Senden Nefret Etmiyorum

Ben Sana Kızgın Değilim

Hiçbir şey değişmemiş aslında

Sevda, elinin tersiyle montunun kolunu çekiştirdi ve taksi camından dışarı bakmaya devam etti. Camın ardında, çocukluğundan aşina olduğu sokaklar birbiri ardına geçiyordu; bir zamanlar Muratla birlikte koşup güldükleri, geleceğe dair hayaller kurdukları sokaklar Tam yedi yıl. Tam yedi yıldır memleketine gelmemişti.

Geldik, dedi şoför, düşüncelerini nazikçe bölen sesiyle.

Taksi, eski beş katlı binanın önünde durdu. Sevda çantasından telefonunu ve cüzdanını kontrol etti, birkaç banknot çıkarıp şoföre uzattı: Teşekkür ederim, dedi. Yavaşça arabadan indi, kapı kapandıktan sonra bir anlığına olduğu yerde durdu ve çocukluğunun şehrinin havasını ciğerlerine çekti. Burası, İstanbuldaki yeni hayatından bambaşkaydı. Burada her koku, her ses, her detay bir başka şeye dokunuyordu içinde. Taze biçilmiş çimen kokusuna, köşe başı fırınından çıkan ekmek kokusu da karışmıştı, bir de tarif edemediği bir şey daha vardı, sadece ev diyebileceği Kalbi tuhaf bir sevinçle, bir yandan da korkakça kasıldı.

Buraya yalnızca birkaç günlüğüne gelmişti. Görünürde annesini ziyaret edip, uzun süredir ihmal edilen evrak işlerine yardım etmeye Ama asıl sebep belki de en gerçekçi olanı Muratı görmekti. Belki, belki hayatı tekrar değişirdi.

Muratın eskisi gibi yakınlarda yaşadığını biliyordu. Özel olarak sormamıştı hiçbir zaman ama ortak arkadaşlarıyla sohbet ederken adı geçiyor, zaman zaman Murattan söz ediliyordu. İş değiştirmişti, iyi bir pozisyona gelmiş, ev almış, annesini yanına taşımış Böyle şeyler duyardı. Ve her defasında, bir anlığına onun bugünkü halini hayal eder, ne işle meşgul olduğunu, neler düşündüğünü sorgulardı. Sonra hemen bu düşüncelerden kaçar, kalbinin derinlerine saklardı

**********************

Ertesi gün Sevda, şehir merkezinde yürümeye karar verdi. Belki biraz eski günleri hatırlar, belki sıradan sokaklarda bir huzur bulurdu. Yavaş adımlarla, mağaza vitrinlerine bakarak, tanıdık köşelere gülümseyerek dolaştı. Gazete bayisi hâlâ yerindeydi küçükken çizgi roman aldığı yer okuldan sonra kızlarla oturdukları bank sandalyede bir çocuk oturuyordu. İlk defa cappuccino içtiği kafe bile hâlâ oradaydı.

O anda onu gördü.

Murat. Karşı kaldırımda, başı hafif öne eğik, düşüncelere dalmış yürüyordu. Sevda taş kesilmişti; kalbi öyle hızlı çarptı ki, soluk almayı unuttu. Murat hiç değişmemişti boyu, yürüyüşü, tavırlarının o tanıdık rahatlığı Tıpkı gençliğindeki gibi.

Düşünmeden, trafik ışıklarına aldırmadan yolun karşısına geçti. Korna sesleri duyuldu, ama o duymadı. Kalbi göğsünü dövüyordu.

Murat! diye seslendi, mağaza önünde ona yetişince.

Sesi titremişti; böylesine heyecanlanacağını düşünmemişti. Murat ona döndü ve hiçbir şey. Ne bir sevinç, ne öfke. Sade, duygusuz bir bakış.

Sevda? dedi Murat, sessiz ve neredeyse tarafsız bir sesle.

O ses tonu duygusuz, nahif Sevdanın içini daha çok acıttı. Yedi yıllık bekleyiş, bir anda kelimelere döküldü. Gözleri yaşla doldu, sesindeki titremeye engel olamadı.

Murat, ben ben çok pişmanım, dedi Sevda, kelimeleri zor bularak. Biliyorum, sana yaklaşmaya bile hakkım yok. Ama Hıçkırdı, toparlanmaya çalıştıysa da gözyaşları durmadı. Seni seviyorum. Hâlâ. Lütfen affet beni! Affet…

Söylemek istediklerinin hepsi birbiri ardına dökülüyordu, hiçbirini saklamadan, yalnızca en önemli olanları. O an Murata sarıldı, bir daha kaybetmemek ister gibi. Sokak, insanlar, zaman Hepsi silinmişti. Sadece onun sıcaklığı, umudu ve pişmanlığı kalmıştı.

Murat hemen karşılık vermedi. Bir an omuzları çözüldü, neredeyse o da sarılacak gibi oldu. Bu kısa an Sevda’nın yüreğine bir umut ekledi. Belki belki…

Ama kısa sürdü. Murat nazik ama kararlı bir şekilde Sevda’yı omuzlarından nazikçe kendisinden uzaklaştırdı. Yüzü ifadesiz, bakışları ise buz gibi soğuktu. Artık o gülüp hayal kurdukları Murat değildi. Şimdi karşısında duygularını katı bir duvarın ardına gizlemiş bir adam vardı.

Git buradan, dedi fısıltıyla kulağına.

O kadar duygusuz ve sessiz konuştu ki, Sevda kendini değersiz, yabancı hissetti.

Sana kızgınım, diye fısıldadı Murat ve bakışlarına öfke doldu.

Arkasını dönüp gitti, bir kez olsun bakmadı. Sevda, çakılıp kalmışçasına orada öylece kaldı. Etrafında hayat sürüyordu; insanlar işine güçlerine koşuyordu, arabalar korna çalıyordu, uzaktan çocuk sesleri duyuluyordu… Ama Sevda hiçbiriyle ilgilenemiyordu.

Yalnızca Muratın uzaklaşan ayak sesleri ve kendi düzensiz solukları Tek bir cümle kafasında yankılandı: Bu son. Hem de sonsuza kadar.

Yavaşça eve doğru yürüdü. Ayakları ağırlaşmıştı ama gitti. Kafası boştu; düşünceleri dışarıda bırakıp eve vardı. Annesinin evine girdiğinde bir şey anlatmaya çalışmadı. Yavaşça odasına yöneldi, sandalyeye oturdu ve cama daldı. Annesi, kızının gözlerindeki kırgınlığı ve yorgunluğu görünce hiç soru sormadı. Sessizçe mutfağa gidip çay koydu. Kaynayan çayın sesi ve demliğin kokusu, Sevdanın içindeki kargaşaya zıt ama yatıştırıcı bir huzur verdi.

Affetmedi, dedi Sevda, elleriyle kupayı sıkıca tutarak. Çayın sıcaklığı yüzüne teskin edici bir sıcaklık verdi ama o hiç farkında değildi.

Annesi yanına oturup, küçükken yaptığı gibi, omzunu sıvazladı. O tanıdık, güven verici hareket Sevdayı çocukluğuna döndürdü.

Böyle olacağını biliyordun, dedi annesi, sessizce, sitem etmeden.

Biliyordum, dedi Sevda. Artık kupadan başını kaldırmıştı. Sesi sakin ama yorgundu. Yüzlerce kez kafasında döndürdüğü cümlenin aynısını söylediğini hissetti. Yine de bir umut taşımıştım. Çok saçma

Saçmalık değil, dedi annesi yumuşakça. Yalnızca bu yolu sen seçtin. Ona çok büyük acı verdin. Yıllar geçse de unutamadı Kalbi dondu sanki.

Sevda derin bir nefes aldı, kupasını bırakıp arkasına yaslandı. Gözlerinin önünde yedi yıl önceki anılar canlandı.

O zamanlar her şey çok kolay ve açık geliyordu. 22 yaşındaydı; hayatın renkli, gelecek umut dolu ve her engelin aşılabilir olduğunu sandığı yaşlar. Yanında Murat vardı dürüst, güvenilir, çalışkan. Lafı sözden çok, hareketiyle seven Her an yardım eden, dinleyen, her fırsatta destekleyen biri.

Ama bir şey vardı O zamanlar kendince sorun dediği Murat inşaatta çalışıyor, açıktan üniversite okuyordu. Kendi işini kurmak istiyordu ama zaman gerekti, Sevda ise beklemek istemedi.

O zenginlik istememişti ama en azından bir düzen, bir huzur, bir güven arıyordu. Gelecek birkaç yılda başlarını sokacak bir evleri, düzgün bir işleri olmalıydı. Muratın hayatı ise hep belirsizlik, geçici işler, akşam okul ve sadece hayaller sunuyordu.

Ve bir gün İstanbuldaki eniştesi iş teklifi getirdi. Sevda düşünmeden kabul etti. Gerçek fırsatı, dokunabileceği bir geleceği kaçırmak istememişti.

Gerçeğin bir kısmı da buydu aslında. İstanbula gidip yeni hayata başladığında, karşısına Erdem çıktı. İş yaşamında kudretli, yaşı olgun, hayatı pratik ve büyük oynayan biri. O zamana kadar Sevdanın hiç alışık olmadığı bir dünya sundu Erdem: Şık buketler, kaliteli restoranlar, tiyatro ve konserler, güzel hediyeler Erdem, ona hak ettiği güzel hayatı vereceğini, kaderin getirdiklerine direnmemesi gerektiğini söyleyip durdu.

Başta Sevda bu ilgiden çekinse de, kıyamayıp bir iki hediyeyi alıp durdu. Sonra o yeni hayatına bağlandı. Akşamları ışıltılı restoranlar, taksiler, canı ne isterse onu satın almak Her şey masalsıydı.

Ve Sevda yavaş yavaş Muratı unuttu. Daha da kötüsü, şimdi onu küçümsemeye başlamıştı; O zaten hiçbir şey başaramayacak, ben ise şimdi hak ettiğim hayata sahibim! diyordu.

Bir gün memlekete döndü Muratı özlediğinden değil, yeni hayatını göstermek için. Güzel bir elbise giydi, gösterişli bir yüzük taktı hepsi Erdemin hediyeleri Yanında Erdem, Muratın sürekli uğradığı kafede oturdu.

Murat içeri girdiğinde, Sevda oturduğu yerden gülerek konuşup, tam ona baksın diye özellikle döndü. Göz göze geldiler. Muratın gözlerinde derin bir hayal kırıklığı, acı, anlam verememe vardı. Ama Sevda gözünü ayırmadı; bakışın ağırlığından korkmak yerine, zafer hissiyle kımıldamadı.

O an, Sevda kazanmış gibi hissetti. Doğru seçimi yaptığını sandı. Lüks bir hayatı, güveni; hayalini kurduğu her şeyi elde ettiğini iddia etti kendine.

Ama Murat kafeden çıkınca ve kendisi yanındaki adamın hikayesini dinlerken, içini boşluk sardı. Elde ettiği her şey, bir anda uzak ve sahte geldi. Tüm o pırıltılar, bir yalandan ibaretti.

**********************

O zaferin tadı, giderek acıya dönüştü. Erdemin cömertliği ve ilgisi kısa sürdü; zaman geçtikçe soğuk mesajlar, kısa görüşmeler, küçümseyici laflar başladı. Biraz daha toparlı git giyimini Sigara içiyorsan bırakmalısın O köyden kalma arkadaşlarla hâlâ mı geziyorsun? gibi laflar havada uçuşur oldu.

Sevda her geçen gün yalnızlaştı. Akşamlar sessizlikte, devasa evde saatlerin işleyişini dinleyerek geçti. Erdeme ihtiyacını dile getirdiğinde: Zaten istediğin buydu. Daha ne istiyorsun? dedi.

Sevda önce kabullenmek istemedi, Erdemin üstünde yoğun bir iş temposu olduğunu, yalnızca yorgun olduğunu düşündü. Ama içten içe anladı ki, kendisi Erdemin hayatında geçici bir oyuncağa dönmüştü. Ve şatafatın cazibesi sıfıra indiğinde, hayatı bomboş kalmıştı.

Elbiseler asılı kaldı, mücevherler çekmecede tozlandı, restoranlar gözünü tırmaladı Dışarıdan bakınca her şey yerindeydi ama içi sahipsizdi.

Artık eskiyi, Muratı, yeniden düşünmeye başladı. Onun ellerini, sakin gülüşünü, tutkulu hayallerini düşündü. O küçük sözlerin, güvenin, geleceğe olan inancın ne kadar gerçek olduğunu, işte şimdi tam anlamıyla anladı.

************************

Evde üçüncü gün, Sevda ellerini cebine koymuş parkta dolaştı. Muratla oturdukları o yaşlı akçaağaç altındaki bank. Onun Gün olur kendi evimiz olur; sabah güneşi odamızı aydınlatır, her yerimiz huzur dolu olur, dediği an aklına geldi. Eskiden boş bir hayal gibi gelen bu söz, şimdi içine işlenmiş bir özlem oldu.

O an, arkasından bir ses duydu:

Sevda?

Dönünce Ercanı gördü Muratın eski arkadaşı. Hafiften şaşkındı, ama hemen yüzünde bir gülümseme belirdi.

Burada olduğunu tahmin etmezdim, dedi Ercan, kaşlarını kaldırarak. Nasılsın?

Sevda kelimeleri bulmakta zorlandı. Hafifçe gülümsedi: İyiyim, annemi gördüm.

Ercan başını salladı. Uzaktaki banka işaret etti:

Oturalım mı? Ben de ne yapsam diye dolanıyordum.

Yan yana oturdular. Ercan son zamanlarda şehirde neler olduğunu anlattı. Sevda sessizce dinledi, arada iki laf etti. Geçmişte yürüdükleri yollarda olmak tuhaf bir huzur veriyordu.

Ercan bir an duraladı, sonra sessizce: Muratı gördün mü? diye sordu.

Sevda gözlerini yere indirdi. Dünkü o donduran, acı veren karşılaşma anı tekrar canlandı. Evet. Dün, diye fısıldadı.

Nasıldı? diye sordu Ercan.

Beni görmek istemiyor, dedi Sevda, kelimeleri güçlükle çıkararak, bana kızgın.

Ercan iç geçirdi, yanına oturup bankın ucundan yürüyüş yoluna baktı. Sonra konuştu:

Biliyor musun, çok kötü bir dönemdi onun için. Sessizce kayboldun. O, canı gibi sevdiği birini kaybettiğini düşündü

Sevda’ın elleri sıkıca kenetlendi, başını öne eğdi. Olan bitenin sorumluluğunu derinden hissetti.

Biliyorum, diye fısıldadı. Ben suçluyum.

Ercan baskı yapmadan, yalnızca yanında oturdu.

Murat seni unutmaya çalıştı. Kimseyle olmadı, o kadar denedi Yeni birine ısınamadı, dedi ki; Kimseyi Sevda gibi sevemem,. Senin gururla ortaya çıkışın, ona çok dokundu. Dün gece beni aradı Sarhoştu. Ben böyle görmemiştim. Lütfen onun hayatına karışma Sevda.

Sevda dudaklarını ısırıp gözyaşlarını tutmaya çalıştı.

Ondan beni affetmesini beklemiyorum, dedi titrek bir sesle. Sadece bilsin istedim, çok pişmanım Her gün o pişmanlıkla yaşıyorum.

Ercan yan yan baktı, kelimeleri dikkatle seçti:

Artık bırak. Ona sadece zarar veriyorsun; kendi yolunu buldu belki de, senin gelişin her şeyi yeniden sarsıyor. Dün gece uzun süre toparlayamadı kendini. Lütfen bir daha gelme.

Sevda anladı. Buraya tekrar gelişi, Murat’ı bulma arzusu, aslında ikisi için de yeni bir acıdan başka bir şey getirmemişti.

*************************

O akşam, annesinin evinde pencere kenarına oturdu. Şehirde gecenin ışıkları yanıyordu, sarı, beyaz, portakal rengi Ama onun için hiçbir anlamı yoktu. Aklında yalnızca Ya hiç gitmeseydim? Ya kalsaydım? soruları döndü. İlk yıllarını ve Muratla yaşanabilecek tüm güzellikleri düşünmeden edemedi. Oysa geçmişi geri getiremeyeceğini şimdi daha iyi biliyordu.

Ertesi gün, hazırlığını gereğinden yavaş yaparak ayrıldı. Annesi kapıda, alışageldiği sabırla ve buruk bir tebessümle: Kendine dikkat et, dedi.

Sevda başını salladı, annesine sıkıca sarılıp kokusunu içine çekti. Sonra kapıdan çıkıp sokağa adım attı.

Otogarda İstanbula bilet aldı. Otobüste düşünmek istiyordu. Belki yolda bir şeyleri açıklığa kavuştururdu.

Otobüs yavaşça hareket etti. Camdan çocukluğunun semtlerini izledi: balkonu çiçeklerle dolu eski apartmanlar, çocuk parkı, köşe başı fırını Hepsi tanıdık ama artık ulaşılmaz derecede uzaktı.

Orada, bir yerlerde, hâlâ en çok sevdiği insan yaşamaya devam ediyordu. Onun gözleri hayalle parlayan, nasırlı elleriyle hem iş yapan hem de Sevdanın elini şefkatle tutan biriydi. Ama Sevda onunla vedalaşmamış, nedenlerini anlatmaya fırsat bulmamıştı. Ve şimdi onun hayatından tamamen çıkmış olduğunu artık tam anlamıyla kavrıyordu.

*************************

Aradan altı ay geçti. Sevda yeniden İstanbulun hayatına döndü. İşe gidip geldi, hafta sonu dostlarla kahve içip sohbet etti. Görünüşte her şey aynıydı: aynı koşturmaca, aynı mekânlar Ama içinde bir şey değişmişti. Kaçmıyor, inkâr etmiyor, yüzleşiyordu. Hatasını, verdiği zararı ve içten pişmanlığını kabullenmeyi öğrenmişti.

Artık güne Hayat devam ediyor; ne yaptım yaptımsa, dönülmez. diyerek başlıyordu. O kabullenmede, hafif de olsa bir rahatlık bulmuştu.

Bir akşam mutfakta yemek yaparken, telefonu titredi. Bilinmedik bir numaradan bir mesaj: Sana kızgın değilim. Ama affetmem de mümkün değil.

Sevda donup kaldı. Telefonu göğsüne bastı. Kalbi bir an durdu, ardından hızla atmaya başladı. Mutfağın zeminine oturdu, telefonu sımsıkı tutarken, göndericinin kalp atışını hissedermiş gibi gözyaşıyla gülümsedi.

Bu cümlelerin anlamı neydi? Barış mı, veda mı? Cevap belli değil. Ama ilk kez, aralarında hâlâ bir bağ olduğunu hissetti. İnce, kırılgan bir bağ yine de bir bağ Orada, uzaklarda, bir yerlerde onun için hâlâ birinin düşündüğünü bildi.

Sevda, gözyaşları içinde bir tebessümle gülümsedi. Belki bu, yolun sonu değildir. Belki bir gün, gerçekten konuşurlar: Ne savunacak bir şeyleri, ne de suçlayacakları biri kalınca Belki birbirlerini affedemeseler de, yeni bir başlangıç yapabilirler.

Şimdilik birinin onu hâlâ düşündüğünü bilmek yetiyordu. Hayat her zaman yanlışlarımızı geri almamıza izin vermez. Ama öğrenmeyi seçersek, geç de olsa kendimizi affetmeyi başarırız. Çünkü bazen, kaybettiklerimiz bizi büyütür ve hatalarımız sayesinde gerçek yolu görürüz. Sevdanın öğrendiği gibi: Affetmek zorunda değilsin, ama anlamak ve yoluna devam etmek en büyük iyiliktir.

Rate article
Lifequest
Senden Nefret Etmiyorum