Kayınvalidem 12 yıl boyunca bana yabancı dedi. Cenazede kocam onun sandığını açtı

On iki yıl boyunca bana yabancı dedi kayınvalidem. Sonra cenazesinde eşim onun porselen kutusunu açtı; ben de tam odasının ortasında ağlamaya başladım.

Ama bu biraz daha sonra oldu. O zamanlar, 2014te hâlâ her şeyin yoluna gireceğine inanıyordum.

Ben 42 yaşındaydım. Annemin deyimiyle geç evlilik. Emre 44. Nikâhımız Haziranda, Kadıköy Evlendirme Dairesinde oldu; çiçeği de kendim tuttum, çünkü düğüne bir arkadaşımı bile çağırmak istemedim, huzur istiyordum. Emre zaten kalabalıklardan hiç hoşlanmazdı, üç kişiden fazlası etrafında olunca huzursuz olurdu.

Kayınvalidem düğüne lacivert bir elbiseyle geldi. Adı Nermin Hanımdı. Altmış altı yaşında, emekli muhasebeci. Sandalyeye sanki sırtı hiç değmemiş gibi dik oturuyordu. Baktı bana o açık gri gözleriyle neredeyse berrak, kenarı koyu halkalı. O bakış neydi, çözemedim. Ne öfke ne kırgınlık. Sanki beni tartıyordu, bakalım ne kadar dayanacak der gibi.

Veterinersin demek? dedi Nermin Hanım, Emre pastayı almaya çıktığında.

Evet, dedim. Yirmi yıldır.

Yirmi yıldır başkalarının köpeklerini mi iyileştiriyorsun? Sıkılmadın mı?

Gülümsedim. O tonda sorular duymaya alışıktım. Sürekli kucağında korkmuş kediler, köpeklerin patisindeki kıymıklarla boğuşunca, iğneleyici laflara tepki vermemeyi öğreniyor insan. Sesim hep düz ve yumuşak; hayvanları sakinleştirdiğim tonda. İnsanlara da aynı işe yarıyor.

Sıkılmadım, dedim.

Başını salladı. Ne gülümseme, ne aferin, ne de iyi iş. Sadece başını sallayıp pencereye döndü.

Odada, ceketimi bırakmak için girdiğimde, komodinin üstünde beyaz bir porselen kutu gördüm. Avuç içi kadar, kapağında pembe bir gül deseni var. Metal kilidi zamandan kararmış. Sırf merakımdan uzandım: güzel bir eşya.

Elleme, dedi Nermin Hanım arkamdan. Ne sert ne küskün; sanki kapının eşiğine basma ya da ayakkabını sil der gibi öylesine söyledi.

Çektim elimi.

Bu hâlimiz, on iki yıl boyunca değişmedi.

Her ay, onun Üsküdardaki müstakil evine giderdik. Bahçeli, sundurmalı güzel bir yerdi. Nermin Hanım börek yapardı. Çay demler. Emreye işini sorar, bana ise asla doğru cevap verilemeyecek sorular sorardı.

Çorbaya tuz koydun mu?
Koydum.
Belli oluyor.

Emre hep aramızda otururdu fiziksel olarak da aramızdaydı. Masada, arabada, verandada. O, kimseyi kırmak istemezdi ve o yüzden hiç kimseyi sahiplenmemeyi seçerdi.

İlk yıl denedim. Hediye götürdüm bir ipek şal, el kremi, çay. Hep nötr karşıladı. Teşekkürler der, dolaba kaldırırdı. Hiçbir hediyemi üzerinde ya da kullanırken görmedim.

Bahçeye yardım etmeye çalıştım, Ben hallederim, dedi. Sofrayı toplamak istedim, Otur, sen misafirsin, dedi.

Evlilikten bir yıl sonra hâlâ misafirdim yani.

İkinci sene Emre denedi.

Anne, yeter artık. Derya uğraşıyor. Sen de görüyorsun.

Ne yapıyorum ki, ben sadece kibarca konuşuyorum.

Bana baktı, omuz silktim. Kuralına göre gerçekten haklıydı: Ne bağırıyordu, ne küçümsüyor, ne de kavga ediyordu. Sadece araya aşılmaz bir mesafe koyuyordu. Taş gibi, bir çatlağı bile yok.

Üçüncü yıl pes ettim.

Artık hediye taşımadım, yardım teklif etmedim. Gidip oturuyor, börek yiyor, sorularına cevap veriyordum. Dönüşte, her defasında bir litrelik cam kavanozda elma reçeli alıyordum. Nermin Hanım bırakıyordu, sessizce, bu sana bile demeden verandaya. Sadece kavanoz, plastik kapaklı. Ben de alıp eve götürüyordum. Açıp yiyordum. Çok güzeldi reçeli. Küçük elmalar, saplarıyla birlikte, kehribar renginde şerbetin içinde. Belli ki fazladan elması vardı, ondandır, diye düşünürdüm.

2016da ilçe çapında yapılan Yılın Veterineri yarışmasını kazandım. Saçma görünebilir sana ama, yirmi iki yıl sonra gelen bir takdir, gazete küpürü ve bir ödül. Emreye anlattım. O sarıldı ve tebrik etti. Haftasonu Nermin Hanıma da söyledim.

Yarışma yani. Para verdiler mi? dedi.
Yok, sadece takdir belgesi.
Takdir iyidir. Bizim ailede kimseyi övmek yoktur ama, takdir belgesi yararlıdır. Çerçeveye konur.

Gülmedi bile. Bizim ailede övgü yok. Aklımda kaldı. Bu bir hüküm gibiydi. Onun dünyasında sıcak sözler yoktu. Belki de sevginin zayıflık olduğunu düşünüyordur.

Emre yolda dedi ki,
Alma üstüne, annemi öyle yetiştirmişler. Hiç övülmemiş ki.

Başımı salladım. Övmüyorlarsa, övmüyorlar.

O gün, yine aynı kutu gözüme ilişti odada. Yine aynı eski metal kilitli beyaz porselen, pembe güllü kutu Yanında bir gazete yığını. Her sabah alır, verandada yığılı bırakırdı.

***

Zaman aktı geçti. Yıllar sadece bir sayı değil, bir ömürmüş meğer. Her biri aynı pazar günleri, börek, çay, suskunluk ve kapının önüne bırakılan marmelat kavanozuyla geçti.

Tabii sadece pazarlar yoktu.

2018 yılbaşısı aklımda. Emre, annesini yalnız bırakmak istemediği için yılbaşını orada geçirdik. Üç kişiydik. Nermin Hanım salata, ana yemek hazırlamıştı. Benim tabağım sıradan beyazdı, Emreye ve kendine mavi desenli finchina takımdan koymuştu.

Bakıştık bir an. Bu unutkanlık değildi, düpedüz sistemdi. Misafirsin, sen bu sofranın takımı değilsin.

Emre fark etti. Kalktı, dolaptan mavi desenli bir tabak daha çıkarıp önüme koydu. Nermin Hanım hiç tepki göstermedi. O akşam, bana tek bir laf etmedi.

Emrenin 2020deki doğum günü geldi. Annemi davet edip kendi evimizde kutladık. Pasta getirmişti. Akşam boyunca Emreye Sen ilkokulda neler yapardın hatırlıyor musun? diye eski anıları anlattı. Üç saat boyunca bir tek kelimesini bana etmedi. Ben sanki görünmezdim.

Emre, ben mutfağı toplarken kapıda durdu. Özür dilerim, dedi.

Neden? dedim.
“Annem için.”
“Onun öyle olması senin suçun değil.”
“Biliyorum ama yine de üzgünüm.”

Durdu orada, uzun elleri yanında, bıkkın bir haliyle. İki kadın arasında dengeyi tutmaya çalışmaktan yorgun.

Sonra sanırım, 2019 kışında olayların kronolojisini karıştırıyorum belki ama, bütün bu yıllar peş peşe aynı gibiydi. Ama bir tanesi farklıydı.

2019 kışında bir geyik yavrusunu kurtardım. İnanılmaz geliyor ama gerçek. Şehir kenarında tel çite takılmış, bacağını yaralamış. Kliniğe telefon gelince gittim, dondurucu soğukta dört saat. İlaç, banda, bekleyiş kurtuldu hayvancağız. Haberi gazete yazdı: Kadıköyün Vefalı Veterineri Derya Baştemir Şehiriçi Geyiğini Kurtardı. Fotoğrafı Emre buzdolabına astı.

Nermin Hanım? Hiç lafını bile etmedi. Bir hafta sonra yine ona gittik. Ne sordu, ne baktı. Sanki olmamış gibi.

2021de çocuk kampında ücretsiz kedi-köpek aşıları yaptım. Klinik tatilindeydim hem de. Kamp müdürü makamımıza teşekkür yazısı gönderdi. Gazete yine yazdı. Bunu artık Nermin Hanıma anlatmaya bile gerek duymadım.

Sonra, 2024 kışında Emre ağır hasta oldu. Zatürre. İki hafta hastanede, sonra bir ay evde. Nermin Hanım ikinci gün geldi eve. Paltoyu astı. Mutfakta garipce durdu; ne yapmalı, bilmiyor gibiydi.

Buyurun çay, dedim ben de.
Oturdu. İkimiz masadaydık ilk defa aramızda Emre olmadan.

Nasıl oldu? dedi.
Daha iyi. Doktorlar umudu var diyor.
İlgileniyor musun?
Her gün.

Başını salladı. Bana baktı. O şeffaf gözlerinde ilk defa başka bir şey parladı. Sıcaklık değil, onu beceremezdi. Kabul gibi bir şey; kuş gölgesi gibi hızlıca geçti.

İyi ki yanındasın, dedi.

Az daha bardağı düşürüyordum. On yılda ilk kez duyduğum doğrudan güzel laftı.

Sonra Emre iyileşti. Her şey yine eskisi gibi; börekler, sessizlik, kavanoz. O minicik sıcak cümle, uzun kışlar ortasında tek bir ılık gece gibi havada asılı kaldı. Tutunmak istedim, beceremedim. Nermin Hanım hemen içine kapandı. Korkmuş gibiydi, bulduğu açığı hemen tamir etti.

İşimde bazen onu düşünürdüm. Garip, değil mi? Yıllarca tek bir arpa boyu ilerlemeden, tek kelimeyle yetindim. Çalıştığım klinikte soranlara Kayınvalide nasıl? derlerdi, İyi, normal derdim. Açıklamak anlamsızdı. Dövmedi, kavga çıkarmadı, kovmadı. Daha kötüsünü yaptı: beni yok saydı. Bunu anlatmak zordur. Hadi anlat birine: Kayınvalidem bana yıllarca kibar ama içten değildi, inciniyorum diye. Kapris gibi gelir insana.

Hastam olan bir kedi var, Minik. On yedi yaşında, artritli. Yaşlı sahibi ayda bir getirirdi. Kadıncağız oturur, kucağına alır, Minik, doktor seni iyileştirecek, değil mi doktor hanım? diye sorardı. Hep Tabii, derdim. Halbuki on yedi yaşındaki kediyi iyileştiremezsin, sadece acısını azaltırsın. Sabır da mesleki refleks.

Belki de bu yüzden Nermin Hanıma sabrettim. Her şey iyileşmez; bazen yanında durmuak yetiyor. Ayda bir ziyaret, börek yemek, reçel almak. Tedavi değil, vazgeçmemek.

Bir gün Emre sordu:
Gittiğimizde canın yanıyor mu?
“Artık pek değil,” dedim.
Neredeyse doğruydu. Acı körelmişti; geride, kronik bir yorgunluk gibi. Minikin eklem sızısı misali.

2025 yazındaydı. Emre işte gecikti, ben erken gittim Üsküdara. Zili çaldım. Nermin Hanım açtı. Arkasında gördüm, telaşla masadan bir şey kaçırıp odasına götürdü gazete kupürü gibi. Sonra normale döndü.

Geç otur, dedi. Emre birazdan burada olur.

Dikkat etmedim o anda. Ne saklıyorsa sakin görünüyordu. Belki bir yemek tarifi, belki tanıdık birinin haberi.

***

2026 Martında Nermin Hanım vefat etti. Yetmiş sekiz yaşındaydı. Gece, uykuda, kalp krizi. Sabah dörtten acil aradı.

Emre yatakta oturdu, dinledi, telefonu kapattı, Annem öldü, dedi.

Sarılıp ağlamadı, zaten o tür şeyleri hiç beceremezdi.

Cenazesi iki gün sonra. Üsküdar kabristanı, gri mart gökyüzü, toprak hâlâ donuk. Komşuları, birkaç eski iş arkadaşı, yanı başımızda Zeynep Teyze 72 yaşında, mavi başörtülü, kırk yıldır komşusu.

Yanında öylece durdum. Ne yas, ne de rahatlama hissettim. Garip ve boş bir duyguydu. Yıllarca bir insanla paylaşıp hiç yaklaşamamışken şimdi yokluğunda ne hissedeceğimi bilmiyordum. Keder mi? Kime, hangi versiyonuna?

İkramlar evde oldu. Aynı börekler, ama bu sefer mutfakta Nermin Hanım yoktu.

Üç gün sonra evi toplamaya gittik. Ev aynı kokuyordu: kuru tahta, kilerden gelen elmalar, ipeksi bir temizlik.

Emre gardıroptan başladı, ben ise mutfaktan Kavanozları toplarken, rafın üstünde üç adet daha elma reçeli buldum. Son kalanlar; onları ayırdım.

Sonra yatak odasına geçtim, yardım amacıyla. Emre, elinde o kutuyla komodinin yanında duruyordu. Beyaz porselen, pembe güllü; ta kendisi.

“Bunu buldum,” dedi. “Uzun süre hep komodindeydi, ama geçtiğimiz yıl çekmeceye koymuş.”

“Hatırlıyorum,” dedim. “Dokunmama izin vermezdi hiç.”

Emre kilidi çevirdi. Açtı.

İçinden yüzük, küpe, para ya da mektup çıkmadı. Gazete kupürleri vardı. Hepsi düzgünce, köşeleri kesik, sararmış.

İlkini çekip açtı. Kadıköy Mahalle Gazetesi, 2016: Derya Baştemir yılın veterineri seçildi. Benim fotoğrafım.

İkincisi: 2019: Veteriner Derya Baştemir şehrin kenarında geyik yavrusu kurtardı.

Üçüncü: 2021: Kamp Çocukları ve Derya Baştemir Ücretsiz aşı kampanyası.

Dördüncüsü küçük bir haberdi. Veteriner Kliniği: Yirmi yıl hayvan sağlığında

Beşinci, altıncı Toplam yedi kupür. Hepsi benim hakkımda.

Emre bana baktı. Elleri titriyordu.

Derya, dedi, bunların hepsi seninle ilgili. Hepsini saklamış.

Odada öylece durdum. Parmağım nemli, sabunlayan ellerimden kupkuru; yıllardır başka hayvanlara can sunmuş parmaklarım, yıllardır Nermin Hanıma da uzanmıştı ama hep karşılıksız kalmıştı.

Meğer karşılıksız da değilmiş; kendi usulünce kabul etmiş. Gazeteden kırpıp güllü kutunun içine koymuş.

Oturup alıp elime tek tek inceledim. Eski gazete ve parfüm kokusu vardı; belki onun kokusu, belki de kutunun çekmeceyle kurduğu yıllık dostluk.

Emre yanıma oturdu.
Bilmiyordum vallahi,” dedi. “Beni şaşırttı.”

“Ben de bilmiyordum.”
“Annemi hiç böyle hayal etmemiştim.”
“Hiçbir zaman söylemedi.”

Sessizce oturup kupürleri çevirdik. Mart güneşi camdan vuruyor, odada tozlar uçuşuyordu. Ev ise ilk kez bu kadar sessiz, çünkü Nermin Hanım artık yoktu. Ama onun gizledikleri, dizimin üstünde; yedi sararmış kâğıt parçası, her birini saklamayı özel bulmuş.

İlk kupürün kenarında kurşunkalemle Derya, 1. oldu yazıyordu. İnce, düzgün harfler. Kayınvalidemin notu, aylık muhasebe defteri gibi disiplinli. Yedi kupürden biri bile kaybolmamış, buruşmamış. Hepsini nadir bir şey gibi korumuş.

Emre o satırı parmağıyla okşadı. Sonra pencereye döndü.

Babam öldüğünde yirmi yaşındaydım, dedi alçak sesle, annem hiç ağlamadı. Cenazede de, sonrası da. Umursamıyor sandım. Sonra bir gün, tıkış tıkış dolapta babamın gömleklerini buldum. Yıkalıp ütülenmiş onca yıl onları temizledi. Boş gömlekleri.

Onun yüzüne baktım.

Annem öyleydi, dedi. Duygularını kutuya kaldırırdı; gömleği, duygusu, kupürü.

Neden? Onu sevmeyen bir insana dair kupürleri neden saklarsın? Neden kutuya koyar, ama bir türlü Seninle gurur duyuyorum demezsin? Niye yıllarca susarsın?

***

O sorunun cevabını o gün akşamüstü aldım. Evi toparlarken kapı çaldı. Zeynep Teyze, üzerinde yine o turkuaz başörtü, elinde bir tencere çorba.

Aç kalmanıza Nermin razı olmazdı, dedi.

Beraberce oturduk. Emre çorba içti, ben kaşığı çevirip durdum.

Zeynep Teyze, dedim, Bir şey sorabilir miyim?
Sor kızım.
“Nermin Hanım’ın kupürleri topladığını biliyor muydunuz? Benimle ilgili olanları”

Kaşığı bıraktı. Önce bana, sonra Emreye baktı. Başını, sanki bu konuşmayı yıllardır bekliyormuş gibi, yavaşça salladı.

Bilmez olur muyum? dedi. Yanına giderdim, gazete makasıyla; ne kırpıyorsun Nermin derdim. Gelinin yine gazetedeydi, der, kutusuna koyardı.

Emre araya girdi:
Hiç Derya hakkında laf etti mi?

Etti. Defalarca, gelinim altın gibi, geyiği kurtardı, gurur duyuyorum dedi. Ama dile getiremiyor Bunu ona da söyledim, Nermin söyle, mutlu olsun dedim; yok, burası benim meselem, Zeynep, karışma derdi.

On iki yıl ama! dedim. Kendi sesimi duydum; arkadaşça, yumuşak şimdi titriyor.

On iki yıl. Kendi annesi altmış yıl bir güzel laf dedi mi? Demedi. Nerminin anası bir kez bile sevgi göstermedi. Hatta Nermin ona göre sıcakkanlı bile sayılırdı.

Emre fısıltıyla,
Korktu mu? dedi.
Evet, oğlum, dedi Zeynep Teyze. Buyurun size korku. Eğer gelinimi översem, oğlum beni gereksiz bulacak. Deryayı her şeyin yerine koyacak, bana ihtiyaç duymayacak Bunları bana aynen söylerdi. Söylemezsem Emre annesiz kalmaz, derdi.

Evde öyle bir sessizlik oldu ki, mutfaktaki musluk damlasını duydum. Nermin Hanım hep bozuktu diye söylenirdi.

Gerçek değil, dedi Emre. Bunu hiç düşünmem.
O korkusu aklından hiç gitmezdi, dedi Zeynep. Korku dışarıdan değil, içerden

Kaşığımı bırakıp dışarı çıktım. Akşam, mart ayı, soğuk ve nemli hava Gökyüzü mor-gri. Gelene kadar kapıda duran cam kavanozun yeri şimdi boş.

Meğer bu yıllar nefretle değil, korkuyla geçmiş. Oğlunu öyle çok seven kadın, etrafındakilere de sevmekten korkmuş. Yerimden olacağım korkusuyla duvar olmuş. Ve en iyi bildiği yöntemle susarak, araya set çekerek Şu porselen kutunun için sayfalar dolusu gizlice biriktirilmiş sevgi.

Bizde övgü yoktur. Şimdi anlıyorum. Yeteneği, yolu hiç olmamış. Onun annesi de bilememiş, o da o yüzden bilemedi. Ta ki şu kutu açılana kadar kimsenin hiç haberi olmayacaktı.

Emre hasta olduğunda, Yanında iyi ki varsın, demişti ya o tek cümle. Yılların duvarında bir çatlak, korkusu kendi oğlunu kaybetme korkusundan hafif gelmiş bir anlığına sadece. Sonra duvar yeniden yükselmiş.

Bir keresinde erken geldiğimde masadan bir kupürü çekip sakladığını hatırladım. Meğer benimle ilgiliymiş. Başkalarına söyleyeceği lafı, bana söyleyememiş.

Emre kapıya çıktı.
İyi misin?
Hayır. Ama iyi olacağım.

Yanıma yanaşıp durdu. Kucaklamadı, ama yıllardır durduğumuz gibi; omuz omuza.
Seni sevdi, dedi. Kendince, sessizce, kutudan ama sevdi.
Artık biliyorum, dedim.

Eve döndük. Zeynep Teyze de tam çıkıyordu. Kapıda bana baktı.

Deryacığım. Seni sevmediğini sanma. Sevdi. Ama kalpten dili giden köprüsü yıkıktı. Onaramadı.

Çıktı gitti. Mavi başörtüsü bahçede kayboldu.

Biz de toparlandık. Kutuyu aldım, üç kavanoz kalan reçeli. Hepsini.

Evde kutuyu mutfak penceresine koydum. Açtım; yedi kupürü masaya serdim. Yedi kere makas alıp, zerre bükülmeden koymuş içine. Yedi kere söyleyemediği bir şeyi, saklayarak göstermiş.

Uzun süre oturdum. Sonra son kalan reçeli açtım. Kehribar rengi, bütün minicik elmalar. İki tabağa koydum, biri boş sandalyeye. On iki yıl bana yabancı dedi Oysa en değerli yeriymişim, o kutunun içi kadar değerli.

Nermin Hanım sevmeyi açık açık hiç beceremedi. Ama susarak da olsa, bir kenara biriktirmeyi iyi bildi. Bir reçel kavanozu bırakıp hiç konuşmadan, sevgisini gösterdi belki de.

Belki sevgi böylesidir şekilsiz, sessiz, duvarda saklı. İnsanın yokluğunda çıkar ortaya, belki de o yüzden daha da acı ama gerçek.

Reçelden bir kaşık aldım. Yabancı bir bahçe, eski bir kadın, sıcak bir mutfak Aklıma şu geldi: Bir gün birine güzel bir şey söyleme fırsatım olursa, hemen söylerim. Sözümü kutuya saklamam.

Çünkü kutu açılır da, açılmayadabilir.

Ama güzel söz canlıdır. Duyulan, yaşanan bir şeydir.

Rate article
Lifequest
Kayınvalidem 12 yıl boyunca bana yabancı dedi. Cenazede kocam onun sandığını açtı