Hayat devam ediyor
Nerelerdesin? Beni gerçekten terk etmek istiyor olamazsın, değil mi?
Sibel pencerenin önünde durmuş, sokaktaki dünyanın garip sessizliğine bakıyordu. Camın ardında yağmur damlaları, hayal gibi birbirine dolaşarak aşağı süzülüyor, balkon demirlerinde ay kıvrımlarında toplanıyordu. Elindeki çay çoktan soğumuştu ama Sibel bunu fark etmiyordu bile. Zaman nehre düşen bir yaprak gibi ağır ağır sürükleniyor, her saniye uzayıp titreşerek zamanı bir rüyadan çıkmamişçesine eğiyordu.
Sabah telefonda Emirin söylediği cümle, kafasının içini yankı yankı dolaşıyordu: Konuşmamız lazım. Bu sözler, sanki aralıkta bekleyen bir kapıdan içeri soğuk rüzgâr gibi girip bütün içini kasvetli endişeyle doldurmuştu. Belki işten konuşacağız, belki de bir tatil planından, diye kendini avutmaya çalışmıştı; ama içinin derinlerinde ilişkisinin kaderinin ellerinden kaymak üzere olduğunu hissediyordu.
Emir nihayet eve girdiğinde, Sibel hemen hissetti: bir şeyler eskisi gibi değildi. Göz göze gelmemek için ısrarla yere bakan adam, paltoyu rastgele antredeki tabureye fırlatıp masaya oturdu. Aradaki sessizlik, sanki bir zaman yarığı gibi, evin içine yayıldı.
Ne kadar farklıydı ki ilk zamanlar her şey Dört yıl önce Emir eve koşar adımla gelip boynuna sarılıyor, başından öpüp gülümseyerek Günün nasıl geçti? diye soruyordu. Saatlerce mutfakta oturup her konudan konuşabiliyorlardı. Gelecek hayalleri kuruyorlar, hangi perde salonu aydınlatır, tatilde nereye gidecekler karar veriyorlardı. Sabah Emir çay demler, karşılığında Sibel onun en sevdiği sakızlı kekleri yapardı. Bir köpek alacak olsalar adını da bulmuşlardı: pofuduk bir golden, Boncuk. Her şey ne kadar doğal, ne kadar rahat gelirdi o zaman.
Şimdiyse, Emir karşısında kamburunu çıkartmış, yabancı biri gibi oturuyordu. Sibelin içindeki gerginlik, her an patlayacak bir tuzla buz gibi davranıyordu. Artık dayanamadı.
Ee? dedi. Bardak masaya beklediğinden biraz sert bıraktı. Konuşmayacak mısın? Sadece suratındaki ifadeden bile korkuyorum!
Emir derin bir nefes alırken, gözlerini camdan kaçırmak ister gibi dışarı çevirdi. Sonunda, alçak bir sesle konuştu:
Seni artık sevmiyorum.
Ne? diye fısıldadı Sibel, sesinin başkasına aitmiş gibi çıkmasına şaşırarak. Emir, birden geçen yaz Bodrumda çektirdikleri bir fotoğrafa bakıyordu o fotoğrafta güneşten yanmış yüzlerde, saçlarda rüzgârla gülümseyen bir mutluluk parlıyordu. Neden?
Bilmiyorum. Çok düşündüm, kendi kendimle savaştım, yüzünü elleriyle sildi yorgunlukla. Ama gerçek bu. Artık sana karşı bir his bırakmadı içimde. Her gün seni görmek, sesini duymak, seninle konuşmak bana keyif vermiyor. Sana karşı içimde bir şey kalmadı.
Sibelin göğsünde bir şey koptu sanki, nefesi yarım kalırken kalbindeki ağrı bir düğüm gibi sıkıştı. Sessizce sandalyeye çöktü, ellerini sıktı.
Hayır! Olmaz, böyle olmaması gerek!
Ne zaman anladın bunu? diye sordu, kendi sesini tanıyamadan.
Birden olmadı, Emir de ilk kez gözlerinin içine baktı. Yorgun ama kararlıydı. Artık kesin biliyorum ki, bizim ortak bir geleceğimiz kalmadı.
Masanın kenarını öyle sıktı ki, elleri bembeyaz kesildi. Aklından dört yıllık bütün anlar film şeridi gibi geçti şöminenin yanında sıcak akşamlarda Emir kitap okur, Sibel ise sarı yünle bir atkı örmeye çalışır ama bir türlü bitiremezdi. Pazarları sinemaya, ellerinde kocaman patlamış mısır kovası; tartışarak hangi filmi izleyeceklerine karar veremezlerdi. Emirin elini sımsıkı tuttuğu anlar Hepsi şimdi renksiz bir duvara dönüşmüş, yüzlerinde o eski neşenin gölgeleri kalmıştı ancak.
Neden daha önce söylemedin? fısıldadı, yere bakarak. Titrek parmakları masa örtüsünü buruşturuyordu, sanki bir cevap arar gibi.
Sana acı vermek istemedim, Emir başını eğdi. Ama daha fazla da yalan söyleyemem.
Başka biri mi var? dedi Sibel, cevabı gerçekten öğrenmek isteyip istemediğini bilmeden. Başka biri olmuş olsa bile belki bu kadar acı vermezdi; en kötüsü kendisinin yetememesi olacaktı.
Hayır! Emir gözlerini kocaman açarak başını hızla kaldırdı. Hiç öyle bir şey yok. Sadece… hisler kayboldu.
Sibel başını salladı. Demek sorun bende, dedi içinden. Pencereye yürüdü. Orada yağmurdan yıkanmış sokak artık umrunda değildi, sadece Emreye zayıflığını göstermemek istiyordu. Onurundan kalan küçük bir parça.
Biliyor musun, dedi dönmeden. Doğruyu söylediğin için teşekkürler. Acı verici olsa da…
Üzgünüm. Gerçekten bunu istemezdim.
Sorun yok, zorlama bir gülümseme koydu dudaklarına. Artık gidebilirsin.
Kapı kapanınca evin içine garip, alışılmadık bir sessizlik yayıldı. Bu boşluk, Emirin kokusunun kalan izlerini de kovalamaya çalışır gibiydi. Yavaşça dolaba gitti, bavulunu çıkardı ve Emirin eşyalarını toplamaya başladı. Akşamları ütülediği gömlekler. Birlikte, kitapçıda uzun tartışmalar sonrası seçtikleri kitaplar. Fotoğraf çerçevesindeki gülümsemeleri şimdi başka birinin hayatına aitmiş gibi… Hepsi evde fazlalık olmuştu bir anda.
Bir süre sonra, elinde sıcak çayla koltuğa oturup beklenmedik bir şekilde gülmeye başladı. Başta kısık, sonra gittikçe yüksek hem kahkaha hem gözyaşı birikti. İçinde yıllardır biriken her şey dökülüyordu. Çok acı. Gerçekten, çok acıydı!
Ertesi gün Sibel izin aldı, evi terk etmek, sakinleşmek ve sessizleşmek istedi. Her şeyden, kendinden çok uzak bir yerlere Yakındaki Maçka Parkı’na gitti. Orada şehrin sesi sanki başka bir şehirdeymiş gibi uzakta kalırdı, yemyeşil ağaçlar ise yeni bir hayatı fısıldardı kulağa.
Yağmur nihayet dinmişti. Güneş gümüş damlaların üzerinden süzülüp, göletlerde minyatür aynalar yaratıyordu. Sibel kedi adımlarla yürüdü, derin derin soludu. Toprak, yaprak, çiçek kokusu yağmurdan sonra hepsi daha canlı, daha gerçekti. Biraz olsun huzur buluyordu. Şaşılacak bir şekilde, içi hafiflemeye başlamıştı. Son günlerin ağır yükü, az bir şey eriyordu sanki.
Bankta otururken gökyüzünde ansızın bir gökkuşağı belirdi. Sibel telefonunu çıkardı, tam o büyülü renkleri fotoğraflayacaktı ki bir kadın hızla yanına yaklaştı.
Sibel? Merhaba, ben Nermin Hanım, dedi, yanında durdu.
Emirin annesini hemen tanıdı Sibel. Sibel, ondan hep uzakta tutulduğunu hissetmişti, tekrar tekrar arar, bayramlarda tebrik ederdi ama genellikle kısa, soğuk cevaplar alırdı: “Teşekkür ederim”. Evine davet yok, sıcak bir söz yok. Ona hep belli bir mesafede tutmak ister gibi
Merhaba, dedi Sibel, ellerini ovuştururken. Dışarıdan sakin görünmek istiyordu ama içi titriyordu.
Biraz konuşabilir miyiz? Nermin Hanım, bankı işaret etti. Emir ayrıldığınızı söyledi, dedi ki Dün anlattı.
Sibel başını salladı, ne diyeceğini bilemedi. İçinde eski bir huzursuzluk dalgalandı: Neden konuşmaya geldiydi Nermin Hanım? Gerçeği yüzüne vurmak için mi, baştan beri haklı olduğunu söylemek için mi?
Uzun uzun düşündüm, bu konuşma olmalı mı diye, dedi Nermin Hanım, gözlerini uzaklara dikip. Ses tonu sakindi ama içinde birikmiş bir yorgunluk vardı. Bilmeni istiyorum, ben sana hiç karşı değildim. Tersini Emir hayal etti. Çünkü seni yanında tutmanın başka yolu kalmamıştı. Onun yurtdışına gitmek gibi bir niyeti vardı, ve seni arada idare etti sadece Annene kötü göstermektense aramıza mesafe koymak istedi.
Yurtdışı mı? Sibelin alnı çatıldı, garip bir şaşkınlık dalgası içinde. Parlak gerçek, önüne birden düşmüş gibi oldu.
Evet, yurtdışı. Ama birkaç yıl daha kendi şirketinin oralarda sağlamlaşmasını beklemeliydi. O yüzden bekledi, seni kullanarak dedi.
Her şey altüst oldu Sibelin içinde. Dört yıl boyunca yanında yaşayan adam, arkasından başka hayat planları yapmıştı. Şimdi; gidenler, uzun telefonlar, son dönemlerin dağınıklığı hepsi anlam kazandı ama bu her şeyi daha da acı bir hale getirdi.
Bunu niye anlatıyorsunuz bana? dedi oturduğu yerde ellerine bakarak. Göz göze gelirse ağlayacağını hissetmişti.
Çünkü hak ettiğini Gerçeği öğrenmeye hakkın var, Nermin Hanım elini nazikçe Sibelin elinin üzerine koydu. O anda, içeri belirsiz bir güç yayıldı Sibelin bedenine. Keşke daha önce anlatsaydım. Belki de Emir sana âşık olur diye umut ettim. Olmadı işte
Derin bir nefes aldı Sibel, temiz havayla göğsü şişerken. Yavaşça büyüyen bir özgürlük duygusu, dört yıldır ilk defa benliğini ısıttı. Artık bahaneler aramaya, davranışları anlamlandırmaya ihtiyacı yoktu. Her şey açıktı.
Çok teşekkür ederim, dedi, sesi titreyerek. Gerçekten. Bilmek iyi geldi. Artık kendimi kandırmama gerek kalmadı.
Peki şimdi ne yapacaksın? diye sordu Nermin Hanım, merakla bakarken.
Sibel başını kaldırdı; hafif hafif ağaçların yapraklarına sızan altın rengi ışıklara baktı. Uzakta, ağaçların ötesinde, hayat devam ediyordu. Ve birden anladı: Onun hayatı da devam ediyordu. Artık, istediği gibi yaşama zamanı.
Yaşayacağım, gülümsedi Sibel; bu kez gülümsemesi yeni açmış bir lale kadar narin, hafif ve gerçekteydi. Yalnızca yaşayacağım.
Birlikte konuşmaları devam etti, baştaki gerginlik bankta ve havada eriyip kayboldu. Sohbet şaşırtıcı şekilde kolay, rahat ilerledi. Ortaklar buldular. İkisi de aynı kitapları seviyordu. Tarçınlı kahveyi, sabahları biraz fazla katarak seven Sibel, Nermin Hanım ise kararında; ama ikisi de bu ritüele bayılıyordu. Aynı esprilere beraber güldüler ve bu tuhaf bir şekilde yakınlaştırdı onları.
Giderken, Sibelin içinde sıcak bir şey bırakmıştı bu konuşma. Nermin Hanım elini sıktı, iyi dileklerle yolcu etti. Sibel, parkta ve yaşadığı tüm gerginliğin yavaşça gevşediğini hissederek yürüdü.
Eve dönerken, daha önce dikkatini çekmeyen ayrıntıları fark etti. Güneş, yazdan kalma cömertliğiyle her yere yayılmıştı; ağaçlarda gölge ve ışık mozaiklerini oynatıyordu. Çiçekler yeni açılmış gibi taze, diri, güçlü kokular yayıyordu. Uzakta, yaprakların arasında ötüşen kuşlar. Dünya yeniden açılıyor gibiydi sanki, ilk defa gerçek şekline kavuşuyordu.
Eve varınca hemen gidip fotoğraf çerçevesini aldı. Denizde, Emirin kollarında gülümsediği, başının onun göğsüne yaslandığı o an uzun uzun baktı, hiçbir şeyi değiştiren noktayı bulamadı. Sadece, renkler bir gün solmaya başlar, gülüşler eski samimiyetini kaybedermiş.
Yavaşça fotoğrafı çekmecesine koydu. Sonra pencereye gitti, kanadı ardına kadar açtı. İçeri dolan hafif Boğaz rüzgarı tül perdeleri dans ettirdi, odaya yeni bir hareket, hayat, değişim getirdi.
Masanın üstünde eski bir defter Günlüğe ortak hafta sonları, gezilecek yerler, Emir için denemek istediği tarifler yazılmıştı. Artık sayfalar bomboş gibiydi; yeni anlamlara aç.
Sibel kalemi aldı, derin nefesle yazmaya başladı, önce tereddütle sonra cesurca:
1. Sulu boya kursuna yazıl. Hep hayalimdi.
2. İstanbulda yeni sergilere git. Boğazda gez.
3. Gerçek kapuçino yapmayı öğren. Köpüğü tam kıvamında olsun.
4. Eceyle buluş. Çok oldu görmeyeli.
5. Rahat ayakkabılar al. İstediğim her yere yürüyebileyim.
Liste uzadı, yazdıkça içindeki yük hafifledi. Emir ne sever, kırılır mı, şunu söylesem üzülür mü artık bunları kendine sormuyordu.
Akşam oldu. Basit bir salata, fırında tavuk yaptı; Emirin bayıldığı tarifti. Eski playlistlerini açtı, o ilk aylarda birlikte seçtiklerini. Sonra fark etti: Aylarca hiç açmamıştı. Emirle azalan sevgisinin fon müziği olmuştu. Eskiden kaçıyordu, şimdi tam tersine sesini biraz daha açtı. Ritme ayak uydurdu, odada kendi etrafında dönmeye başladı, önce çekingen, sonra cesur. Yalnız başına mutfağın parkelerinde dans etti, şarkıya eşlik etti.
Eskiden Emirle mutfakta karanlıkta, sadece masa lambasının altında caz dinleyerek ağır ağır dans ederlerdi. Ama şimdi, kendi dansı başkaydı; kimseye ihtiyaç duymadan, sadece kendi özgürlüğüne ait.
Camın dışında şehir uykuya dalarken; apartman ışıkları, cafe tabelaları, karşı dairenin odaları birbiriyle yarışıyordu. Sibel pencereye yaslandı, uzun uzun bu ışık oyununu izledi. Düşünmek istemiyordu. Sadece yaşamak, hayatın nasıl yine devam ettiğini görmek istiyordu…
*****
Ertesi sabah Sibel erken uyandı. Telefonu açtı, takvimde birkaç serbest gün olduğunu fark etti. Yatıp ağlamaya, tavana bakmaya niyeti yoktu! Evet, acısı büyüktü, ama hayat devam ediyordu. İstanbulda ondan başka yüzlerce ilginç insan vardı!
Öğleye doğru, en yakın arkadaşı Eceyi aramaya nihayet karar verdi. Fırsat bulamamışlar, buluşamamışlardı; bazen Ece işte çok yoğundu, bazen Emir’in binbir bahanesinden sıra gelmiyordu. Emir doğrudan yasaklamazdı, ama planları sürekli değiştirirdi: Bir dahakine, seni çok özledim, Bugün bana kal, yarın gideriz. Sibel de, alışkanlıktan onun isteklerine uyardı.
Şimdi Ecenin numarasını çevirirken içindeki heyecan tanıdık değildi ama rahatsız edici de değildi, aksine neşeli ve hafifti.
Ece selam! dedi Sibelin sesi beklenmedik kadar sıcak, neşeliydi. Bugün buluşalım mı? Konuşmamız gerek.
Elbette! Ece hiç tereddütsüz kabul etti, samimi bir sevinçle. Nerede buluşalım?
Parkın karşısındaki o kafede Hani üniversitede hayallerimizi kurarken kakaoları yudumlardık ya, orada.
Müthiş! Ece güldü. İki saate oradayım?
Anlaştık.
Hazırlanırken Sibel kendisini iki hafta öncesiyle kıyasladı. Dört yıl boyunca “Emirin ritminde” yaşamıştı: Emirin tarzı, Emirin ruh hali, Emirin istekleri Artık kendi seçimlerini, sadece kendi için yapıyordu.
Kafenin içi, yeni pişen çörek ve kahve kokusuyla doluydu. Eski çiçekli saksılar hâlâ pencerelerin önündeydi; masalarda insanlar, kimi kitap okuyor kimi arkadaşlarıyla konuşuyor. Her şey eski, tanıdık, huzurluydu.
Ece çoktan cam kenarında oturuyordu. Sibeli görünce, büyük bir gülümsemeyle el salladı.
Farklısın, dedi ona dikkatle bakarken Ece. Merak, ama sevgiyle.
Ben de öyle hissediyorum, dedi Sibel, karşısına oturup taze kahvenin kokusunu içine çekerek. Emir, beni artık sevmediğini söyledi, dedi camdan dışarı bakarak. Sonra aslında başka planları olduğuna, bana yıllarca yalan söylediğine dair de gerçekler ortaya çıktı.
Vay canına! dedi Ece, şaşkınlığı gizleyemeden. Sert olmuş!
Evet Ama inan bana, dedi Sibel, gözleri gülümseyerek. Ona teşekkür ediyorum.
Neye? Ece hayretle baktı.
Sonunda beni serbest bıraktığına. Yıllarca onun istediği gibi biri olmaya çalıştım; onun sevdiği yemekleri pişirdim, onun sevdiği filmleri izledim, onun eğlendiği şeylere güldüm. Artık sadece kendim olabiliyorum. Kakaomu içebilir, kendi seçtiğim sergiye gidebilir; seninle buluşmak için kimseye hesap vermek zorunda değilim.
Sözleri havada hafifledi. Ece yıllardır olduğu gibi yanında, her şey sıradan gibi ama yeni bir başlangıçla.
Hep söyledim; başkalarını fazla düşünüyorsun diye, dedi Ece gülümseyerek. Şimdi bunu fark ettiğine çok sevindim.
Birlikte saatlerce hiç durmadan konuştular. Biriken sözler ve hayaller eski bir patika gibi yol buldu çıktı dışarı. Ece yeni işinden, hayallerinden, gitmek istediği yerlerden, dağ yollarından, Karadenizin manastırlarından, kuzeydeki ışıkları görme isteğinden bahsetti. Gözleri pırıl pırıl, sesi heyecanla doluydu.
Sibel de hikâyesini paylaştı, önce çekingen, sonra cüretle: Yalnız kahve içmenin huzuru, yağmurda camdan bakmak, aniden sulu boya kursuna kaydolma cesareti. Kimi dostlarıyla tekrar buluşma niyeti.
Kalkarken Ece onu sımsıkı sarıldı, eski sıcaklığı ve sıkılığında:
Seni yeniden böyle görmek ne güzel, gerçek sensin bu, dedi.
Ben de, dedi Sibel mutlu bir parıltıyla. Daha önce bu kadar mutlu olacağımı hiç düşünmemiştim.
Eve yürüyerek döndü. Akşam, rüya gibi yumuşaktı. Hafif bir rüzgâr saçlarını ve yüzünü okşadı, ona yeniden güç verdi. Havada hafifçe sonbaharın kokusu, kuru yaprak, ferah soğuk, yeni başlangıçların işareti endişe verici değil, tam tersine heyecan yüklüydü artık.
Geceleri evde televizyonu açmadı. Mutfağa geçti; yıllardır kullanılmayan güzel bir vazo çıkardı, en güzel elmalarını koydu. Çok renkli masa örtüsünü, Emirin fazla iddialı diye küçümsediği örtüyü masanın tam ortasına serdi. Basit bir tören, ama şimdi ev, gerçek eviydi. Hayatı, kendi elleriyle donanıyordu.
Dışarıda İstanbulun ışıkları titremeye devam etti; binlerce küçük yıldız gibi. Hayat ona, çok şeyin, yepyeni ve heyecanlı şeylerin yolda olduğunu fısıldıyordu. Artık onları karşılamaya hazırdıBir müddet pencerenin önünde, elinde kendi demlediği kahvesiyle İstanbul’a baktı. Şehrin gecesinde kaybolan binlerce ses vardı; ama aralarından yalnızca bir tanesi, Sibel’in kalbinin yeni ritmini taşıyordu. Kendi sesini dinledi. Yalnızlık, artık onu korkutmuyordu; aksine, kendine açılmış sessiz, kocaman bir alan gibi geliyordu.
Birden içi ısındı. İleride, her sabah Boğaz kenarında yürüyebileceğini, vapurda rastgele yolcularla konuşabileceğini, bir sokak köpeğine kalan simitini paylaşabileceğini düşündü. Hayatın ihtimallerle dolu olduğunu ilk kez gerçekten hissetti.
Sabaha karşı uyandığında, pencerenin önündeki gökyüzünde ilk martılar çığlık çığlığa süzülüyordu. Yağmurdan arınmış bir İstanbul sabahı, yepyeni, pırıl pırıl ve serin bir umutla başlamıştı. Sibel pencereyi sonuna kadar açtı, martı seslerinde, taze ekmek kokusunda, sabah ışığındaki ilk yalıda yansıyan mutlulukta, içinden bir gülümsemenin yükseldiğini hissetti.
Ve o anda, bir şeyden emindihayat devam ediyor, evet, ama bu defa Sibelin istediği gibi, tam da onun kendi hikâyesiyle. Onun için yeni bir başlangıç; kendiyle barışık, korkusuz, rengârenk bir yaşam. Kaçırılan ne varsa, şimdi her anı, kendi elleriyle toplamak üzere özgürce yola çıktı.
Martılar gökyüzünde çığlık attı, Sibel gülümsedi; şimdi her şey mümkündü.




