Bu son! Lütfiye Hanım gözlerinin kenarına beyaz mendilini hafifçe dokundurup öyle içli bir nefes aldı ki, kocası İhsan Bey hemen irkildi.
Lütfiye, ne oldu? Yine damla mı içeceksin?
Ah bırak damlanı şimdi, İhsan! Görmüyor musun!? Bu rezalet, resmen rezalet! Bütün ailemiz mahvoldu! Şuna bak! Bir gram pişmanlık yok üzerinde!
Akkaya ailesinin tek varisi hakikaten en ufak bir pişmanlık eseri göstermiyordu. Ne başını öne eğiyor, ne de gözyaşı döküyordu. Yok öyle bir şey.
Nazlı Akkaya, verandada oturmuş, özenle dizlerini parmaklıklara uzatmış, nefis güzellikteki bacaklarını sallıyordu; annesinin dediğine göre bu bacaklar, tıpkı anneannesininki gibi, İstanbul Devlet Opera ve Balesinden meşhur primabalerininkiyle aynıydı. Nazlı, masadaki süslü tabaktan bir kiraz alıp ağzına atıyor, sonra çekirdeği çalıların arasına atıyordu. Bu davranışlar, annesi Lütfiye’nin sabrını taşırıyor, her defasında derin derin iç çekmesine sebep oluyordu.
Nazlı! Yeter artık, hemen bırak şunu! Biz ciddi bir şey konuşuyoruz burada! Sen ise…
Lütfiye Hanım ellerini göğe kaldırarak odadan ayrıldı ki, sonunda damlasını içebilsin.
Nazlıcım, ciddi misin? İhsan Bey umutla baktı kızına, karısının peşinden gitmeden önce.
Ciddiyim baba! Lütfen anneme ilet; şu nişan işine harcanan tüm çabalar daha baştan boşunaydı. Ben Mertle evlenmeyeceğim! Hiç umutlanmasın.
Kızım kalbini kırıyorsun annenin.
Babacım, abartıyorsun.
Belki tekrar düşünürsün?
Hayır, babacım. Bugün konuştuk Mertle, her şeyi kararlaştırdık. İlk seferde anlamadıysan tekrar edeyim: Hayır, evlilik filan yok.
Vah bana!…
Salondan inleyen sesler yükselince İhsan alıp başını karısına yardıma koşarken, Nazlı iç çekerek tabağından bir kiraz daha aldı.
Allahım millete ne derim! Çok kötü! Düğün salonu tutuldu, davetiyeler dağıtıldı!
Anne ben istemedim onları göndermeni! dedi Nazlı sakince. Sen istediysen, kendi işini de kendin çöz.
Acımasızsın kızım! Her şey senin iyiliğin için!
Sonuç aynı, anneciğim. Hayatım için kendi planlarım var, üzgünüm! Peki ya, bu seni şaşırttı mı?
Nazlı, ne hakla böyle pervasızca davranıyorsun?! diyerek Lütfiye Hanım gözyaşlarına boğuldu.
Şimdilik bir numara yaptığım yok! dedi Nazlı, tabaktaki çay fincanlarını mutfağa taşırken, annesine bile kulak asmadan. Söyleyeceklerini zaten ezbere biliyorum. Üç fincanı yıkayabilirim, üstelik kırmadan.
Nazlı mutfağa geçince, Lütfiye Hanım mendilini bir kenara bıraktı.
Bu kız tıpkı senin annen, İhsan! İnanılır gibi değil! Hatta ses tonu da aynı! Allahım bu bana neyin cezası diyerek kocasına söylendi.
Gel gelelim, efsanevi kayınvalide Remziye Hanımla Lütfiye Hanımın yıldızı en başından hiç barışmamıştı. Zaten genç yaşta da evlenmemişti Lütfiye; kendine güveni tam, tecrübesi bol sanıyordu. Dolayısıyla ona göre, kayınvalidesi ona saygı göstermekle yükümlüydü. Fakat Remziye Hanımın bu beklentiden zerre haberi olmadığı gibi, yeni aile ferdinin eve katılmasıyla en ufak bir huy değişikliğine gitme niyetinde de değildi.
Lütfiye, tatlım, ne bu ağır koku böyle? diyordu kulağına eğilerek ve odaya girdiği anda nefesini tutuyordu.
Yeni parfümüm hanımefendi. Hoşunuza gitmedi mi?
Fena değildir belki ama, tüm şişeyi üstüne boca etmek şart mı? Azıcık bileğine sür yeterdi.
Parfüme aşırı düşkünlüğüyle bilinen Lütfiye’nin yüzü hemen asılır, dudağını büzer, kocasına dert yanardı:
Bana ne yaptı ki bu kadın? Neden böyle davranıyor?
Lütfiye, annem herkese böyle davranır. Onun tarzı budur.
Tarzını değiştirsin, yoksa ben de kendimi tutmayacağım! Ayrıca bana tatlım deme!
Tabii Remziye Hanım, karakterinden ödün verecek değildi. Kıvrak ve alaycı laflarıyla Lütfiyeyi çileden çıkardığı sıktı. Bu ufak çatışmalar, İhsan ile annesinin ilişkisini kısa bir süreliğine soğutsa da, bir gün tiyatroda Lütfiyeye edilen bir iltifatla işler değişti:
Lütfiye Hanım, tam bir zarif hanıma dönüştünüz. Remziye Hanım ile vakit geçirmenin faydası! Kadın bir ikon! Ne büyük zevk, ne muhteşem stil! Hele sizde bir kopyası daha!
Kayınvalideyle kıyaslanmak hoşuna gitmese de, iltifat oldukça gururunu okşamıştı. Sonuçta Remziye nezaketiyle bir stil ikonu sayılırdı. Lütfiye’nin de içten, derin bir zekâsı vardı; doğru dersi aldı, biraz gönülsüz, ama olgunca.
Küslükten sonra aralarına mesafe koymuşlardı. Lütfiye nazikti, kibardı; Nazlı doğunca da tüm şikâyetleri unuttu. Remziye Hanım, torununa düşkünlükte sınır tanımıyor, evde annesiyle babası izin verdiği ölçüde Nazlıyı şımartıyordu.
Ailede herkes ya sanatçı, müzisyen ya da yazar, bir tek Lütfiye diş hekimiydi. Evin içinde huzur vardı. Nazlı, annesi dışında herkesin şefkatiyle büyüdü; annesi ona daha sıkıydı, ama kızının daha mutlu bir ömrü olmasını hayal ederdi.
Kendi geçmişinden Lütfiye kimseye bahsetmezdi. Kocasına bile Olanlardan İhsan az çok haberdardı ama fazla kurcalamazdı; Lütfiye de bu anlayışa minnettar olurdu. Geçmişle tüm bağlarını koparıp bugüne odaklanmaya çalıştı.
Kendi annesiyle ise hiç görüşmezdi. Bunun ciddi sebepleri vardı, geçmişte başına gelenleri kimseye anlatmak istemezdi. Boynundaki küçük madalyonun içinde sakladığı kıvırcık saçlı bir erkek çocuğunun fotoğrafı ise, acıyı hiç unutturmamıştı Lütfiye çok iyi hatırlardı; oğlu henüz iki yaşındayken, ona emanet edilen küçük Mehmeti, babaannesi sadece süt almak için markete gittiğinde yalnız bırakmıştı. Yaz sıcağı, açık pencereler, beşiği pencereye yanaştırmışlardı, çocuk rahat uyusun diye
Oğlunun kaybı Lütfiyeyi neredeyse yok etti. Ne uyuyabiliyor, ne yemek yiyebiliyordu. Kendini suçladı; okulu bırakmayıp da sınava girdiği güne lanet etti. Döndüğünde hayatı başlamadan bitmişti.
Kocası yurtdışında bir kazıdaydı, oğlunun ölümüne bile yetişemedi. Neredeyse hemen boşandılar. Zaten evlilikleri kısa sürdü ve anladı ki, çocuk doğurmak bile onları bir arada tutmaya yetmeyecekti. Boşanmak kaçınılmazdı.
Boşanmanın ardından küçük bir çanta hazırlayarak çocukluğunu ve gençliğini geçirdiği şehri terk etti. Anneliğini kaybettiği anda, kendini yüz yaşında hissetti. Hayattaki tüm acıdan fazlasını yaşamış gibi, içi tamamen yanıp kül olmuştu.
Buna inanıyordu
Sonra hayatına İhsan girdi.
Bir gün dişi ağrıdığı için muayenesine geldi.
Ne zamandır böylesin?
Haftadır sızlıyor.
Çocuk gibisin! Koca adamsın, hâlâ önem vermiyorsun sağlığına!
Haklısınız, hiç anlamıyorum dedi İhsan acıyla tebessüm ederek.
Ne olduysa o anda oldu; Lütfiye bir an şaşakaldı, sonra elindeki aletleri karıştırdı ki, böyle bir şey başına hiç gelmezdi. Yüzü dehşetle kızardı, İhsan gözlerini kapadı, onu daha fazla utandırmamak için.
Muayene boyunca sessizdi ve hareketleri ilk defa yıllar sonra nazik, hafifti.
Bir yıldan uzun süre, İhsan her akşam onu işten alıp eve bırakmaya geldi. Çok az konuştular, ama kelimesiz de anlaştılar. Evlenme teklifi gelince, Lütfiye sona kadar düşündü.
Seninle çok iyiyim ama seni gerçekten mutlu edebileceğimden hiç emin olamıyorum
Neden?
Ben çocuk istemiyorum.
Neden?
Anlatacağım. Ama ayrıntısız Lütfiye ciddiydi. Anlatınca karar verirsin. Yarın gelmezsen de anlarım. Kendi kendine düşün, dilersen annene de danış. Onun fikrini önemsiyorsundur, değil mi?
İhsan annesine hiç danışmazdı zaten. Yetişkin bir adamdı ve Remziye Hanım da çocuklarına akıl vermekten hiç hazzetmezdi. Lütfiye istisna oldu, ama o da çok sonraları. Remziye ilginç espriler yapardı: Emekli oldum, çekilmez oldum, gelinimin de bana sabrı kalmadı, derdi. Elbette abartıyordu; balerinden bile genç yaşta emekli olmuştu. Oğlu evlenmeye karar verdiğinde, Remziye iki kez evlenip boşanmıştı bile.
İhsan annesine Lütfiyeyi olduğu gibi anlattı. Remziye incecik porselen fincana kül silkeleyerek dinledi, günden güne yüzü karardı. Sonunda fincanı itti ve sordu:
Seviyor musun onu?
Evet.
O zaman neyi düşünüyorsun? Aşkta pazarlık olmaz, oğlum, sevgi herkesin kapısını çalmaz. Kaç para istersen az gelir. Gerçekse, kolay taşınmaz. Ama güç bulursun, eğer hakkını bilirsen.
Sence?
Biliyorum.
Böylece anne oğulun konuşması bitmişti. İhsan, Lütfiyeyi annesine götürdü; Remziye gelinine yanağını uzattı, birlikte terzisine gittiler. Ardından, eski bir sandığın içinden küçük bir mücevher kutusu çıkardı:
Burada, Akkaya ailesinin takıları var. Al, artık bizdensin. Zevkine göre seç, ama ziyan etme. Düşünsüzce kullanma, olur mu?
Nasıl kullanacağım ki?
Büyükannemin lafıydı, pazara pırlantayla gitmek görgüsüzlük, İstanbul pazarındaysan başka; balıkçı kadınlar çatlasın hasetten, indirim yapsın diye
Lütfiye şaşırarak, özlediği o kahkahasını bulmuştu.
Remziye ona hayatı öğretiyordu, Lütfiye sinirlense de, içtenlikte kayınvalidesine minnet duyuyordu. Sonra hamile kaldığında ilk haberi İhsana değil, Remziyeye verdi.
Renkten renge giriyorsun Lütfiye, ne oldu yine? Remziye Hanım, dünya turundan yeni dönmüş, gelinini görebilmek için uğramıştı. İhsan evde yoktu.
Bir an dayanamayınca Lütfiye banyoya kaçtı, Remziye hemen anladı, içinden Okey, tamam deyip direksiyonu eline aldı.
Doğumu sezonun en iyi kadın doğumcusu Sabihaya yaptıracaksın. Ona güvenim tam. Neden korkuyorsun?
Kendimi bunun altından kalkabilir miyim, bilmiyorum
Lütfiye, sana hiç böyle konuşmadım Ama şimdi konuşuyorum. Aptallık etme! Şükret Rabbine; yoluna devam et! Ben ve torunum için gözüm hep üstünüzde. Korkma, elimden geldiğince yanınızdayım! Duymadın mı?
Evet Sağ ol
Sonra teşekkür edersin. Ben yaşlanıp çektirirse sana tabii, o zaman hatırlarsın bu teşekkürünü. Tamam mı?
Tamam
Nazlı Akkaya zamanı gelince, sağlıklı ve bolca ağlayan bir bebek olarak doğdu. Remziye, doğumhanede kucağına alıp dantelli kundaktan çıkarırken kahkahasını patlattı:
El işçiliği harika olmuş, Lütfiye!
Sonra sözünü tutup mükemmel bir yardımcı oldu. Herkesin balerin ve sosyete güzeli bildiği Remziye, şatafatlı kürkünü çıkarıp leğene su koyar, sabun rendeler, bez yıkar, sonra Nazlının minik ayaklarını öpüp, Canım tatlı prensesim, hep iyi ol emi! diye ninni söylerdi.
Eski dargınlıklar unutulmuştu. Sonunda Lütfiye, hayalini kurduğu aileyi ve huzuru bulmuştu.
Oğlunu, tabii ki Mehmeti unutmadı. İhsan, onu yılda iki defa memleketine götürdü. Ama şehirden içeri hiç girmedi, annesini de görmedi. Eşiyle birlikte kasabada bir otelde kalırdı. Lütfiye, memleketten kaçma isteğiyle işlerini hızla halletmeye bakardı.
Bu düzen, Nazlı on yaşına gelene kadar sürdü. Sonra Lütfiye, annesinden bir mektup aldı.
Ne yazdığını sadece Remziyeye gösterdi. Ona danıştı.
Git. Unutamazsın. Belki affedemezsin ama o senin annen. Öncesini hatırla; iyi günler de olmuştu, değil mi? Oradaki küçücük Nazlı’yı hatırla. Hepimiz melek değiliz; bazen en ağır hataları biz de yaparız. Ben de Sen de Affetmeyeceksen de ne ala, ama konuşmazsan, ömür boyu bu yüzden kendi kendini suçlarsın. Asıl sana gerek şimdi bu konuşma. Ben sana ve torunuma bakıyorum, annene değil. Ne yaparsan yap, arkanı kolluyorum. Düşün
Ertesi gün Lütfiye, kocasına veda etti, Nazlıyı Remziyeye bırakıp memleketine gitti.
Annesiyle konuşması çok kısa sürdü. Kadıncağız sadece elini tutup Affet! diyebildi, o kadar.
Lütfiye birkaç gün sonra döndü. Remziye ona çocuğu teslim ederken memnun bir şekilde başını salladı:
İyi ettin, doğru yaptın.
Her şey yoluna giriyor gibiydi. Ama nedense Lütfiye gerçek huzuru yakalayamıyordu. Remziye’nin bahsettiği o his, üzerine bir ağ gibi örülmüştü.
Korku Aklı ermeyen, fakat tüm aileyi saran bir kaygı hali Hatta İhsan, eşini uyarmak zorunda kaldı:
Nazlıyı fazla sahipleniyorsun Lütfiye. Artık büyüdü. Kendi çevresi, arkadaşı olmalı. Anne, baba, babaanne yetmez bir yere kadar.
Ne istiyorsun benden anlamıyorum.
Her yaptığını takip etmekten vazgeçmeni istiyorum. Biraz özgürlük ona iyi gelmez mi?
Böyle mi konuşuyorsun İhsan?! Kızından hiç mi endişelenmiyorsun?
Tabii ki endişeleniyorum! Lütfiye, ne anlatıyorsun?
Gördüğüm şeyleri! Bırakamam İhsan! O bir kız çocuğu! Her an her şey olabilir! Ben bir daha kayba dayanamayacağım! Dayanamam!
Niye kaybedeceğiz ki onu?!
Olası her şey olabilir! Sonrası pişmanlık, azap Kimseye faydası olur mu? Düşündün mü?!
İhsan ellerini iki yana açtı. Eşini seviyordu ama onun korkuları tüm aileyi sarmıştı.
Ne yapacağını bilmiyordu. Derman yine Remziyeden geldi.
Nazlıyı dans kursuna yazdırın.
Neden anne, zaten hayatı kurs, etüt, ders?
Hepsini boşver, çiftli danslar lazım.
Neden bu kadar ihtiyaç var?
Var işte!
Tamam, deneyeceğim.
Böylece Nazlının hayatına yeni bir uğraş ve Mert girdi.
Çocukken biraz toplu, sakar olan Merti, ninesi dans kursuna getirmişti. Onu yeni öğrenciyle, Nazlı’yla eşlediler.
Öğrensinler bakalım, ikisi de uzun boylu, fazla bir sonuç çıkmaz dedi hocalar. Nazar değdi bilmediler Nazlı, köşede körebe oynamayacaklardandı.
Üç yıl sonra ilk kupalarını aldılar, birkaç yıl sonra da ülke çapında yarışmalarda daimi çift oldular.
Mert artık sakar çocuk değildir. Ciddi, uzun boylu delikanlı olup, partnerine yukarıdan bakıyor; jüri bile bu çifte gönül işlerinden şüpheleniyordu.
Nazlı ise kurnazca sırıtarak, ne doğruluyor ne yalanlıyordu; bilmeden annesinin yıllar sonraki planlarının hazırlandığını…
O planlardan mezuniyetten sonra haberi oldu.
Sonunda karar verdim, tıp okuyacağım.
Dersleri her daim başarılı olan Nazlı, karar vermeyi sona bırakmıştı, gelecek için tüm ihtimalleri hesaplayarak
Kızım, biz senin başka planlarının olduğunu düşünüyorduk, dedi Lütfiye Hanım tuhaf bir gülümsemeyle. Nazlı ürperdi.
Hangi planlar? Hiçbir şey söylemedim ki
Sen konuşmazsın tabii, ama ben Mert ve ailesiyle sohbet ettim…
Ne olmuş?
Üç ayda hallederiz, sonbaharda düğünümüz olur! Babaanneyle konuşup, özel bir yerde yaparız; onun çevresi de geniş.
Düğün mü? Kim evlenecek, Mert mi?
Şaşkın! Tabii ki siz! Hem pistte, hem hayatta mükemmel bir çift olacaksınız! Müthiş değil mi?
Bana sormak aklına gelmedi mi? dedi Nazlı buz gibi.
Her şey kararlaştı sanıyordum canım.
Bana “canım” deme! cevabını yapıştırdı Nazlı.
Çantasını kapıp evden çıktı, annesi arkasından seslense de dönüp bakmadan gitti; akşam oldu ancak Lütfiye, kızının bir süreliğine babaannesine taşındığını öğrendi.
Remziye açıksözlüydü.
Beklediğin neydi ki? Nazlı oyuncak değil. Kendi kararını veriyor. Düğün şapka gibi takıp, ne istersem olur mu sandın? Her zaman akıllıydın, tanıyamıyorum seni!
O benim evladım! Mutlu olmasını istiyorum! Mert onu seviyor!
Peki ya o Merti seviyor mu? diye sırıttı Remziye. Kızın fikri önemli değil mi?
Ben daha iyi bilirim neye ihtiyacı olduğunu! Henüz kendi de bilmiyor ne istediğini!
O kadar da değil. Ameliyat yapmak istiyor. Bence harika hayal. Sorunun ne?
Her şey! Okuyacaksa okusun! Ama önce evlensin! O zaman içim rahat eder!
Nasıl olacakmış bu rahatlık? Anlat bana?
Bilmiyor musunuz? Bir eş, bir destek! Mert iyi çocuk! Çift olduklarından beri rahat uyuyorum; biliyorum, Nazlıya sahip çıkar.
Kızını korumak istediğini anlarım, ama onu altın kafese koymaktaki ısrarını anlamıyorum. O evlilik, kızına bir kafes olur. Senin kararın, onun değil; bunu sen de biliyorsun.
Bu tartışma bitmez. Düğün olacak!
Hadi bakalım! dedi Remziye, hafifçe gülümseyerek. Kızının huyunu hiç bilmiyorsun sanırım.
Nazlının nasıl biri olduğunu herkes gördü. O gece odasında son kararını verdi, eşyalarını küçük bir çantaya doldurup babaannesine taşındı. Lütfiyeye çok dokundu bu hareket; ne aradı, ne sordu, kızının kazandığı üniversiteyi bile ancak kocasından öğrendi.
Lütfiye, artık yumuşamaya var mı gönlün? Daha mı iyi kızının yastığına sarılıp ağlamak; oysa mutlu ve yanında? Ne diye eziyet? Dert çekmeye gerek yok. Ben dün oradaydım; Nazlı seni soruyordu, merak ediyor.
Tabii Ona ne ki anneyle ilgili?
Lütfiye! İhsan, ilk defa sesini yükseltti. Bu kadarı fazla! Çocuğun senin kanın! O kadar bekledin, özledin Neden şimdi onu kendinden itiyorsun?! Acını görmüyor muyum sanıyorsun? Hadi anlat bana mantığını!
Ben de anlamıyorum! Ne yapacağımı bilmiyorum. Her şeyi altüst ettim. Şimdi geri döndürmek istiyorum. İhsan, gerçekten nefes alamıyorum onsuz Haklısın Sanki hep karanlık içindeyim. Hiç ışık yok Mehmetin gidişindeki gibi
Yeter artık, Lütfiye! dedi İhsan, omuzlarından tutup sarsarak. Nazlı hayat dolu! Seni bekliyor! Hazırlan!
Nereye? Neden?
Kızını görmeye! Hayatta her şey senden ibaret değil! Bırak çocuğun yaşasın; hiç kırılmasın diye kafese, cam fanusa hapsetme!
Ne eşinin öfkesi, ne sözleri; sonunda Lütfiye denenleri kabul etti, İhsanın dediğini yaptı.
Barışma gerçekleşti. Odada ne konuştularsa, sırları hep kendilerinde kaldı; sadece gözyaşından şişmiş burunlar, öpüşmekten kızaran yanaklardan, İhsan ailesinin kızlarının yeniden kavuştuğunu anladı.
Ama kader, sakinliğin fazla geldiğini düşündü olmalı; Nazlı, kararlı adımlarla hedeflerine giderken, beklenmedik bir olay yaşandı. Remziye Hanım bile şaşkınlıkla başını salladı.
Nazlı Hanım, acil apandisit geldi.
Tamam Ne tamamı ya! Geliyorum!
Nazlı, kahvesini içip esnedi, acile geçti. Nöbeti bitmek üzereydi ama deneyimi kaçırmazdı.
Sen misin?
Ben dedi Mert, acıdan kıvranarak.
Demek öyle! Bana güveniyor musun?
Sana? Evet!
Hiç şüphe, vasiyet filan yok mu?
Nazlı, tam bir odunsun!
Hem de nasıl
Üç yıl sonra, Nazlı annesinin evinin kapısını açar, elinden tuttuğu küçük oğlunu bahçedeki yola bırakır.
Hadi bakalım! Göster babaannene koşmayı! Anne, yakala oğlunu!
Küçük Mehmet (torun) sevinçle cıvıldar, büyükannesine koşar. Lütfiye kollarını açıp karşılar.
Bir tanem! Seni görmek ne güzel!
Anne, merhaba! Babaanne evde mi?
Evde mi? Çoktan Bodrumda! Yeni bir aşk bulmuş!
Helal olsun babaanneme! Kimmiş bu adam?
Sanatçı mı, ressam mı, ne bileyim! Ben bir şey demeyeyim, dönerse kendi anlatır. Mert nerede?
Arabayı park ediyor.
Harika! Etler fırında, baban böreği çıkarıyor. Eller yıkansın masaya geçiyoruz! Ben de Mehmeti yatırayım, hemen geliyorum!
Eh, biliyorum seni! Yanına kıvrılıp ninni söylersin!
Fena mı? gülerek torununu öper Lütfiye.
Harika anne!




