Bazen kendi hayatımın ne kadar ilginç bir hale geldiğine inanamıyorum. Düşünüyorum da, eğer Orhan bana iki yıl önce Bir gün kedin için Amerikadan ya da Japonyadan röportaj talepleri alacaksın, deseydi, muhtemelen kahkaha atardım. Halbuki şu an önümdeki tablo tam olarak böyle.
Her şey, Gültenin taze dereotu koparmaya bostana çıktığı gün başladı. O sabah gerçekten durgundum; güneş yeni yeni filizleniyordu ve mutfakta akşam için ne pişireceğimi düşünürken dışarıda hafif bir rüzgâr esiyordu. Dereotunu toplarken kompostun yanında, birbirine yaslanmış ağlayan iki ufacık kedi yavrusunu fark ettim. Bir tanesi oldukça sağlam ve tüyleri pofuduktu, diğeriyse… minik, titreyen, gözü puslu ve hasta görünüyordu.
Dikkatlice çömeldim, zayıf olan yavruyu avuçlarıma aldım. Ne haldeydi, içim sızladı. Gözleri neredeyse tamamen cerahatle kapanmıştı, sanki doğa gözler arasında yer bırakmaya üşenmiş gibiydi. Bacakları titriyordu, tüyleri karışmış, düğüm düğüm olmuştu. Yanındaki kız kardeşi ise pırıl pırıldı; kilolu, bakımlı, harika orantılı bir güzellik abidesi.
Bir şey demeden eve koştum, ilk yardım çantasını aldım. Ilık suya batırdığım pamukla minik suratı yavaşça temizlerken, Sen yaşayacaksın, mutlaka yaşayacaksın, dedim içimden.
O ilk haftalar adeta veteriner kliniklerinden evime yol oldu. Mama alerjisi, koordinasyon bozukluğu, zayıf eklemler Sanki teşhislerin sonu gelmeyecekti. Ona Fikret adını verdim ve her şeye rağmen hayata tutunmak için savaştı. O minik halde her yeni günü güçlükle geçiriyordu ama vazgeçmedi.
Bazen Fikretin yıkanmasına çalışmasını izlerken gülmemek elde değildi; eklemleri tam gelişmediği için yan yatıp duruyordu. “Ah Fikretim, sen gerçekten bir mucizesin,” derdim ona.
Kız kardeşi hemen sahiplendirildi; öyle güzeldi ki hemen yeni bir yuva buldu. Fikret ise bende kaldı. Garip de olsa, hiç pişman olmadım, dönüp de bir kez olsun keşke demedim.
Yaklaşık altı ay sonra, Fikret biraz toparlanıp büyüdüğünde, yüzüne ilk defa dikkatlice baktım. O başta anormal dediğim, yakın gözler, artık ona her şeye şaşıran bir ifade katmıştı. Sanki hayatı boyunca her yeni saniye bir sürpriz yaşıyordu.
Bazen telefonum elimde, ona bakıp, “Fikret, senin suratın ütüyü açık unutan bir insan gibi,” diye gülüyordum. Her gün onun yeni bir tuhaf fotoğrafı birikti galerimde; kanepeye sarkmış, camdan aç farklarla atlamaya çalışırken başarısız olmuş halleriyle
Bir gün yakın arkadaşım Figen uğradı. Fikreti görür görmez neredeyse kahvesini püskürtecekti.
Gülten, bu ne Allah aşkına?
O Fikret, benim minik kedim.
Bu bakışlar ne ya, hep mi böyle bakar?
Evet. Sanki dünyada ilk defa yerçekimiyle tanışıyor.
Figen hemen telefonuna sarıldı, peş peşe fotoğraf çekti.
“Bu hafta semtte ‘En Uzun Kuyruk’ yarışması var, bunu getir! Kayıt yaptırsana!” dedi.
Başta pek umursamadım, Fikretin kuyruğu gerçekten de azımsanmayacak boyutta ama rekor kıracak kadar değil diye düşünüyordum. Sonra neden olmasın dedim. Hem değişiklik olurdu.
Yarışmada jüriler uzun uzun Fikreti inceledi, aralarında fısıldaştılar. Ben de onların Fikretin farklı görüntüsüne şaşırdıklarını sandım.
Etkinlik görevlisi genç bir kadın yanıma geldi: Bu kediyi internete koymalısınız, video çekin, sosyal medyaya yükleyin, dedi.
Gerçekten birileri izler mi diye şüpheyle eve döndüm. Fikret o sırada olduğu yerde dimdik, gözleri kocaman, yine o şaşkın halde duruyordu.
Küçük adam, deneyelim mi bakalım şöhreti? diye şakayla sordum.
İlk yüklediğim video 300 izlenmede kaldı. İkinci 1.500e çıktı. Üçüncü video ise ortalığı yerle bir etti.
“Sen görüyor musun Gülten?!” diye Orhan elinde tabletle odaya daldı. “Senin Fikretin şimdiden yetmiş bin takipçisi var!”
Karşımda sürekli büyüyen bildirimler, ardı arkası kesilmeyen yorumlar: “Daha sevimlisine rastlamadım!”, “Yüzü pazartesi sabahı ruh halim”, “Ben de böyle bir kedi istiyorum”, “Sanki hala bu vücutta niye olduğunu anlamaya çalışıyor”.
Kişisel hesabım yetmeyince, ona özel bir profil açtım. Hem fotoğrafları hem de kısa komik hikayelerini paylaşmaya başladım: Güneş ışığını kovalamaya çalışırken duvara toslayışı, gözleri aralık uyuması, pencerede düşünceli filozof gibi oturması…
Her gün takipçi sayısı hızla büyüdü: On beş bin, yirmi bin, otuz bin Takipte kalmakta zorlanıyordum.
Çok geçmeden gazetecilerden mesajlar yağmaya başladı. İlkin yerel gazete, sonra bölgesel bir dergi, ardından ulusal televizyon Sonra her şey bambaşka bir boyuta taşındı.
Gülten, burada Amerikalı birisi yazıyor! dedi Orhan heyecanla. Dünyaca ünlü The Mirror, Fikretin hikayesini yayımlamak istemiş. Sonra Alman bir dergi, Avustralyadan bir haber sitesi, Japonyadan bir gazete Dünya bir anda Fikretin farklı yüz ifadesinin peşine düşmüştü.
Bak Fikretim, artık uluslararası bir yıldız oldun. Tokyoda bile senden bahsediyorlar! dedim, onu kulaktan tırmıklarken.
O ise yine şaşkın bakışlarıyla dönüp benle göz göze geldi ve hiçbir şey olmamış gibi sırtını döndü, karnını açtı.
Bir süre ardından Almanyadan bir televizyon ekibi bile geldi. Fikret kameralar önünde de aynıydı. Hafif eğik oturuşu, kocaman açılmış bakan gözleriyle divanda sıçramayı denerken yine başarısız oldu.
Fantastisch! Çok doğal! diye bağırdı kameraman gülerek. Çekim bitince yönetmen elimi sıktı.
“Bu kediyi kurtardığınız için teşekkürler. Dünya sizin gibi insanlar sayesinde daha güzel bir yer,” dedi.
Misafirleri uğurlarken boğazımdaki düğümü zor yuttum. Gerçekten tüm bunlar benim, o kompostun yanında bulduğum, neredeyse ölüme terk edilmiş yavru kediyle mi yaşanıyor?
O akşam sarı lambanın aydınlattığı odada, Fikret dizlerimde mırıldanırken dalgın dalgın pencereden gri İstanbul yağmurunu izledim.
“Biliyor musun Fikretim,” dedim, “Seni bulduğumda çoğu insan yaşamaz bu, boşuna para zaman harcama dedi. Ama şimdi sana dünyanın dört bir yanından insanlar bakıp gülümsüyor. Fikret sayesinde zorlu günlerde moral buluyorum, suratına bakınca ister istemez gülüyorum yazıyorlar.”
Fikret kendine has bir şekilde mırıldandı ve yine o meşhur şaşkın bakışıyla gözlerini bana dikti.
Sen, bana ve binlerce insana gösterdin ki, her canlı şansı hak eder. Başkalarının kusur dediği şey, sana has bir güzellik oldu. Sevgiyle gerçekten de mucizeler yaratılıyor.
O sırada telefonum yine titreşti bu kez Litvanyadan bir gazeteciden mesaj vardı.
İçim sevgiyle ısındı. Hiçbir zaman, İstanbuldaki eski evimin bahçesinde bulduğum hasta bir kedinin, bir gün dünya çapında bir yıldız olacağını, gazetecilerle röportaj yapacağımı, hikayemizin binlerce insana ulaşacağını tahmin etmezdim. Ama asıl önemli olan, Fikretin artık yaşadığı ve farklılıkları el verdiği kadar mutlu olmasıydı. O, diğer kediler gibi ağaçlara atlayamıyor belki ama tuhaf yüz ifadesiyle binlerce insana neşe ve umut oldu. Ve bu, sahip olduğum en değerli şeylerden biri.
“Teşekkür ederim, Fikretim,” diye fısıldadım, “Varlığın, mücadelen, bana ve herkese gösterdiğin umut için Hiçbir durum umutsuz değildir. Sadece sevgi eksikliğidir asıl sorun.”
O, başını usulca salladı ve rahat bir nefesle uykuya daldı. Yüzündeki o şaşkın ve masum ifade, sanki rüyasında bile kaderinin mucizevi yönüne inanamıyormuş gibi kaldı.
Başka şehirlerde, insanlar Fikretin fotoğraflarına bakıp hayatın basit bir sırrını anladı: Güzellik göreceli ama iyilik evrensel. Ve gerçekten de, bir çöp kenarındaki hasta kediciği, binlerce kişiye neşe saçan bir yıldıza dönüştüren şey, yalnızca iyilikti.




