Facianın yıldönümünde karda kurtları gördü. Onun yaptığı ise tam anlamıyla bir mucizeydi…

5 Şubat. O korkunç kazadan tam üç yıl geçti bugün. Kar fırtınası TEM otoyolunu İstanbuldan Bolu Dağına kadar bembeyaz bir tünele çevirmişti. Beyaz Toyota RAV4ümde direksiyonu daha sıkı kavradım, silecekler deli gibi sağa sola gidiyor, cama yapışan sulu karı temizlemeye çalışıyordu. Üç yıldır her yıl aynı gün, aynı şekilde bu yola çıkıyorum. Bursadan yola çıkarak tam iki saat sürüyor; amacım oğlum Mete’nin anısına o lanetli kavşağa ayçiçekleri bırakmak. Eski eşim Okanın çivilediği küçük tahta haç hâlâ aynı yerde, aynı kasvetle. Ayakta zor durduğum, gözlerimi kaybedene dek rüzgara karşı ağladığım o kısa anlardan sonra hep eve dönüp kendimi biraz daha fazla yargılıyorum. Meteyi koruyamamanın suçluluğu benden bir türlü eksilmiyor.

Navigasyon cihazı bana döneceğim sapak yaklaştığını gösterirken ellerim titriyordu. O viraj Burası her şeyin bittiği, yedi yaşındaki oğlumun son nefesini aldığı yerdi. O kara buz, yol bakım ekiplerinin gözünden kaçmış, bizi kontrolsüzce yolun kenarındaki yaşlı bir çınara çarpmaya sürüklemişti. Darbenin şiddeti tamamen Mete’nin oturduğu yolcu tarafından gelmişti. Onu koruyamadım.

Ama bu yıl, başıma alışılmadık bir mucize gelecekken bundan hâlâ habersizdim.

O kazada birkaç çizik ve morlukla kurtulmuştum. Meteyi üç saat boyunca Eskişehir Devlet Hastanesinin yoğun bakımında ellerini tutarak kaybettim. Allaha yalvardım defalarca, Benim hayatımı alın, zamanı geri çevirin, yeter ki oğlumu bana bırakın, diye. Sonrası asla dinmeyen bir azap: Psikolog seansları, Okanın Suçun yok, Melike diye tekrarlamaları, onun sonunda dayanamayıp gitmesi Benim kendimi suçlamam asla bitmiyordu. Ben sürücüydüm. Ben görememiştim o buzu.

Kar iyice yoğunlaştı. Saat 16:14, kazanın olduğu dakika, aracı kenara çekip ayçiçeklerini aldım. Mete çocukken bahçemizde kopardığı ayçiçeklerini küçük, dişsiz gülüşüyle bana getirirdi, kalbimi eriten o anı her yıl tekrar tekrar yaşarım.

Çınar ağacının dibindeki haça ilerliyordum, ayaklarımın altında taze kar çıtırtıldayarak ezilirken nefesim buhar olarak havaya karışıyordu. O anda onları gördüm. Ağaçtan yirmi metre geride, tam ambulansın durduğu yerde bir şey kıpırdanıyordu.

Bir dişi kurt, kocaman, gümüşümsü gri tüyleriyle yan yatmış, gövdesine iki minik yavru Kürt sokulmuştu. Anne kurtun nefesi ağır ve dengesizdi. Şokun getirdiği korkunç netlik, beynimde bütün ayrıntıları kristal berraklığıyla canlandırdı.

Büyük, derin ayak izleri ormandan yola kadar uzanıyor, asfaltın üzerinde bir anda son buluyordu. Kan lekeleri, taze karla yavaşça örtülüyordu. Bir sürüklendi izide yolu kenara götürüyordu. Orada, bariyerin dibinde karanlık, hareketsiz bir şey yatıyordu.

Her şey anında anlaşıldı. Erkek kurt baba bir araba tarafından tam burada, aynı virajda ezilmişti. Dişi ise ölüsünü asla yalnız bırakmamış, güçlükle yolun kenarına çekmişti. Şimdi canı hızla sönüyorken yavrularını son nefesine dek ısıtmaya çalışıyordu. Bu bir ayna gibiydi: Benim oğlumu kaybettiğim yerde, başka bir anne, çocuklarını kaybetmek üzereydi. 5 Şubatta, aynı noktada…

Dizlerimin üstüne kara çöktüm. Ayçiçeklerim elimin arasından kayıp düştü. İki yavru kurt – muhtemelen sekiz haftalıktı – annelerinin memesinden süt almaya çalışıyor ama annenin reaksiyonu neredeyse bitmişti. Yavru cılız cılız inlerken, rüzgar, o sesi işitilmez kılıyordu.

Anne kurt tüm gücüyle başını kaldırdı. Sarı gözleriyle beni yakaladı. Ne korku, ne öfke, ne uyarı vardı o gözlerde. Sadece teslimiyet. Ölüyordu ve farkındaydı.

Ama yavrular hâlâ şanslıydı.

Bir anlık kararsızlık. Geri dönüp arabamda oturabilirdim, ormancıları veya belediye ekiplerini arayabilirdim. Fırtınada buraya gelmeleri saatler sürecek, o soğukta yavrular donacaktı. Kaçıp hiç bir şey olmamış gibi de yapabilirdim. Sanki bu benim problemim değilmiş gibi davranıp yoluma devam edebilirdim.

Ama aniden, karın üstündeki izler bir başka hikâye anlattı. Anne kurt yalnızca yavrularını soğuktan korumamıştı. Onları yola, insanlara daha yakın bir yere kadar getirip bırakmıştı. Yardım istemişti. Benim de üç yıl önce yardım beklediğim gibi.

Hiç düşünmeden harekete geçtim. Arabamın bagajından ilk yardım setindeki termal battaniyeyi, pratikte her zaman yanımda duran eski yün örtüyü aldım, aracı çalıştırıp kaloriferi kökledim. Yanlarına gittiğimde, anne kurt tek bir ses çıkarmadı, hatta hareket dahi etmedi. Yavruyu ilk defa kucağıma aldığımda dişi kurt gözlerini kapadı; sanki Al götür diye işaret ediyordu.

Her iki yavruyu da battaniyeye sarıp arka koltuğun sıcak hava çıkışlarına yakın bir yere yerleştirdim. Sıra anneye gelmişti. En az kırk beş kilo civarıydı, ben altmışım. Onu kucağıma almaya çalıştığımda bacakları güçsüz, bedeni hareketsizdi. İnce bir iniltiyle başını öne düştü.

Haydi, nolursun ölme, diye bağırarak, onu kartopları üzerinde sürükledim. On beş dakika sürdü; sonunda zor da olsa arka koltuğa, yavrularının yanına alabildim.

Dikiz aynasından baktığımda anne kurt başını son kez yavrularına dönebiliyor, diliyle zayıfça onların tüylerine dokunuyordu. Sonra gözleri kapanıyordu.

Aracı çalıştırdım ve Boludaki 24 saat açık bir veteriner kliğine doğru gazladım. Kar, buz, fırtınaiki kez kaydım ama çılgın bir kararlılıkla güzergâhımı takip ettim. Oğlumun ölüm anı aklıma tekrar tekrar geliyordu.

Kendimi affetmenin asla mümkün olmayacağını sanıyordum. Ama bu vahşi kurtları, can çekişen yavruları kurtarmak için uğraşırken içimde bir şeyler değişiyordu. Onlar da ölürse, bende de bir şey ölecek, hem de sonsuza kadar…

Veteriner Dr. Tahir Bey geceyi bitirip tam kliniğini kapatacakken, araba park yerinde durdu. Kapıyı açtığında çığlık atıyordum: Lütfen yardım edin!

Arka kapak açılınca adamcağız dondu. Dişi kurt, iki yavru… Orman Bakanlığına bildirmem gerektiğini biliyorsunuz, değil mi? Vahşi hayvan bunlar. Ama elindeli sedyeyi uzatmıştı bile. Biliyorum! Ama önce onları kurtarın! dedim panikle.

Dört saatlik bir mücadele başladı. Anne kurtun vücut ısısı 32 dereceye kadar düşmüştü. Aç, susuz, kasları adeta kemiklerinin üstüne yapışmış haldeydi. Yavruların durumu pek farklı değildi: Hipoglisemi ve donma. Küçüğün ciğerlerinde hırıltı, başlangıç evresinde zatürre…

O an saniyeler saat gibi geçiyordu. Melamin bir sandalye üzerinde, ellerim titrek, gözümü bir an için bile anne kurttan ayırmadan bekledim. Onun vücudu titrediğinde, çırpınıp titreme nöbeti geçirdiğinde, Bir şey yapın! diye yalvardım.

Yapıyorum! diye bağırdı doktor. Hayatımda hiç kimseyi, tanımadığım vahşi hayvanlar için ölümüne mücadele eden bir başka insanı böyle izlediğimi hatırlamıyorum.

Saat gece yarısına yaklaşırken monitörün sesi sabit bir aralığa ulaştı. Yavrular titremeyi bıraktı. Anne kurt gözünü araladı, bana, yavrularına baktı, sonra uykuya daldıama bu kez bir komaya değil uykuya.

Yere yığıldım. Tahir Beyin uzattığı karton bardakta suyu aldım adamın elinden.

Yarın Ormangözlem Rehabilitasyon Merkezini ararım, Melike Hanım. Onları oraya alacaklar, dedi yumuşak bir sesle. Onların burada kalması imkânsız, onlar hâlâ yabani.

Gözlerimi kurdun üzerinde gezdirdim. Benim tek isteğim hayatta kalmalarıydı.

Peki siz neden bunu yaptınız? diye sordu doktor, daha yumuşak bir tonla. Çoğu sürücü gaza basar, giderdi. Neden?

Bir an duraksadım, sonra boğuk bir sesle Üç yıl önce oğlumu tam bu virajda kaybettim. Ben kullanıyordum arabayı, dedim. Sustu, diyecek söz bulamadı.

Onu kurtaramadım. Ama onları kurtarabildim.

Ertesi sabah, Rehabilitasyon Merkezinden Duygu Hanım geldi. Protokol açıktı: Bulunan vahşi hayvanlar merkeze götürülür, minimum insan teması sağlanır, ardından doğaya geri bırakılır. Karşı çıktım: Şimdi taşımak öldürür onları. Anne hâlâ çok zayıf, küçükte zatürre başlangıcı var. Tahir Bey beni destekledi; riskli koşullarda taşıma imkânsızdı.

Duygu Hanım gönülsüz de olsa kabul etti: 72 saat, fazlası yok. Sonra bizimle gidiyorlar. Lütfen, kesinlikle yakınlık kurmayın. Onlar tekrar ormana dönmeli.

Üç gün boyunca otelden uzaklaşmadım, neredeyse tüm zamanımı klinikte geçirdim. Aslında orada olmam gerekmiyor, yalnızca kurtlara değil, en çok kendime yardım ettiğimin farkındaydım.

Küçükleri beslemeyi öğrendimkeçi sütü, vitamin, glikoz. Her dört saatte bir minik biberonla. Yavrular bir başka hayata sımsıkı sarılınca içimde bir parça canlanıyordu. Onlara aklımda isimler koydum: Büyük, koyu tüyleriyle Köz; zayıf, açık renkli ve göğsü hırıltılı olanına Yankı. Anneye ise Duru dedim.

İkinci gün Duru ilk kez ayağa kalktı. Üçüncü gün hırsla çiğ et yemeye başladı.

İkinci gün duyduğum bir şey tüm duyguları altüst etti. Yankıyı beslerken, biberonu bitirip sıcaklığın verdiği güvenle uyuduğu anı gördüm ve Meteyi üç aylıkken göğsümde uyurken hatırladım. Aynı ağırlık, aynı güven. Sadece ağladımuzun, sessizce.

Üçüncü gün yeniden geldiler. Durunun vücudu kutuya sığmaz olmuştu neredeyse, direndi, yavruları bağırdı. Yaklaştım, parmaklarımı kafese uzattığımda burnuyla dokundu. Her şey iyi olacak, diye fısıldadım. Büyüt onları. Başaracaksın.

Duygu Hanım, Müthiş bir şey yaptınız, ama artık onlara insanlar değil, orman lazım, dedi. Kafamı eğdım, tek kelime edemedim. Onlar gidene kadar kliniğin kapısında bekledim.

Tahir Bey dışarı çıktı; Bir kahve ister misiniz? Veya daha sert bir şey? Aslında delicesine içmek istiyorum, ama eve gideceğim, dedim dürüstçe.

Evime, eski bir apartmanın alt katındaki küçük daireye döndüm. Metenin odası hiç değişmemişti; bir oyuncağını bile hareket ettirmeye yeltenememiştim. Mağazadaki asistanlar sayesinde işler yürüse de, evrakteki her kağıda imza atmak, aslında başka türden bir rol oynadığımı biliyordum. Psikologum Nilüfer Hanım sorunca, Yıldönümü nasıl geçti? İyi diye yalan söylemek kolaydı.

Ama hiçbir şey yolunda değildi. İçimde yeni bir boşluk oluşmuştuDuru, Köz, Yankının yokluğunun getirdiği taze bir boşluk.

Onları kurtardım, ama kaybetmiş gibi hissediyorum, yine, dedim Nilüfer Hanıma bir ay sonra. Bu, deli olmak mı?

Hayır, dedi. Onlarda kendinizi kurtardınız siz. Onları kaybetmek de acıyı tazeliyor.

Beş hafta geçti. Bir akşam market salatasıyla baş başayken, yabancı bir numaradan telefon geldi.

Melike Hanım? Ben Duygu, Rehabilitasyon Merkezinden.

Yutkunamıyordum. Bir şey mi oldu? Yankı? Zatürre mi döndü?

Yok hayır. İyiler. Durunun sağlık durumu harika, yavrular büyüyor. Fakat… sorun var.

Ne gibi?

Duru sosyalize olmuyor. Başka kurtların yanına koymayı denedik, herkesi dışlıyor, sadece yavrularına odaklanıyor, başka kimseyi yaklaştırmıyor. Bu şekilde ormanda yaşaması imkansız. Tek başına ve yavrularıyla hayatta kalamaz. Onların ise sonsuza kadar yuvada kalması gerekecek.

Telefonu daha sıkı tuttum. Bu durumda ne olacak onlar?

Bir seçeneğimiz var… Daha önce uygulanmamış bir yöntem. Yumuşak salım: Ormanda birkaç ay onlara insan desteğiyle yabani yaşamı öğretmek. Onlar için tek güvenli kişi sizsiniz. Sizinle başlarlarsa hayatta kalmayı öğrenebiliriz. Kabul eder misiniz? Birkaç ay ormanda, birlikte.

İşim, evim, hayatım var dedimama o sırada, hayatın gerçekten ne olduğunu düşündüm. Boş vazo mağazası, akşamları televizyon?

Ne zaman başlıyoruz? dedim.

Mart başı geldiğinde Bolu orman hududuna üç saatlik mesafedeki eski bir orman bekçi kulübesindeydik. Duygu Hanım protokolü anlattı: Melike Hanım, minimum temas. Hiç sevgi, okşama yok. Sadece komut dili. Onlara avlanmayı, yabani olmayı insan olmadan öğrenmeliler.

Başta çok zordu. Her sabah beşte kalkıp çizmelerle karı aşıp, ormancının getirdiği geyiklerin parçalarını ormanın derinliklerine taşıdım, çoğunu kulübeden epey uzağa sakladım. Durunun avcı içgüdülerinin yeniden canlanmasını izlemek, yavrularının peşinde düşüp kalkmasını görmek hem iyi hem çok acıydı.

Nisan, bir akşamüstü Duru ve iki yavru bir tavşanı birlikte avladı. Köz beceremedi, ama o zayıf Yankısabırla, dikkatlehayatındaki ilk gerçek avı başardı. Durunun zafer çığlığı, içimde bir şeyi şifalandırdı.

Aylar içinde aramızdaki mesafe arttı. Artık Duru kulübeye uğramıyor, yavrularla daha derinlere çekiliyordu. Yiyecek bırakınca bazen almadan geçiyorlardı. Kendi avlarını bulabiliyorlardı.

Bir akşam, kasım ayında ilk kar Bolu Dağına yağarken, Duru ormanın kenarından bana baktı. Göz göze geldik. Sonra arkasını dönüp kayboldu. O an, başarıyla onları yabani bıraktığımın getirdiği acı ve gurur birbirine karıştı. Onlar hiç benim olmadı; ben sadece kafesle orman arasında bir köprüydüm.

Ocakta Duygu Hanım son bir gözlem için geldi. Hazırlar, dedi soba başında. Hepsi artık yabani. Sadece sizi hala çekinmiyorlar, ama siz de gidiyorsunuz zaten. Salım zamanı.

Nerede salınacaklarını bana sordu. Hiç tereddüt etmeden o lanetli virajı, Meteyi kaybettiğim yeri seçtim.

5 Şubat geldi.

Arkada üç kafeste Duru, Köz, Yankı. O noktadayıllar önce oğlumu bıraktığım yerdekafesin kapağını açtım. Duru önde, arkasında iki oğluyla ormanın derinliğine adım attı. Bir defa dönüp baktı, o sarı gözlerden şükran mı, hatırlayış mı, bilmiyorum, bir şeyler vardı. Köz ve Yankı peşinden. Bir süre öylece izledim. Sonra hepsi kayboldu. Duru bir uluma bıraktı arkasında, diğerleri katıldı, üç ses Bolunun puslu gökyüzüne yayıldı.

Haçın yanına her yıl olduğu gibi Meteye ayçiçeği bıraktım. Bu sefer yanında üç küçük tahta kurt figürü vardıaylarca kulübede oymuştum; bunu da koydum. Arabama yürürken, bir daha arkamdan o ulumayı duydum. Duruydu, Közdü, Yankıydı… İyiyiz, hoşça kal der gibi.

Aracımı çalıştırdım. İlk defa üç yıl sonra, o virajdan geçerken sadece acı hissetmiyordum; başka, yepyeni bir duygu: Huzur.

İstanbula hemen dönmedim. Yol üstünde bir benzinlikte üç saat oturdum. Duyguyu aramak istedim ama o sessizlik, kurtların ve Metenin hayaliyle baş başa kalmak daha iyiydi.

Birkaç gün sonra eve döndüm. Metenin odasının kapısına ilk kez dokundum. İçeri girdim. Kokusu, kurşun kalem, eski defter… çocukluğun kokusu her yeri sarmıştı. Küçük yatağına oturup, oyuncaklar arasında sessizce ağladım. Bu ağlayış önceki yıllardaki gibi umutsuz değildi. Sanki bir şeyleri bırakıyordum.

Oğlum, seni hep seveceğim. Sana hep hasret kalacağım. Ama artık birlikte ölemem. Yaşamalıyım, diye fısıldadım.

Ertesi sabah mağazanın yöneticisini arayıp bir hafta izin aldım. Sonra Leventteki barınağa gittim. Yüzlerce köpeği geçip köşede yaşlı, kara suratlı bir labrador kırması buldum.

Bu Kaya, dedi gönüllü. Sahibi vefat etti, kimse istemedi. Yaşlı, sakin.

Ben alacağım, dedim.

Kaya ile bir rutin oluşturduk. Sabah onun için kalkıyor, parka çıkarıyor, karnını doyuruyordum. Yaşlı bir köpeğin durağan ihtiyacı, umutsuzca ölmekte olan kurtların çağrısından çok farklıydı. Sabahları koşmaya başladım.

Nisanda mağazayı bıraktım. Biriktirdiğim parayla üniversitenin yaban hayatı rehabilitasyon kursuna yazıldım. Biyoloji, etoloji, veterinerlik… Mutfak masasında çalışırken Kaya ayaklarımda uyuyordu. Pes ettiğim anlarda, Durunun yavruları için ölümle savaşı aklıma geliyordu. O başardıysa, ben de başarabilirdim.

Haziranda Duygu tekrar aradı. Hem iyi hem kötü günler var, dedim dürüstçe. Ama yeni bir şeyler inşa etmeye çalışıyorum.

Kurtları bilmek ister misiniz? dedi.

Neler oldu?

Kimse onları görmedi. Hiç kimseye zarar vermediler, ne köylere, ne yollara. Avlarının izleri görünüyor, başarıyla yaşıyorlar, hayatta kalıyorlar.

Onlar yaşıyor, dedim içimden.

Sonbahar geldi. İlk kursumu bitirdim ve bir hayvan rehabilitasyon merkezinde gönüllü oldum. Acıyla çalışan, hayat kurtaran insanlarla tanıştım. Bir dost edindim, Meral. Kasımda biriyle kahve içmeye gittim. Dönüşte suçluluk hissettim, ama Metenin fotoğrafına bakınca onun da beni mutlu görmeyi isteyeceğini düşündüm.

Ve tekrar 5 Şubat oldu, Metesiz beşinci yıl. Tekrar o viraja gittim, ayçiçeklerini ve dört kurt figüründen oluşan yeni bir oyma götürdümdördüncüsü Mete için.

Haçın yanında oğluma seslendim, Durudan, Kayadan ve yavaş yavaş iyileşmekten bahsettim.

İyi değilim, oğlum. Ama daha iyiyim. Deniyorum, dedim rüzgara.

Tam dönecekken, yolun karşı ucunda üç gölge gördüm. Büyüğü ortada, yanda iki genç kurt. Duru, Köz, Yankı. Görme ihtimalim imkânsıza yakındı ama oradaydılar. Burası onlar için de hatıra yüklüydü. Bakıştık, Seni görüyoruz, unutmuyoruz der gibiydiler.

Eldivenli elimi kaldırdım, Teşekkür ederim, diye fısıldadım.

Bir süre daha kaldılar, sonra Duru döndü; hepsi ormana kayboldu.

Arabama binip direksiyona kapandım. Ağlarken tebessüm ediyordum. İstanbula, Kayaya, yeni kurduğum ve artık bana ait olan hayata dönerken, aslında hayatta kalmanın ne kadar zor ve değerli bir şey olduğunu anladım.

Devam etmek bir ihanet değildi. Yeniden nefes almak, yıkıntıdan yeni bir hayat kurmak unutmak sayılmazdı, aksine sevginin gücünü gösterirdi.

Bir benzinlikte durup kahve aldım, insanlara baktım. İlk kez, bir gün yeniden normal olabileceğimi hissettim. Eski Melike olamayacağımı, ama yara izleriyle, kırık ama yaşayan yeni Melike olarak yasımı da, umudumu da taşıyarak devam edebileceğimi anladım.

Duru karların arasında özgürce koşabiliyorsa, ben de hayatta kalabilirim.

Kahvemi bitirdim ve eve sürdüm. Bugünlük bu kadarı yeterli. Hayattayım. Deniyorum.

Rate article
Lifequest
Facianın yıldönümünde karda kurtları gördü. Onun yaptığı ise tam anlamıyla bir mucizeydi…