Dostluğun Enkazı
Bugün de yorgun bir şekilde eve döndüm. Kapıyı açıp ağır adımlarla salona geçtiğimde üzerimdeki yorgunluk, sadece bedenimde değil, ruhumda da hissediliyordu. Ayakkabılarımı çıkarırken ellerimin titrediğini hissettim; hareketlerim neredeyse otomatikleşmişti. Evin içinde alışık olmadığım bir sessizlik vardı, sadece mutfaktan gelen televizyonun cılız sesi duyuluyordu. Bir süre ayakta durdum, belki de kendime güç topluyordum, dış dünyanın gürültüsünden evimin sakinliğine geçmek bu akşam bana zor geliyordu.
Sonunda mutfağa yöneldim. Masanın başında oturan eşim Baran vardı. Elinde çorba tabağı, ekrana yarım gözle bakarak yemeğini yiyordu. Beni gördüğünde hemen ekrana olan ilgisi kayboldu.
Bugün erken geldin, bir şey mi oldu? dedi, endişesi sesine hemen yansımıştı.
Ses vermeden karşısındaki sandalyeye çöktüm. Kollarımı göğsümde kavuşturmuş, sanki kendimi soğuktan korur gibi oturakalı kaldım. Halimi gören Baranın yüzü ciddileşti, Buradayım, seni dinliyorum. der gibiydi.
İyi değilim, Baran, dedim kısık bir sesle. Az önce Selmadan çıktım. Artık galiba arkadaş değiliz.
Baran hemen kaşığını bırakıp bana döndü. Sorgulamadan bana zaman tanıdı; sabırlıydı, beni dinlemeye hazırdı.
Ne oldu ki, neden? diye sordu, sesinde merak ve kaygı vardı.
Derin bir nefes alarak anlatmaya başladım:
Her şey onun eşi yüzünden. Murat ona ihanet etmiş. Selma ise tüm öfkesini Murata yöneltmek yerine, o zavallı kıza çıkıştı. Kıza hakaretler yağdırdı, Biliyordun adamın evli olduğunu, buna rağmen gittin! diye bağırdı. Ben ise sakinleştirmeye, ona esas suçlunun Murat olduğunu, önce onunla konuşması gerektiğini anlatmaya çalıştım Ama beni bile duymadı. Bana bağırıp, Sen de onu savunuyorsun çünkü sen de masum değilsin! dedi.
Baran kaşığını ellerinde çevirdi, iştahı kaçmıştı. Merakla devamını sordu:
Yani o kız bilmiyor muydu Muratın evli olduğunu?
Hemen ellerimi sallar gibi savurdum.
Nereden bilsin! Murat boşandığını söylemiş, kâğıt falan da göstermemiş. Kıza suçu atman doğru değil, dedim Selmaya, başkasının yalanı yüzünden insanı suçlayamazsın! dedim Ama o hiç dinlemedi. Herkesin içinde bana da laf soktu. Sen de o tür kadınları koruyorsun, çünkü sen de masum değilsin diye.
Baranın yüzü soldu, eşimin bana yapılan bu ithamlara içerlediğini biliyordum.
Vay arkadaş Sonra ne oldu? diye sordu.
Acı bir şekilde gülümsedim; dizginlemeye çalıştığım kırgınlık kendini belli ediyordu.
Sonra daha da kötüleşti. Selma, bütün ortak arkadaşlarımıza benim o kızı niye bu kadar savunduğumu anlatmaya başladı, Demek ki Işılın da gizli saklı işleri var diye dedikodu çıkarıyor. Düşünsene Baran, yıllardır dost bildiğin biri seni bir anda düşman gibi gösteriyor! İnciten laflar, iğnelemeler
Mutfakta kısa bir sessizlik oldu. Ne ben, ne Baran, artık televizyona takılıyorduk. Masadaki örtünün ucunu çekiştirirken tanıdık bir acı içimi kapladı: birinin, en yakının, yaptığına inanamayacak kadar saçma bir davranışla karşılaşmak çok zormuş.
Aslında ben sadece yardım etmek istedim, dedim sessizce, bakışlarım dışarıdaki soğuk sokakta kayboldu. Kızgınlığı esas suçluya yöneltmesini istedim Tersini yaptı. Şimdi herkes bana yanlış gözle bakıyor, arkadan konuşuyor. Bir günde her şeyin değişeceği, bir dostluğun bu kadar kolay biteceği aklıma gelmezdi.
Baran sessizce ayağa kalkıp yanıma geldi, omzuma sarıldı. Dokunuşu sıcacık ve güven vericiydi. O an bir an yalnız olmadığımı hissettim.
Doğruluk senden yana, Işıl, dedi kararlı bir sesle.
Biliyorum, dedim boğuk bir sesle, gözlerimi zar zor Barana kaldırarak. Ama bu kadar yılın ardından böyle bitmesi, hem de bir yalandan, çok koyuyor insana
***
Sonraki günler evden çıkmamaya gayret ettim. Apartmanda ya da markette tanıdıklarla karşılaşırım korkusu içimi kemiriyordu. Komşuların bakışları, fısıldaşmaları canımı yakıyordu. Evde daldan dala atlayıp temizlik yaptım, kitapları tekrar tekrar dizdim, yemeklere saatler harcadım Ama neyle meşgul olursam olayım, aklım Selma ve eski günlerdeydi. Bazen bir yerlere gitmeyi, hiç kimseyi tanımadığım bir şehirde yaşamaya başlamayı diledim. Kimsenin beni, Selmayı ve yaşananları bilmediği bir yerde başlamak istiyordum. Orada, geçmişin ağırlığı ve insanların bakışı olmadan yeniden nefes almak cazipti.
Bazen gözlerimi kapatıyor, tren ya da otobüsle uzaklaştığımı, bir şehrin geride kaldığını hayal ediyordum. Yine de bunlar yalnızca birer hayaldi. Gerçek ise, yaşadığım yerde her gün aynı acının yeniden canlanmasıydı.
Bir akşam yine Baranla mutfakta çay içip suskunluğu paylaşıyorduk. Dışarıda kar yeni yeni atıştırıyor; loş ışık ve bir tutam huzur hâkimdi.
Biliyor musun, dedi Baran, sesini alçaltarak. Belki şehri değiştirme zamanı gelmiştir. En azından İstanbulun başka bir semtine Farklı bir ortam, yeni bir nefes
Ona şaşkınlık ve umut karışımı bir bakış fırlattım. Böyle bir teklifi beklemiyordum, kalbim hızlanmıştıheyecandan mı, yoksa korkudan mı, anlayamadım.
Sence faydası olur mu? dedim, içimdeki endişeye engel olamadan.
Eminim, dedi. Burada fazla anı birikti; seni yıpratan, sürekli aynı soruları ve bakışları karşına çıkarıyor. Başka bir semtte, yeni bir hayatta belki gerçekten soluklanabilirsin.
Çayımı karıştırırken artı ve eksileri tarttım kafamda. Her şeyden vazgeçmek, sevdiğim evi, kalan birkaç dosta vedayı göze almak zordu. Fakat aklımda; kimsenin tanımadığı, gıybetin olmadığı, huzur dolu bir hayatta uyanmak da vardı.
Hafif titreyen bir sesle: Peki, deneyelim dedim sonunda.
Baran gülümsedi, memnuniyeti ve rahatlaması yüzüne yansıdı.
Süper. Doğaya yakın, sakin bir yer baksak iyi olur, dedi.
O gece içimde cılız ama umutlu bir ışık yandı. Belki gerçekten de bazı başlangıçlar böyle mümkün oluyordu: kaçmak yerine, nefes almak ve tekrar güç toplamak
İlanlara baktık, emlakçılarla görüştük. İstanbul büyük bir şehir, semt semt gezdik. Kimi daire şirin fakat havasız, kimi sessiz ama ulaşımı yok, bir türlü tam istediğimiz gibi bir yer çıkmadı önce.
Yavaş, acele etmeden seçtik. Baran çoğu işi üstlendi, ben de gezdiğimiz yerleri kafamda canlandırıp, hangisinde mutlu olacağımı ölçüyordum.
Bu arada zihnim yine Selmadaydı. Kırgınlık gitmiyordu ama farkındalığım arttı; o dostluğun sandığım kadar sağlam olmadığını kabullendim. Birlikte paylaşılan anılar, zor zamanlarda edilen sözler aklıma üşüşüyordu ve artık iyileşmek için o kırık anları geçmişte bırakmak gerektiğini anladım.
Eski bir fotoğraf kutusunu karıştırırken Selmayla gittiğimiz Bodrum tatilini buldum; güneşli, rüzgârlı, kahkahaların bol olduğu bir fotoğraf Şimdi o anılar hüzünlü bir tebessüm bırakıyordu yüzümde. Acaba tekrar konuşmalı mıyım, her şeyi açık açık anlatmalı mıyım? diye geçirdim aklımdan, ancak son tartışmamızdaki öfkeli sözleri ve suçlamaları hatırladım. Hayır, dedim içten içe, bazı yollar var ki, geri dönülmez oluyor.
Yaklaşık bir ay sonra aradığımız yeri bulduk: Üsküdarda küçük, aydınlık bir daire; kendi halinde, huzurlu bir mahalle, yakınında park, ağaçlar Ev sahibi tertipli, gürültüden hoşlanmayan biriymiş. Tam bizlikti.
Taşınma telaşı birkaç gün sürdü ama Baranla şakalaşarak, yorgunluğu gülüşlere karıştırarak, yeni evi yuva yapmak keyifliydi. Son kutuyu açarken yeni bir hayatın başlangıcını gerçekten hissettim; burada ne dedikodular vardı, ne eski yaralar. Rahatça derin bir nefes alabildiğim ilk an belki de buydu.
***
Taşınmadan önce bir şeyi bitirmek istedim. Belki adaleti sağlama isteği, belki son bir kez her şeyi netleştirme arzusu Selmanın eşi Muratı arayıp buluştum.
Küçük bir kafede oturduk. Birimiz çayımızı karıştırırken diğeri cümlelerle cebelleşiyordu. Söze girip,
Murat, ayrılıyormuşsunuz, biliyorum. Selma seni mahkemede tek suçlu ilan etmeye hazırlanıyor. Halbuki onun da bir dolu gizli ilişkisi var. Mesela geçen yaz Antalyada yaptığı iş gezisi dedim açıkça.
Murat, elleriyle bardağı sıkarken şaşkın bakışlarla bana döndü.
Yani? dedi, cümlesini tamamlayamadı.
Her iki taraf da adilce değerlendirilmek zorunda. Eğer o, seni rezil edecekse, senin de elinde gerçekler olmalı. Tek taraflı bir hikâye doğruyu yansıtmıyor, dedim.
Çantamdan bir zarf çıkarıp uzattım. İçinde Selmanın iş gezisindeki samimi fotoğrafları, mesajları vardı. Abartılı değil, ama onun oluşturduğu masum imajı sorgulatacak kadar güçlüydü.
Murat zarfa ürkekçe baktı.
Sağ ol Işıl, bu cesarete şaşırdım, dedi kalınlaşan sesiyle.
Ben de şaşırdım kendime. Doğru olacağına inandım sadece, dedim ve uzatmadan kalktım. Artık eski hesaplaşmalara elveda deme zamanıydı, biliyordum.
Dışarı çıktığımda rüzgârım saçlarımı savurdu, farkında bile değildim. Otobüs durağına yürürken içim karmakarışıktı; doğru mu, yanlış mı, bilmiyordumama kendime karşı dürüst kalmıştım. Bu meselelerin benden çoktan çıktığını, artık kendi hikayemi yaşamam gerektiğini anlamıştım.
***
Artık hayatımız yeni evde akmaya başladı. Eskiyi bana anımsatan numaraları, sosyal medya bağlantılarını, sessizce sildim. Enkazdan kalan son tozları da böylece süpürdüm üzerimden.
Yeni mahalle ufak ama samimi; Baranın ofisi uzaklaşmıştı ama alıştı. Ben de ilk defa freelance işler bulup, kendi evimde, kendi zamanımda çalışmaya başladım. Boş vakitlerimde kek, börek dener, akşam yürüyüşlerinde çay bahçelerine uğrardım.
Bir süre sonra çizim kursuna başladım; aklıma geldikçe resimle içimi döktüm. Bazen beceremesem de fırçayla renkleri karıştırmak bana iyi geliyordu.
Bir akşam eski bir iş arkadaşım, Ayçadan mesaj geldi: Işıl, Selmanın davası ne oldu biliyor musun? Dün bir ortak tanıdıkla karşılaştım, anlattı
Bir an ürperdim. Haberlere çoktan set çekmiş, geçmişin dedikodusundan uzak kalmaya kendimi zorlamıştım. Devamını okudum:
Selma her şeyi alıp Muratı eziğe çıkarmak istiyordu; lüks bir avukat tuttu, hazırladı. Ama Murat pes etmemiş, Selmanın iş gezisiyle ilgili mesajları mahkemede gösterince, Selmanın masumiyeti tartışmalı hâle gelmiş! Sonuçta evin tapusu Muratta, sadece arabayı aldı Selma
Telefonu bırakıp bir süre düşüncelere daldım. Ne sevindim, ne üzüldüm; içimde sadece doğrunun bir şekilde kazandığına dair bir huzur vardı.
Baran yanımda belirdi, omuzuma başını yasladı.
Ne var aklında? dedi.
Selma, düzenini bozdu, istediği olmamış, dedim. Herkes masum değilmiş işte.
O gün Baranın desteğini hissetmek bana yeterdi. Olaylardan, insanlardan bağımsız bir ev yaratmıştık artık. Kimse yakınlarımın gözümün içine bakıp yargılamıyor, arkadan konuşmuyor, dedikodu dönmüyordu. Yarı uykulu sonbahar akşamında, mutlumuydum, huzurluydum.
Yürüyüşe çıktım bir gün, çevremde parlak yeni apartmanlar, parkta oynayan çocuklar, apartman boşluğunda miskin bir kedi içimde tuhaf bir ferahlık vardı. Anladım ki; insan ne kadar yıpranırsa yıpransın, doğruyu söylemekten, iyiliği savunmaktan vazgeçmezse tekrar ayağa kalkabiliyor.
Ayçayı aradım ertesi gün.
Haber verdiğin için sağ ol. Artık bu mesele tamamen bitti benim için, dedim.
Oldu canım, bence de. Herkesin neyin ne olduğunu anlaması için bazen zaman lazım. Sen kendine iyi bak, dedi Ayça.
Günler tekrar sıradanlaştı; dedikodusuz, huzurlu, dostça Baran eve her zamanki gibi gülümseyerek geliyordu. Kimi zaman onunla yeni açılan pastaneye gidiyor, bazen evde film izliyorduk.
Karanlık akşamları voltalıyorduk; bazen Beykoza, bazen Fenerbahçe Parkına gidiyorduk. Soğuk kış günlerinde elektrikli sobanın başında sıcak çayımızı içiyor, geçmişi değil, yarını konuşuyorduk.
Artık anladım ki; bazen en yakınından gelen hayal kırıklığı insanı yıkabilir. Ama kendine, doğruluğa, iyiliğe inandıkça insan kendini yeniden kurabiliyor. Eskiden kalma dostluklar bozulabilirmişo dostluğa sen ne kadar iyi niyetle katılmış olsan bile. Önemli olan, yıkılsa da geriye kalanı dürüstçe taşıyabilmek Kendi sınırını, onurunu, iyiliğini koruyabilmek İşte bu, hayatımın en büyük dersi oldu.




