İhanetin Yanılsaması
Gerçekten yanıma gelmeni istiyor musun? Tolga başını hafifçe yana eğip, Esraya sıcak, hafif alaycı bir gülümsemeyle bakarak sordu. Gözlerinde merak kıvılcımları vardı, sesi de şaşkınlık doluydu: Yani, tabii ki ailenle tanışmayı isterim ama
Elbette isterim, Esra saçını düzeltip, yanaklarına heyecandan hafif bir pembe düşmüş, çekingen bir şekilde Tolga’nın elini tutup parmaklarını onunla örmüştü. Seni mutlaka görmeliler! O kadar çok anlattım ki annem neredeyse seni aileden sayıyor. Hatta dün sordu, en çok ne yemeyi seviyormuşsun diye! Düşünebiliyor musun?
Tolga hafifçe gülümsedi, itiraz etme gereği duymadı. Esranın bu kadar açıkça gurur duyması Tolganın da hoşuna gidiyordu garip bir şekilde. Yirmi yaşında, enerjik, kıpır kıpır bir genç kızdı Esra; gülüşü umut dolu, Tolgaya bakışları parlıyordu. Hayatına girdiğinden beri Tolga, kendini onun dünyasının bir parçası gibi hissetmeye başlamıştı; o dünya ki kahkaha, plansız yürüyüşler ve hiç bitmeyen iyimserlikle doluydu.
Pazar günü hava sıcaktı aslında ama serin bir rüzgar vardı, gökyüzü masmavi, sonbaharın yaklaştığını hatırlatan bir gündü. Esra en sevdiği, minik çiçek desenli elbisesini giymişti; gençliğini ve hafifliğini vurguluyordu. Tolga ise kot pantolonuna ve gömleğine karar vermişti Esranın ailesine saygıyı hem de kendi tarzını koruyacak şekilde.
Yolda Esra sürekli Tolgaya bakıp duruyordu, sanki Acaba pişman oldu mu? diye kontrol ediyormuş gibi. Bir yandan elbisesinin ucunu çekiştiriyor, diğer yandan endişeli bakışlarını Tolgadan alamıyordu.
Heyecanlandın mı? fark ederek sordu Tolga. Elini sıktı, ona sakinlik vermek ister gibi.
Biraz, başını eğip itiraf etti Esra. Yani büyük bir adım tabii bu! Her şeyin mükemmel olmasını istiyorum. Eminim seni çok beğenecekler ama bir de İpek var. Ablam. Bana hep biraz kıskanır! Hani onun sevgilisi yok ya O yüzden biraz tedirginim açıkçası
Esradan beş yaş büyük olan İpek, uzun boylu, ince yapılı, siyah saçlarını muntazam toplayan, okuduğu son sınıfın yanı sıra bir ofiste yarı zamanlı çalışan ciddi ve olgun bir kadındı. Ya Tolga aşkıma ablamı beğenirse? diye Esranın içini kemiriyordu endişe. Asla olmaz!
Eve girdiklerinde Esra hemen fark etti İpek alışılmadık kadar şıktı: Cesur dekolteli bir elbise, topuklu ayakkabılar, yüz hatlarını vurgulayan bir makyaj Antredeki aynanın karşısında küpelerini düzeltirken, sanki onları umursamıyormuş gibi soğuk bir tavırla döndü.
Aaa, dedi kaşlarını hafifçe kaldırarak İpek, sesi buz gibiydi. Beklediğimizden erken geldiniz.
Erken bitti işlerimiz, diye sıkıntılı cevapladı Esra, sesi hafif titrekti. Bir yere mi gidiyordun?
Evet, dedi İpek saçını düzeltip Tolgaya tek göz atarak. Hoş bir çocuk, dedi içinden. Kızlarla yemekte buluşacaktık. Sizin gelişinizden önce çıkacaktım aslında.
Tolga da o ana kadar sessizce evi inceliyordu, ortamı içine çekiyordu. Sonra hafif bir tebessümle lafı yumuşatmaya çalıştı:
Çok şık görünüyorsunuz.
İçeriden geçen bir soğuk dalgası gibi Esranın içinde bir şey sıkıştı. Tolganın o tonunu tanıyordu hafif ama abartısız bir hayranlık. Ve biliyordu ki ablası etki bırakmayı iyi bilirdi. Kalbi hızlandı, elleri nemlendi.
Teşekkürler, dedi İpek hafif bir gülümsemeyle ama bakışlarında alay, sesinde ise ciddiyet vardı. Abla kesinlikle Tolgadan etkilenmeye yanaşmıyordu, ama Esra için bu kadarı bile fazlaydı. Birdenbire kıskançlık Esrayı esir aldı; gözleri karardı.
Tabii canım, dedi sesi normalden daha yüksek, daha sert çıkınca. Her zamanki gibi ilginin odak noktası olacaksın! Sevgilimi ailemle tanıştırmaya getirdim, hala bir yarış var sanki!
Esra, diye içini çekti İpek, sabrı neredeyse taşmak üzereydi. Tanışma planım yoktu. Zaten çıkacaktım. Her şeyi de hemen abartıyorsun!
O elbiseyle mi çıkacaktın sen kız arkadaşlarınla? dedi Esra bir adım öne atarak, gözlerinde öfke ve diken gibi kırgınlık vardı. Doğruyu söyle! Tolgayı etkilemek istedin. Çünkü benim ciddi bir ilişkim var ve senin yok diye!
Nerden çıkarıyorsun, saçmalama! dedi İpek ellerini havaya kaldırıp sinirden. Ben hep böyle giyinirim. Sana ne!
Tolga ise şaşkın bir şekilde iki kardeşe dönüşümlü bakıyordu. Ne olduğunu bir türlü kavrayamamıştı. Sıradan bir iltifat ile bu ortam niye bu kadar ağırlaştı?
Esra, bence dedi Tolga öne çıkarak, duruma müdahale etmek ister gibi. Gelin sakin olmaya çalışalım, konuşarak halledelim?
Ama Esra duymuyordu bile. Duyguları coşmuştu.
Hep böylesin! Esranın sesi evde yankılandı. Beni gölgede bırakmak, kendini ön plana taşımak Büyük, akıllı, güzel sensin; elbette herkes sana bakacak. Peki ya ben? Hep ikinci planda!
Yeter artık! dedi İpek, dudakları titreyerek . Yarış falan yok! Hepsi senin kafanda!
Sana göre yok, bana göre var! Esra ağlamamak için direndi, yumruklarını sıkmıştı.
O an kapıdan annesi ve babası çıktı. Babası, Turgut Bey, ev eşofmanları içinde elinde gazete durdu, kaşları çatılmıştı. Anneleri, Sevgi Hanım, mutfaktan elinde havlu, yüzünde bıkmış bir bakış
Ne oluyor orada? sordu babası, ama alışkanlıkla, sanki evde bu kavgalar hep olurmuş gibi.
Anne, baba, döndü Esra onlara; sesi sitemli ve titrek. Şuna bakın! Ablam bilerek süslenmiş, Tolgayı elimden almak için! Bana üstünlük taslamak için!
Sevgi Hanım iç çekti, umutsuzca başını salladı, bakışını önce İpeke, sonra Esraya kaydırdı.
Kızım, ne var bu kadar giyinilecek? Biliyordun, kardeşin misafir getirecek. Biraz daha sade giyinsen olmaz mıydı? dedi yine de nazikçe.
Anne, arkadaşlarımla buluşacağım diye hazırlanıyordum! Kiminle tanışmaya niyetim yoktu! Hep suçlu benim.
Gördünüz mü bak, Esra ablasını işaret etti, bu defa sesi daha da yükselmişti. Yine suçu bana atıyor!
Tolga öne çıkıp konuşmak istedi; sesi hem net, hem yakarırcasınaydı:
Lütfen, bence yanlış anlaşılma var. Aile değil misiniz sonuçta? Kısa bir mola verip, mantıklıca konuşamaz mıyız?
Ama Esra kendini tutamıyor, ablasının elbisesinin eteğinden tutup çekti. Hafifçe yırtık oluştu omuz kenarında, kumaş gıcırdadı.
Ne yapıyorsun, kafan mı iyi? dedi İpek, sesi kırgın ve incinmiş.
Ya sen ne yapıyorsun? Esra sinirden titriyordu, Ben aptal mıyım, nasıl baktığını görmüyor muyum? Ne yapmaya çalıştığını
Ben bakmıyorum bile ona, İpek geri çekildi, sesi buz kesti. Bana Tolga zerre cazip gelmiyor. Sen kendi hayalinle savaşıyorsun Esra.
Onlar çekişirken, Turgut Bey yine gazetesini açtı, Sevgi Hanım başını üzüntüyle salladı:
İpek, biraz daha hassas ol, kızkardeşinsin. Onun duygularını anlamalısın.
Yine ben mi suçluyum, dedi İpek gözleri dolarak. Yalnızca sınavım için koşturuyorum evde. Esra kendi hayal ürünü kıskançlığıyla bunalıma sokuyor!
Ama Esra bu sözleri duymadı bile; kurtuluşu Tolganın bakışlarında arıyordu.
Tolga, söylesene şuna! dedi çaresizce. Haksız olduğunu söyle!
Tolga sustu, gözlerini yere indirdi:
Esra, gerçekten bunun büyük bir yanlış anlamadan ibaret olduğunu düşünüyorum. İpekin bir amacı yoktu Bu tartışma yanlış anlaşıldı.
Esranın gözleri öfkeyle parladı:
Demek ablamın tarafındasın Benim duygularımı hiç mi anlamadın?
Tolga elini saçlarına götürdü, derin bir nefes çekti:
Yan taraf diye bir şey yok; sadece gereksiz yere gerginlik var. Güzel olabilirdi bugünkü buluşma, şimdi ise ortalık dağıldı
İpek, konuşmayı bırakıp yırtık elbisesine bakarken yorgun bir gülümseme attı:
Güzel akşam, evet Sağ ol Esra, yine harika dinamik yarattın!
Sessizlik birbirini izledi, havayı kıran bir tek Esranın ağır nefesleriydi. O sırada içinde bir şey kırıldı; hem suçlu, hem mağrur, hem pişman hissetti ama bunu itiraf etmeye hazır değildi.
Sevgi Hanım yanına yaklaşıp omzuna dokundu:
Gel kızım, bakayım, belki dikerim elbiseni
Gerek yok anne, dedi İpek. Üstümü değiştiririm, yine de çıkacağım Yeterince beklettim onları.
Turgut Bey bu defa gazetesini bıraktı, sesi beklenmedik bir ağırlıkla duyuldu:
Herkes biraz sakinleşsin. Esra, ablandan özür dileyebilirsin. İpek, kardeşinin duygularına biraz anlayış göstersen Esra biraz hassastır.
Ama çok geçti. Güvensizlik ve kırgınlık tohumları bir kere filizlendi mi kolay kolay geçmeyecekti.
O günden sonra evde huzur kalmadı. Bir süre sonra, Tolga Esranın evinde kalmaya başladı (Kendi dairesinde tadilat vardı, üst kat su basmış). Aile onlara oda verdi, İpek kendi odasında kaldı; iki kız kardeş arasında ise buz gibi bir mesafe oluştu.
Bir sabah Esra, mutfakta İpeki yalnız yakaladı; İpek çay demliyor, ders notlarına göz gezdiriyordu o gün önemli bir sınavı vardı.
Özellikle mi buradasın? diye hırıltıyla sordu Esra, kapıda gergin bekleyerek. Şimdi burada çok meşgul havası veriyorsun ya, Tolganın gelip seni görmesini bekliyorsun tabii!
İpek fincanı masaya koydu, gözlerinde yorgunluk, saçlarında birkaç beyaz tel belirmişti.
Esra, sesi yumuşak, ama alışılmadık bir kararlılıkla, yalnızca sınava hazırlanıyorum. Senin ne düşüneceğin umurumda değil, bugün hayatımın en önemli sınavlarından biri var.
Sınav mı, yoksa Tolga sana baksın diye mi buradasın? Esra kollarını göğsünde kavuşturdu.
Yeter artık! dedi İpek, sesi titreyerek, zorla kendini tuttu. Neden her şeyi bu saçma oyuna çeviriyorsun? Neden benim başarılı olmamı veya mutlu olmamı kıskanıyorsun hep?
Çünkü sen hep daha iyiydin! Esra ayağını yere vurdu, sesi çığlık oldu. Hep sen büyüktün, akıllıydın, güzeldin Şimdi de sevdiğim tek kişinin ilgisini almak istiyorsun!
İpek bir an durakladı, gözlerinde koca bir yara açılmış gibi acı parladı. Ama bu duygusunu hemen sakladı.
Eğer sen öyle sanıyorsan, dedi kısık, renksiz bir sesle, burada kalmamın bir anlamı yok.
Odada eşyalarını toplamaya başladı. Esra kapıda kalakaldı, bir şey söylemedi. İçten içe yanlış yaptığını biliyordu ama özür dileyemedi.
Ertesi gün İpek, İstanbuldaki arkadaşına taşındı. Arkadaşı hemen kabul etti, zaten Esra ve Tolganın huzursuzluğunu çoktan duymuştu.
Başta zordu. İpek evi, annesinin yemeklerini, babasının ufak sitemlerini özledi. Ama kısa sürede üstünden büyük bir yük kalkmış gibi hissetti. Artık kimseye hesap vermeden, özgürce sabah kalkıyor, ne isterse onu yiyordu.
Okulunda başarılıydı, sınavlar devam ediyordu, İpek derslere, notlara gömüldü. Akşamları kitap okuyor, arkadaşıyla kahve içiyordu. Daha huzurlu, daha güvenli bir hayatı vardı artık.
Ailesi birkaç kez aramayı denedi, ama konuşma her seferinde Sen de biraz abarttın, Esra’yı yanlış anladın, yine fazla sivridin minvalinde devam etti. İpek artık aramalara cevap vermedi
**********************
İki ay geçti. Esra ve Tolga hâlâ birlikteydi ama ilişkileri çatırdamaya başladı. Esranın kıskançlığı, öfke nöbetleri, her an Tolgayı suçlayışları Tolgayı yordu. Defalarca konuştu, asıl sorunun İpek değil Esra’nın kendine olan güvensizliği olduğunu anlatmaya çalıştı. Ama Esra dinlemedi. Her bakışta, her sözde gizli bir ihaneti seziyor, olmadık şüpheler üretiyordu.
Bir akşam Tolga valizini topladı.
Bunu daha fazla sürdüremem, dedi, kapıda dururken. Sesi yorgun, öfkeden arınmıştı. Bana bir nefes alma hakkı bile tanımıyorsun. Her söylediğim, her baktığım sorgulanıyor. Sürekli hesap vermekten yoruldum.
Bırakıp mı gidiyorsun? Esra salonda, kolları yanı başında, bir gölge gibi kaldı. Onun yüzünden mi? İpek yüzünden mi?
Hayır, onun yüzünden değil, Tolga iç çekti. Senin yüzünden. Sen gerçekle hayali ayırt edemiyorsun artık. Aramıza duvar örüp sonra da ulaşamadığımı söylüyorsun.
Gittiğinde Esra bir başına, sessiz evde kala kaldı. Kapı yavaşça kapanınca, bağını bir daha hiç kuramayacakmış gibi hissetti. Duvara yaslanıp yere oturdu ve kendini tutamadan, geç kaldığı gözyaşlarına boğuldu.
O akşam Esrada ilk kez bir şüphe doğdu: Ya gerçekten İpek’in hiç suçu yoksa? Ya bütün bu mücadele sadece kafasında, kendi kuruntularıyla savaşıyorsa? Ve öyleyse, daha kaç kişiyi korkularıyla, kıskançlığıyla kaybedecekti?
Ailesi, ayrılıktan duydukları en büyük kaygıyı, ev işlerinin aksaması olarak gösterdi. Ev iyice dağınık, mutfak hep eksik, Esra ise tüm gün odada yatıyor, telefondan sosyal medyada ya da dizilerde kayboluyordu.
Sonunda annesi Sevgi Hanım, evi toparlayamamanın, kızının içine kapanmasının acısını kaldıramadı, kararlı bir şekilde aldı telefonu.
İpek hemen açmadı; kütüphanede ders çalışıyordu. Bir an duraksadı ekranda Annemi Arıyor yazısı belirince. Çoktandır ailesiz yaşıyordu ve evden her arama ona hem sıcak bir huzur, hem de içten içe rahatlama hissettiriyordu.
Geri aradı sonunda.
İpekciğim, Sevgi Hanımın sesi alışılmadık bir yumuşaklık taşıyordu. Biraz buruk, biraz yorgun bir tınıyla: Kızım, biz geri gelsene evine diyoruz babanla…
İpek telefonu biraz daha sıktı. Kalbi bir an sıkıştı ama sesini belli etmedi:
Neden? diye sordu, içinde fırtınalar kopsa da.
Nasıl neden Esra çok kötü durumda, babanla da zorlanıyoruz. Yaşlandık, babanın beli ağrıyor Biliyorsun.
Anne, dedi İpek, seçici kelimelerle konuşmaya gayret ederek. Bende işler yolunda. İşim, okulum, hayatım var. Bunu yaşanmamış gibi silemem. O elbise, o hakaretler, haksız suçlamalar Tolga bahane. Yarın öbür gün biri daha olur, bir daha mı suçlanacağım?
Uzun bir sessizlik oldu. Sevgi Hanım ne diyeceğini bilemedi bir an.
Bizi tamamen bırakacak mısın? dedi sonunda, kırgın.
Bırakmıyorum, dedi İpek yumuşakça. Sadece bağımsızca yaşıyorum anne. Ayrıca, durdu, söyledi sonunda: Hayatıma biri girdi. Adı Deniz. Yazılımcı. Birlikte ev tuttuk ve… mutluyum. Hem de gerçekten ilk defa. Yakında tanıştırmayı hiç düşünmüyorum, üzgünüm anne, Esra bir olay daha çıkarmasın şimdi.
Telefonun ucunda yine sessizlik. Sevgi Hanım bu yeni bilgiyi sindiriyordu.
Hadi hayırlısı, dedi sonunda burukça. Tebrik ederim.
Sağ ol anne, dedi İpek, hafifçe gülümsedi. Bunu senden duymanı istedim.
Kapatınca derin bir oh çekti. Artık yükü hafiflemişti. Etrafta okulun hayat telaşı, kütüphane kokusu, otomatın kahvesi Burası onun yeni hayatıydı. Kendi kurallarıyla kurduğu, iç huzuru bulduğu hayatı.
Deniz onu okul kapısında bekliyordu. El salladı, İpekin içi yine ısındı. Ne gerek vardı Tolga gibi birine? Deniz varken
Her şey iyi mi? diye sordu Deniz yanında yürürken.
Annem aradı, dedi İpek, hafifçe titreyen elini Denizin avucuna bıraktı.
Ne dedi? Deniz anladı, dinlemeye hazır.
Eve dönmemi istediler.
Deniz huzurla başını salladı; İpekin hikayesini duymuş, acılarını az çok anlamıştı.
Ne cevap verdin?
Artık burada, seninle bir hayat kurdum, dedim, diye yanıtlarken, ilk kez tamamen özgür hissetti. Hayatım burada, seninle.
Deniz elini sıktı, beraber okuldaki diğer arkadaşlara katıldılar.
*******************
Esra ise Tolga da, ablası da gitmişken, sorunun İpekte olmadığını anlamaya başladı. O günü, o yırtılan elbiseyi her hatırladığında yüzü kızardı. Ablasının şaşkın suratını, titreyen ellerini, kendi bağırışını defalarca düşündü. Ama gururu, özür dileyip ilk adımı atmasına izin vermedi.
Annesi, bir akşam kapıda durdu:
Esra, dedi sert bir tonla. Bir aydır odadan çıkmıyorsun. Artık toparlan. Sonsuza kadar seninle ilgilenemeyiz.
Ne yapayım ki? Esra telefonu kaldırıp gözlerinde yorgun bir teslimiyetle, Tolga gitti, İpek gitti. Siz de zaten hep ablamı tuttunuz.
Biz seni duyuyoruz, dedi Turgut Bey, içeri girip, ilk defa sert ama sakin bir sesle. Ama sorumluluğu başkalarına yüklemekten vazgeç. Hem ablanı, hem sevgilini kendin ittin. Bu duvarları sen ördün, şimdi de yalnız kaldın.
Esra irkildi. Babası böyle açık konuşmazdı. Onların yorgun ve yaşlanmış yüzlerine, annesinin göz altlarındaki morluklara bakınca, suçluluğu göğsünde hissetti.
Belki öyledir, dedi kısık sesle. Şimdi ne olacak peki? Nasıl düzelecek her şey?
Küçükten başla, dedi Sevgi Hanım, yanında oturup Esranın elini sakince tuttu. Yarın bana yardım et. Sonra ablanı ara, özrünü dile. Mucize bekleme, ama bir yerden başla
Özür falan dilemem! dedi Esra bir hışımla. Suçlu olan ben değilim!
Sevgi Hanım sadece başını salladı. Ah, dedi içinden, Esra bu en basit dersi de anlamayacaksa, hayat ona çok zor olacakO gece Esra, ilk defa sessizlikte uzun uzun kendiyle baş başa kaldı. Tavana bakarken, evin içinden akan hayatı duydu: Mutfakta tıkırdayan kaplar, salondan gelen televizyon sesi, banyodan süzülen su damlaları… Her şey sürüyordu, oysa zaman onun için durmuş gibiydi.
Uykuya çabucak dalamadı, sabahın ilk ışıkları camdan girerken gözleri şiş ve aklı allak bullaktı. Yavaşça kalktı, pencereyi açtı, içine ferah bir Eylül havası doldu. Her şeyin başarısız gittiğini düşündü önce. Ama sonra içinden garip bir sükunet geçtibelki de o kadar mücadele etmenin, o kadar kıskanıp korkmanın bir manası yoktu.
Kalktı, mutfağa gitti. Annesi çoktan çay demlemiş, karanlık saçlarına birkaç beyaz tutam daha eklenmişti. Esra sessizce soğuyan masanın ucuna ilişti.
Bir süre konuşmadılar. Sonra Esra, sesi fısıltıya yakın bir kırılganlıkla,
Anne, bir hata yaptım galiba, dedi.
Sevgi Hanım kaşığını bıraktı. Onu ilk kez böyle duyuyordu.
Herkes hata yapar kızım, dedi gözleri dolarak. Önemli olan onu görüp affetmeyi, özür dilemeyi öğrenmek.
O gün Esra, telefona uzandı. Uzun uzun baktı ablasının numarasına kaç kere aradı, kaç kere vazgeçti bilemiyordu. Sonunda yazdı: Sana haksızlık ettim. Özür dilerim. Hala ablan olur musun?
Yanıt hemen gelmedi. Ama birkaç dakika sonra ekranda kocaman bir kalp çıktı, altına üç kelime: Elbette, hep olurum.
O anda, Esra dünyanın üstündeki tüm ağırlığın hafiflediğini hissetti. Koltuğun kenarına yığılmış gibi oturduğunda dudaklarında minik bir gülümseme vardı. Affedilmek, hayatta en çok ihtiyaç duyduğu şeymiş meğer.
Günler geçtikçe, evin içi az da olsa ısındı. Esra elinden geldiğince toparlandı; annesiyle alışverişe gitti, babasıyla kısa yürüyüşlere çıktı. Her şey bir mucizeyle düzelmedi tabii, ama bir yerden başlamak yeterliydi bazen.
Bir gün kapı çaldı. Esra açtı; karşısında, elinde minik bir kekle İpek duruyordu. Yanında Deniz ve tüm yüzünde kocaman, samimi bir gülümseme.
Eve dönmedim, dedi İpek, ama seni görmeye geldim. Şimdi barış çayımızı içmeye ne dersin?
Esra, gözyaşlarına boğulup ablasına sarıldı ilk kez çocukluğundan beri. O anda iki kardeş, kırgınlıkların ve yanlış anlamaların üstünde yeni bir köprü kurdu.
Hayat bir daha hiç eskisi gibi olmadı. Ama artık, yeni bir başlangıçları vardıne de olsa, affetmeyi ve sevilmeyi öğrenmişlerdi.
Ve bazen, bir yanılsama bittiği yerde gerçek bir bağ başlayabilirdi.




