FIFA: Türkiye’de Futbolun Yükselen Yıldızı ve Dünya Kupası Heyecanı

Fıstık

Gör şuna, süslenmiş yine! Normal insanlar sabah işe gider, bu da sanki başka bir âlemden gelmiş! Bizim çamurlu sokakta beyaz pantolonla nereye?

Ama yürümüyor ki hiç! Her şey o arabasıyla. Bir otobüs kadar!

Hiç yoktan şükret, üstü başı üstünde! Boynunda ne var gördün mü?

Görmedim. Ne var ki?

Dövmesi var işte! Kim yapar böyle bir şeyi? Hapisten yeni çıkmış gibi vallahi! Daha genç, ama şimdiden böyle olmuş! Annesi görse ne derdi acaba? Kimse sahip çıkmıyor; yazık, kayıp bir can…

Apartman önündeki bank gene homurdanmaya başladı, Zeynepin arkasından bakarken.

E neyle uğraşsınlar? Poşetler ayakta, eve gitmek istemiyor kimse zira evde yeni bir şey yok, rutin aynı rutin. Bari biraz nefes alsın, laf üretsinler. Çocuklar büyükse de küçükse de dert; yemek, temizlik… Sevinç desen nadiren, bir bayram bir düğün, onda da içleri ürkek sevinçle dolu. Hani mutluluk nerede? Basit insanlara kolay kolay nasip olmuyor. Daha çok geçim derdi, çocuklar ne yiyecek, nasıl yardım edelim, torunlara harçlık nasıl vereceğiz… Kimi torun seviyor, kimi onu da hasret çekiyor. İşte bak, Fatma Hanıma çocukları dediler ki, bizden torun bekleme, şimdi çocuk doğurmak moda değil, tatile gideceksin, kafan rahat yaşayacaksın… Nasıl başarıyorlar bilmiyorum. Herhalde Zeynep gibi, Şerminin kızı…

Halbuki güzel kızdı. Okula koşardı, edepli, başarısı iyiydi. Şimdi ne oldu? Annesi öldü, kendini tamamen bıraktı. Tüm gün kim bilir nerelerde sürünüyor. Çalışmıyor da. Bari okusaydı, o da yok! Emine Hanımın kızı diyor ki, Zeynep iyice şaşırdı, dövme yapıyor, kendi salonunu açmış. Aklımız almaz ki!

Kaç sene önce babası çıktı geldi, herkes sanmış ki kızı yola getirir. Neymiş; kıza kocaman araba aldı, yer yok apartmanda, sonra kendi gitti, kızı Allaha emanet bıraktı. Daha yirmi yaşında tazecik, nasıl olur da kocaman kızı öylece bırakır insan! Ya yanlış birini eve getirirse, ne olacak? Annesinden kalan evi ve o lanetli arabayı da kaybeder başımıza iş açar.

Bak, gidiyor yine! Nereye, niye, kim bilir! Hiç arkasına bile bakmadı! Bildiğin fıstık işte… Beyaz pantolonuyla…

Zeynepin, komşuların dedikodusunu duymaya vakti de mecali de yoktu. Kafasında kaynayan başka sorunları zaten yeterince vardı. Bugün de bir anı bir anına uymuyordu. O kadar iş birikmiş ki, gün 26 saatlik olsa yine yetmeyecek! Annesi hep derdi ki, Zeynep, zamanını planlamayı öğrenmen lazım!

Kızım, çok şey zamana bakar! Kimi koşturmaktan bir şey yetiştiremez. Şikayet eder, mızmızlanır durur. Herkes başarabilenlere özenir. Halbuki işin püf noktası çok basit: Zamanla dost olursan, çoğu şeyi yaparsın, belki de her şeyi.

Nasıl dost olacağım, anne?

Vaktini boşa harcama, canım. Kendin karar ver, ne önemliyse ona vakit ayır. Birazını da mutlaka dinlenmeye, eğlenmeye bırak. Sadece iş olmaz dünyanın sonu yok; yoksa ruhun yorulur, perişan kalırsın.

Neden?

Demir misin kızım sen? Tükenirsin; kime faydan olur? Ne sana ne kimseye. Yorgun, asabi, mutsuz yaşamak yazıktır. Az da olsa hep huzurlu kalmayı öğren.

Annesinin sözlerini hep aklında tutmaya çalışsa da uygulamak kolay olmuyordu. Ajandasını bile başucundan eksik etmez ama yine de işler birikirdi. Ne yapsın; okul var, müşteriler var, Fulyaya uğramak lazım. Bir de Fulya varsa yanında mutlaka Selim vardır; o iş hemen bitmez. Arada Ardaya uğrayacak, eşyalarını toplayacak… Hele yeni gelenlerle tanışacak bile fırsatı yok. Yetişmek mümkün mü…

Sıkışık trafikte aracı biraz ilerletince, direksiyona hafifçe dokundu.

Sağ ol baba, dedi içinden.

Birkaç yıl önce biri dese “babanı teşekkür edeceksin”, inanmaz, dalga geçerdi. Hep kızgındı babasına.

Annesi hiç şikayet etmemişti; aksine, babası çok zeki diye överdi. Yine de Zeynep babasının kendisini böyle bırakıp gitmesini, bir kez olsun aramamasını kabullenememişti.

Senelerce içi kinle doldu. Anaokulunda özel günlerde babalar kızlarla dans eder, Zeynep bir köşede sessiz otururdu. Dayanamazdı, ama ağlayamazdı da. Gözleri kupkuru, bakardı oynayanlara.

Okulda biri ona kötü laf ederse, hemen direnir, asla ağlamazdı, sadece dişlerini sıkar, dimdik dururdu. Diğer kızlar hemen Babam var benim! diye tehdit ederdi. O ise kimseye böyle güvenemezdi.

Lisede en yakın arkadaşı Fulyayla dargın düşmesinin sebebi de buydu.

Babam dedi ki, hangi üniversiteyi seçersem o ödeyecek; kazanırsam bir de araba alacak!

Yıllarca çocukluk arkadaşı olan Fulya’ya bile, o an dostluğunun bittiğini görmüş oldu. Bu kıskançlık değil, gurur, belki de acıydı. Fulya her şeyi bilirdi, baba hasretini de ama yine de laf vurmaktan vazgeçmezdi…

Zeynep aslında kimseye özenmezdi. Giyim, telefon, yurt dışı tatili… Onun da vardı, en son annesi 16. yaşında ona akıllı telefon hediye etmişti.

Ama o gün hediye önemli bile olmamıştı. Çünkü odasının kapısında belki de ilk kez görmek istediği biri belirivermişti: Babası.

Kavga çıktı. Zeynep bağırdı, ağladı, annesini iterek suçladı: Hain çıktın! Neden çağırdın onu, istemiyorum!

Nereden bilsin, annesi hastalığını gizliyordu. Hayatları tepetaklak olacaktı ve her şey eski tadını kaybedecekti.

Sonunda annesi elini tuttu, konuşmak zorunda kaldı:

Benim suçum Zeynep, babanla ayrıldık, seni ondan uzak tuttum… Suçlu benim!

Zeynep şoke olmuştu:

Neden? Nasıl?

Gençtik, cahildik. Aileler istemedi, beni suçladılar. Doğum olunca işler karıştı, canımız sıkıldı. Herkes birbirini suçladı; oğlan değil de kız doğunca aramız açıldı; ben seni aldım gittim, baban da seni bir daha hiç göremedi.

Annesi gözyaşlarıyla anlattı, Zeynep de nihayet anladı. Her şeyin cevabı yoktu ama en azından gerçekleri öğrenmişti. Hayat tuhaf, bazen bildiğin gerçek bir anda toz olur kaybolur, yerine bambaşka acı hakikatler gelir.

Affetti mi, affetmedi mi, Zeynep hala tam bilmiş değildi. Ama annesine minnettardı çünkü sonunda açık açık konuşmuştu.

Ondan sonra aralarındaki incinen parçaları biraz onarabilmişlerdi. Ama en önemli sırlar hep annesinin arkasında, geceleri babasının elini avucunda tutarkenki o anlarda kalmıştı. Zeynep bir daha babasına oraları sormadı, geçmişi karıştırmak istemedi.

Çünkü birlikte yaşamayı öğreneceklerdi. Amcasına bırakmayı babası kabul etmedi. “Asla, 18 yaşına kadar seninleyim,” dedi. “Sonrasında ne istersen yapacağım.”

Baba, görünmez adam mı olacaksın, kal bari! Sensiz yıllar geçti, bırakma artık!

Zeynepin annesi Natalya, doktorların söylediklerinden çok daha uzun yaşadı, neredeyse iki yıl. O iki yıl Zeynepin en zor, ama aynı zamanda en değerli yıllarıydı.

İşte tam o dönemde Zeynep çizmeye başladı.

Babasının dövmesini gördüğünde şaşırıp kaldı. Muhteşem bir resim, kendi çizimlerinin yanında çocuk işi kalıyordu.

Babamın arkadaşı yaptı. Seni de tanıştırayım; bakarsın öğretir.

Heyecanla kabul etmişti.

Kimse Zeynepin o yıl İstanbula taşındığını, orada babasıyla yaşadığını fark etmedi. Dövme sanatını öğrendi ve bir sene sonra kendi memleketine döndü.

Eve dönmek istiyorum, baba…

Babasını ikna etmesi kolay oldu. İki hafta daha kal, dedi ve bir iş için gitti. Dönerken anahtar ve bir dosya bıraktı:

Kızım, bu araba artık senin. Dosyada da dükkanın evrakları var. Kendi dövme salonunu açman için küçük bir yer, ama işini görecektir. Salonu donattım, çalış, öğren, okulu da bitirmen lazım. Tek eğitim yetmez.

Zeynep kulaklarına inanamadı. Her şey tamamlandığında ve yeni salonunda ilk müşterisini ağırladığında, hâlâ rüya mı diye düşündü.

Baba eliyle reklamı da çıktıktan sonra işler tıkırında ilerledi, sonra babası tekrar ailesinin yanına gittiğini söyledi ve gitti.

Zeynep ise kendini derse, işe adadı. Yardımcılar aldı. O koşuşturmada Fulyayla tanıştı.

Bir akşam, işten bıkarken kapıdan şık, ama yorgun bir kadın girdi.

Özür dilerim… Ustayı görebilir miyim?

Benim usta.

Kadın anlamadı, gülmedi bile:

Şaka yapma, yetişkin biriyle konuşmak istiyorum.

Zeynep dolaba gitti, çizim albümünü verdi:

İşlerim burada, bakarsan ne istiyorsan anlat.

Koluma isim… Her baktığımda göreyim.

Daha ötesini zor taşıdı kadın. Zeynep, kadının zorlukla gözyaşını tuttuğunu fark etti. O esnada kapı çaldı, randevuya geç kalan müşteri geldi. Zeynep kararlıydı:

Oturun, yapacağım!

Canım yanacak mı?

Biliyorum, dedi kadın ve son kelimesini ekledi: Selim…

Zeynep sormadı. İki gün sonra tesadüf hastanede karşılaştılar. Kız hastaydı, Camilla, annesi Fulya idi.

Minik Selinin bir gözü bantlı, garip gözlükle kocaman kahkahası vardı. Hiç çekinmeden Zeynepi tuttu:

Fındık var mı sende? Yok mu? Peki, nasıl besleyeceksin sincapları?

Hangi sincaplar?

Parkta bir sürü var! Annemle her gün ararız. Hepsini besledim, şişmanladılar artık ağaçtan düşecekler diye korkuyor!

Düşmezler, sürekli zıplıyorlar, formda kalıyorlar.

Yaa! Sen zekisin!

Değilim, hâlâ okuyorum.

Çocukça ciddiyetle elini uzattı:

Selin Korkmaz.

Zeynep de sıkıca sıktı: Zeynep Arslan.

Öylece kank oldular.

Her yeni buluşmada Zeynep ceplerini fındıkla doldurup geldi sincaplar için

Selinin hastalığı ağırdı; Fulya ümidini kaybetmişti. Ama yeni bir doktor umudu canlandırdı: Arda Bey.

Tedavi imkânsız değil artık, dedi Arda.

Fulya, korkusundan Zeynepe açıldı. Selini yalnız büyütüyordu. Babası yoktu, Fulya “kendim için doğurdum” dedi. Sevgi yoktu, Selinin babasına ihtiyacı da yoktu.

Bak, Fulya, durmak, ağlamak, çözüm değil! O ismi boşuna yazmadım koluna! Direnmelisin! dedim.

Ağladı, rahatladı, sabaha kadar sohbet ettiler, sonunda Şişlideki hastaneye birlikte girdiler.

Arda sayesinde ameliyat başarılı geçti, ardından rehabilitasyon için İstanbula gitmeleri gerekiyordu. Arda Zeyneple iletişimde kalmaları için yardımcı oldu.

Selin hayatına neşe kattı, Zeynep ise birden küçük çocuklara yardım etmenin, onları hayata bağlarhop taşımanın yolunu buldu: Aracını adeta bir “çocuk otobüsüne” dönüştürdü. Tabletler, oyuncaklar, atıştırmalıklar; hepsi bagajdaydı.

Arda Zeynepe hayranlığını dile getirmese de, duyguları vardı. Zeynep de aynı şekilde, ama ikisi de ilk adımı atmaya çekindi.

Bütün bu olaylar, İstanbul macerası, hepsi Fulyayla ve minik Selinle perçinlendi.

Aylar sonra, Selin taburcu edildiğinde hastaneye gitmek istediğini söyledi:

Neden?

Ardaya bir şey söyleyeceğim.

Doktoru ciddiyetle dinledi. Selin soruya geçti:

Neden Zeynepe söylemiyorsun?

Neyi Selin?

Sevdiğini…

Zor…

Nesi zor? Siz büyüklersiniz, şaşırtıyorsunuz beni! O da seni seviyor!

Ama ona sunacak bir şeyim yok; küçük eve zor sığıyorum; arabası var, dükkanı var… Delikanlı kızı için bir şey sunmalı!

Sevgi yetmez mi Arda abi? Yetmiyor mu?

Cevapsız kaldı, Selin işleri hızlandırdı. Annesiyle Zeynepin iş yerine geldi. Selin geçen Zeyneple özel konuştu.

O akşam salonu kapatırken Zeynep kararını verdi. Eğer minik kız bile bir şeyleri fark ettiyse, daha oyalamanın anlamı yoktu.

Dışarı çıkınca Ardayı fark etti; asil bir “Merhaba!” yankılandı, yılların duygusu aradan sıyrılıp geldi.

Haftalar sonra apartmanın bankında yine dedikodu başladı:

Sevgili yapmış! Kimsin, necisin bilemedik, başımıza iş açar mı acaba?

Sağlam adama benziyor.

Görmüş geçirmişsin Gül Hanım, görünüşe bakma, içini hakkıyla bilmemiz lazım! Alemin hallerini bilirsin.

Babasına haber verelim gelsin baksın çocuğuna.

Burada zaten!

Şaka mı ediyorsun? Ne zaman geldi?

Daha geçen gün gördüm. Bi şey olacak, bekle gör!

Ve beklediler, gördüler…

O beyaz, tam anlamıyla sıradışı gelinliğiyle, herkesin görüp hayran kaldığı Zeynepi, sırtındaki dövmeyi, hafifçe gülümseyen Ardayı, kıkırdayan Selini, ağlamaktan gözleri şişkin Fulyayı, yüzünü sile sile fırlayan çiçekleriyle Zeynepin canına can katan dostlarının gücünü…

Kabul edemedikleri ise bir şeydi: Neden Zeynep gelinliğinin eteğini toplayıp, topuklu ayakkabıları çıkarıp, bagajdan yeşil spor ayakkabılarını istedi? Neden Arda diz çöküp, gelinliğin altına o spor ayakkabının bağcıklarını bağladı?

Bizde işler hep böyledir, dediler yaşlı bankta oturanlar. Fıstık işte! Tam bir fıstık!

Rate article
Lifequest
FIFA: Türkiye’de Futbolun Yükselen Yıldızı ve Dünya Kupası Heyecanı