Güya zengin aileme nispet olsun diye sade bir kız seçtim ama onun öyle bir sırrı vardı ki, neredeyse altımdan zemin kaydı
Ankarada büyümek, babamın tekstil fabrikası zincirinin tek varisi olarak yaşamak kolay bir iş değildi, itiraf etmeliyim. Hep rahata, lükse, ne istersem ona alışmıştım. Hayatımda hız, gece hayatı, yurtdışında tatiller; kısacası keyif peşinde koşma vardı. Ta ki annemle babam beni ciddi bir sohbete çağırana kadar.
Oğlum, Emre, dedi babam, ağırbaşlı bir edayla, artık olgunlaşmanın zamanı geldi.
Olgunlaşmak derken? dedim gülerek. Yani evlenmem mi gerekiyor?
Babam başını salladı, gözlerimden gözlerinin içine bir anlaşma arar gibi baktı: Neredeyse otuz oldun, oğlum. Yarın öbür gün bu işlerin başına geçeceksin, ama önce bize olgunlaştığını göster. Demek istediğimiz şu: Eşin, yuvan olmalı. Böyle gece hayatı, böyle savruklukla olmaz bu işler.
Annem de onayladı: Bak evladım, bu şirketi baban tırnaklarıyla kurdu. Onun geleceğini şakaya alan birine emanet edemeyiz.
Çılgına döndüm. Madem, evlenmem gerekiyormuş, peki; öyle birini bulacağım ki, bunu bana söylediklerine pişman olacaklar! Aradıkları gelin tipini unutup, bambaşka, gösterişten uzak birini tanıştıracaktım tam anlamıyla sade birisini.
Ve o sıralar Selinle tanıştım.
Selin, alışkın olduğum kız tiplerinin aksine çok farklıydı. Onu bir yardım derneğinin küçük bir etkinliğine gönüllü olarak katılırken gördüm. Üzerinde sade lacivert bir elbise, arkadan topuz yapılmış saçları, hâliyle gösterişten uzak ve gösterişsizdi. Hiçbir marka takıntısı yok, yüzünde sadece huzurlu ve samimi bir ifade
Yanına gidip merhaba dediğimde, sadece başını salladı ve Tanıştığımıza memnun oldum, Emre, dedi. Ne bana özel bir ilgi gösterdi, ne de bir şeylerden etkilendi.
Selin, nerelisin? diye sordum.
Ufak bir Anadolu kasabasından geldim, diye hafifçe gülümsedi. Öyle özel bir yer değil. Sessiz konuşuyordu, gözleri ise her daim tetikteydi.
Tam aradığım gibi.
Lafı daha fazla dolandırmadan konuya girdim: Selin, evliliğe nasıl bakıyorsun?
Kaşlarını kaldırdı: Efendim?
Biraz tuhaf gelebilir, dedim yapmacık bir gülümsemeyle, ama ben evlenebileceğim birini arıyorum. Tabii bazı küçük denemelerim olacak önce.
Selin bana bakıp güldü: Bu baya ilginç, dedi, gözlerinde anlamını çözemediğim bir parlaklıkla. Ben de aslında böyle bir şeye şans vermeyi düşünüyordum.
Gerçekten mi? dedim hayretle. O zaman, bir anlaşma yapalım?
Selin beni inceleyip omuz silkti: Olur Emre. Ama bana bir söz ver:
Nedir o?
Geçmişimle ilgili bana asla soru sormayacaksın. Benim ufak kasabadan, sade bir kız olmam onlara yeter. Kabul mü?
Gülümseyerek el sıkıştık: Tamamdır.
Selini ailemle tanıştırdığım gün annemin kaşları neredeyse saç çizgisine kadar kalktı. Üstündeki sade elbise ve huzurlu tavrını görünce biraz dengesizleşti.
Oo Selin, değil mi? dedi annem, gerilmiş bir ifadeyle.
Babam suratını astı: Emre, doğrusu, hiç öyle biri hayal etmemiştik.
Bakın, dedim genişçe gülerek, siz yerleşik oturaklı birini istiyordunuz, işte Selin bu iş için biçilmiş kaftan. Gösteriş sevmez, dürüst ve sade.
Selin rolünü kusursuz oynadı. Tüm konuşmalarda kısa, kibarlık dolu cevaplar verdi, zaman zaman hafif alaycı bakışlar attı. Annem ve babam birkaç gün ancak dayanabildi bu oyuna. Yine de, bir gariplik vardı Selinde. Planıma müthiş uyuyordu, ama bazen gözlerinde öyle bir ifade oluyordu ki neredeyse keyif alıyordu.
Bir akşam, o meşhur aile yemeğinden sonra bana döndü:
Sen bu işi gerçekten istiyor musun, Emre? dedi.
Her zamankinden çok, dedim gülerek. Onların sabrı tükeniyor, Selin. Her şey tıkırında!
Peki öyle olsun, dedi yumuşak sesiyle. Yardımcı olabildiğime sevindim.
Bu sırada ben, annemlerin tepkisiyle o kadar meşguldüm ki, Selinin değişen halini görememişim.
Sonra, büyük hayır balosu günü geldi. Ailem gerçek bir balo düzenlemişti kristal avizeler, beyaz masa örtüleri, parlak çatal bıçaklar
Selinle içeri girdik, onun sade giyimi balonun ışıltısı arasında ilginç şekilde dikkat çekiyordu. Tam da istediğim gibiydi.
Sakın unutma, diye fısıldadım, bu akşam final sınavı.
Başını salladı: Planı biliyorum.
Yanında sürekli durdum; o kibarca konuştu, sürekli gülümsedi ve sessizliğini korudu. Annem ve babam ona arada tuhaf bakışlar atıyor ama bir şey söylemeye utanıyorlardı.
Birden, Ankara Belediye Başkanı yanımıza geldi, kocaman bir gülümsemeyle.
Selin! Ne güzel sürpriz! dedi, elini sımsıkı sıkarak.
Ailem adeta dona kaldı. Belediye Başkanı Selini tanıyor muydu?
Selin hafifçe gülümsedi, ama gözlerinde belli belirsiz bir gerginlik vardı. Sizi görmek güzel, sayın Başkan, dedi.
Biliyor musun, hâlâ ailene o çocuk esirgeme yurduna yaptığınız büyük yardımları konuşuyor herkes, dedi başkan. Sayenizde bir sürü çocuk kurtuldu.
Selin başını salladı: Bunu duymak güzel. Yardım etmekten başka bir isteğimiz yok.
Başkan ayrıldı, ortada bir sessizlik kaldı. Nihayet annem, Emre… Bu ne demek oluyor? diye sordu.
Söyleyecek laf bulamadan, aile dostumuz Burhan yanımıza geldi, şaşkın gözlerle. Selin! Geri döndüğünü bilmiyordum!
Selin hafifçe güldü: Çok kişiye haber etmedim. Düğünüme gelmek için geldim, dedi.
Burhan bana dönüp yarı gülerek: Emre, sen Selin Hanımla, yani Hayırseverler Prensesiyle mi evleniyorsun? Bu kızın ailesi Ankaradaki en büyük bağışçı ailedir!
Boğazım düğümlendi. Bu lakabı defalarca duymuştum. Ama hiç birleştirmemiştim.
O akşam biraz yalnız kalınca Selini kenara çektim.
Yani… Hayırseverler Prensesi ha?
İçini çekti: Evet. Ailem Ankaradaki en büyük hayır kurumunu yönetiyor. Ama ben o çevreden kaçmak isteyen biriyim.
Neden baştan anlatmadın?
Aynı senin gibi, benim de kendime göre sebeplerim vardı. Sen de bana neden bu anlaşmayı teklif ettiğini anlatmadın ki.
Peki, her şeyin bir oyun olduğunun farkında mıydın? dedim.
Başını salladı: Ben de ailemin, güç uğruna beni zorla evlendirmesinden bıkmıştım. Kendi yolumu çizmek istedim. Senin teklifin, ikimize de bir çıkış sundu.
O an anladım; karşımda, Anadoludan çıkmış sade bir kız değil, güçlü, akıllı ve özgür bir kadın vardı.
Ben oyun peşindeyken, Selin kendi kimliğinden feragat etmişti. Bu anlaşmayı, kendine yeni bir hayat kurmak için kabul etmişti.
Bir akşam birlikte bir yardım organizasyonunu planlarken, ona bakıp şöyle dedim:
Senin bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordum.
Gülümsedi: Bunu onlar için değil, kendim için yapıyorum.
O anda, içimde bir şey değişti. Başladığımız oyun gerçek bir şeye dönüşmüştü. Seline karşı ciddi duygular beslemeye başladım.
Selin, dedim, bence artık ailelerimize gerçekleri anlatalım.
Başını salladı. Artık rol yapmaya ihtiyacımız yoktu.
Ertesi gün ailelerimizi yanımıza çağırdık. Tüm gerçeği anlatmaya hazır halde, omzumda garip bir dinginlik hissettim. Korkum yoktu, sadece dürüst olmak ve bundan sonra kendi yolumda gitmek istiyordum Selinle beraber.
O gün şu hayat dersini aldım: Gerçekten yaşamak, başkasının gölgesinde değil, kendi yolunda ilerlemektir. Kimseyi kandırmak ya da cezalandırmak uğruna kendini harcamaya gerek yokmuş; hem kendime, hem Seline borçlu olduğum tek şey, kendi özgür irademizle mutlu olmakmış.



