mi?

Aşağı yukarı.

Fark ettim ki yanlış şeyi seçmişim. Eksik değil belki, yanlış. Sen misafiri, lambayı, her şeyi söyledin. O dönem anlamamıştım. Ya da anlamamazlıktan gelmiştim.

Bunları neden anlatıyorsun?

Çünkü geri gelmeni istiyorum.

Uzun bir sessizlik.

Mert

Şimdi değil, acele etmeni istemiyorum. Sadece dürüst olmak istiyorum. Geri gelmeni istiyorum. Farklı denemek istiyorum. Olur mu bilmiyorum. Ama istiyorum.

Uzun süre sessizce dinledi Ayşe. Mutfaktan, bir yerlerden, bir şeyin sesi geldi.

Sadece deneyeceğim demek yeterli değil, biliyor musun?

Biliyorum.

Ben geri gelip eskisi gibi yaşayamayacağımın farkındasın?

Farkındayım.

Sana inanamam. Alınma ama gerçek bu. Şu anda panik içindesin, doğru şeyler söylüyorsun. Ama bir insan bir anda değişmez. Bu bir çivi çakmak değil.

Bilmez miyim.

O zaman ne öneriyorsun?

Önce buluşalım. Yüz yüze konuşalım. Telefonda değil.

Tamam, dedi sonra. Görüşelim.

Bir kafede, tarafsız bir yerde buluştular. Sıradan, hafif yamuk sandalyeli, tebeşirle yazılı menü. Ayşe o alışıldık bej montu ve hafif yorgun yüzüyle geldi.

Birer kahve söylediler. Mert baktı, uzun zamandır böylesine saf baktığını hatırlamadı.

Annen nasıl?

Daha iyi. Balkonuna çiçek aldı, mor salkım ekmiş. Kaldığım süre ona iyi geldi.

Sevindim.

Biraz sustular.

Mert, bir şey anla. Dert işinde değil, iyi yapmakta da değil. O iyi, güzel bir şey. Ama sen amacı değiştirdin. Ev yaşamak için bir araç, senin için amaca dönüştü.

Evet, dedi Mert.

Anlıyormuş gibi mi, yoksa gerçekten mi?

Gerçekten.

Bunu nasıl bileceğim?

Kendi bardağını aldı, oynadı, bıraktı.

Bilmezsin, dedi. Ben de bilmiyorum ne kadar değişirim. Ama böyle gitmezdi artık. Sen gidene kadar idare ediliyor sandım. Meğer eve bakınca sadece güzel bir kutu kalıyormuş.

Ayşe baktı.

Güzel kutu, dedi yavaşça.

Evet.

Bunu anladığına sevindim.

Geri gelir misin?

Uzun süre camdan dışarı bakarken, bahar yağmurunda aceleyle yürüyenlere ve pastanede satılan çiçeklere göz gezdirdi.

Deneyeceğim, dedi. Ama şartlarım var.

Söyle.

Bir ay boyunca asla tadilat yok. Ne çivi, ne katalog, ne numune. Sadece yaşamak.

Tamam.

En yakın Pazar günü Zeyneple eşi Yusufu, Fikret gelirse onu da çağırıyoruz. Evdeyiz, olduğu gibi yemek yapıp, masada konuşuyoruz.

Başını salladı Mert.

Sonra Bir daha her çiziği felaket yaparsan ben doğrudan söyleyeceğim. Duyacaksın.

Tamam.

Bunlar kolay değil, farkındasın?

Evet. Zor. Ama denemek istiyorum.

Ayşe dikkatle baktı, kelimelerin arkasında gerçeği görmek ister gibi. Sonra Peki, dedi.

Eve, hafif çiseleyen yağmurda yürüdüler. El ele değil ama yanyana. Ayşe Nejatı cebinde taşıdı, Mert onun çantasını. Apartmanın önünde, yukarıdan beşinci kata baktı.

Güzel bina, dedi.

Evet, dedi Mert.

Asansörle çıktılar. O kapıyı açtı. Ayşe önden girdi, Nejatı pencere önüne koydu, altına altlık koymadan.

Mert, pencere pervazında, Nejata baktı. Hiçbir şey söylemedi.

Ayşe mutfağa geçti, çaydanlığa su koydu. Su sesi, düğmenin tıkırtısı.

Mert salonda koltuğa oturdu. Raflardaki cam kalp, tam yerine yerleşmemişti, biraz kaymıştı.

Düzeltmedi.

Pazar akşamı Zeynepi aradılar. Zeynep sonunda dedi, kıkırdadı. Fikret bu sefer gelemese de bir dahaki sefere dedi. Yusuf şarap, Zeynep pasta getirdi. Ayşe o meşhur içli köfteyi üç yıl sonra ilk kez yaptı.

Mert masayı kurarken tabaklar tam simetrik değildi, bıraktı öylece. Sofra gürültülü, biraz dar geldi. Zeynep koluyla kadehe çarptı, kırmızı şarap örtüye döküldü. Herkes bir an durdu. Mertin içi kıpırdanır gibi oldu, Ayşeye baktı.

Ayşe sadece bakıyordu, tedirgin değil, korkmamış sadece bakıyordu.

Bir peçeteyle lekeyi sildi. Sorun yok, dedi.

Zeynep rahatlayıp derin bir nefes aldı. Ayşe dudak ucuyla hafifçe gülümsedi.

Yemek sonrası uzun zaman birlikte oturdular. Çaylar, sohbetler, gülüşmeler.

Gecenin sonunda Ayşe bulaşıkları yıkarken Mert kuruladı. Sessizdiler ama o eski sessizlik değildi.

Leke çıkar mı sence?

Belki çıkmaz.

Olsun.

Ayşe tabak uzattı.

Mert

Hı?

Bugün güzeldi.

Evet, gerçekten.

Paketleri topladılar. Salona geçtiler. Masada hala çay bardakları, örtüde düşük pembe bir leke, rafta cam kalp, pencere önünde Nejat.

Mert her şeye baktı; lekeyi sabah suda bekletmem gerek, diye geçirdi aklından. Altlığı olmayan saksı verniğe iz bırakır, diye düşündü. Bardak hafif yamuktu.

Ama sonra; Ayşe bugün iki kere güldü. Biri Zeynepin kedisiyle ilgili konuşurken, biri Yusuf şaka yaparken. Sanki eski Ayşeydi. Ona bakıp, işte bu, dediği o bakış.

Ayşe yatak odasına geçti, kapıda durdu.

Geliyor musun?

Az sonra, dedi.

Bir kere daha salona baktı. Leke, Nejat, kalp. Işığı kapattı.

Yanına uzandı. Ayşe kitap okuyordu. Kumaş abajurlu lamba yanıyordu, hafif bir aydınlık. Mert tavana baktı.

Ayşe.

Hm?

O aralıkları, milimetreleri anlattığımda beni duyuyor musun?

Kitabı indirdi, baktı.

Duyuyorum.

O anlar aklından ne geçiyor?

Bir an durdu, düşünür gibi. Gerçekten düşündü.

Çok uzaktasın, diye düşünüyorum.

Evet, dedi Mert. Galiba.

Ayşe tekrar kitabını açtı.

O yatarken düşündü: Olur mu bilmiyorum. Üç yıl uzun zaman. Onda da bende de bir şeyler çatlamış. Duvara sıva çekmek gibi; çatlak kapanır, dikiş görünmez ama o duvar bir daha eski duvar olmazdı. Bunu herkesten iyi bilirim.

Uyumaya dalarken, son bir düşünce geçti: Sabah ilk iş Nejatı alıp altlık koyarak pencereye yerleştireceğim. Çünkü vernikte halka bırakacak.

Gözlerini açtı. Tavan hâlâ aynıydı. Mükemmel, eksiksiz.

Yanında bir sayfa daha çevirdi Ayşe.

Yeniden gözlerini kapadı. Nejat sabaha kadar bekleyecekti.

Rate article
Lifequest
Üç Yıl Süren Tadilat, Bir Tek Misafir Gelmedi