Ben sana başımdan geçenleri bir anlatayım, içimi dökmüş olayım, belki biraz hafiflerim…
Yaşım otuz dört. İki sene önce Gülşahla evlendim. O benden yedi yaş büyük, yani kırk bir yaşında. Daha önce boşanmış, sekiz yaşında Elif adında bir kızı var. Nikahımızdan hemen önce babam mutfağa çağırdı, hiç lafı dolandırmadan dedi ki:
Oğlum, Emre, iyice düşün. Çocuklu kadınla evlilik başka bir hikâye. Sen onların geçmişine dahil oluyorsun, ortasından. Hem seni hemen benimseyecekler diye de bir şey yok yani.
Ben klasik oğul başkaldırısı yaptım tabii:
Baba bırak Allah aşkına, biz gerçekten seviyoruz birbirimizi. Elif de akıllı kız, iyi anlaşıyoruz, güzel güzel yuva kuracağız.
Babam başını salladı sadece:
Tamam, sen bilirsin. Sonra bana kızma bak, demedi deme.
O zamanlar babama kulak asmadım, her şey çok gerçek, sımsıcak geliyordu. Hayatın içinden bir aile kurarız sanıyordum, Elifin de beni zamanla kabulleneceğine, her şeyin yoluna gireceğine inandım.
Yanılmışım.
Düğünümüz Haziranın başında oldu. Ben Gülşahın Ankaranın kenar mahallelerinden birindeki iki odalı evine taşındım. Ev sade ama sıcacık. Elif de bizimle yaşıyordu. Onun babası Selçuk, düzenli nafaka ödüyordu, ayda bir de gelip hafta sonları kızını alıyordu.
Başta gerçekten iletişim kurmak için elimden geleni yaptım. Elife oyunlar oynatmaya çalıştım, ödevinde yardım ettim, sinemaya gitmeyi falan teklif ettim. Yeri geldi kabul etti, yeri geldi kestirip attı. Hep bir mesafe, temkinli bir bakış… Sanki sürekli aramızda bir cam var gibi.
Gülşah diyordu ki:
Biraz zaman ver Emre, alışacak merak etme.
Ben de sabırla bekledim ama haftalar geçti, Elif bana ısınacağına, sanki daha da soğudu.
Bir akşam yemek yaptım, suratını astı Ben bunu yemem dedi. Televizyonu açtım, Kapat şunu, çok ses oluyor dedi. Gülşaha sarıldım, hemen aradan girip, Anne, hadi odama gel, diye çıkıştı.
Gülşah da hep Elifin tarafını tutuyordu:
Kızma Emre, o daha çocuk.
Bir noktadan sonra hissettim ki, bu evde ben fazlaydım, hem de öyle baş köşe falan değil… Sanki gönülsüzce kabul edilmiş, hep üvey bir his üstümde…
Üç ay dolmadan para mevzusu patladı. Gülşah bir özel hastanede resepsiyonda çalışıyor, on beş bin TL civarı maaş alıyordu. Ben ise fabrikada mühendis, elli bin TL civarı gelirim var. Bir de Elifin babasından gelen nafaka…
Ama giderler hep artıyor, Elifin okul kıyafeti, ardından bale kursu, sonra İngilizce hocası, üstüne yeni cep telefonu…
Gülşah bana tatlı tatlı, laf arasında demeye başladı:
Emre, biliyorsun çocuk için her şey lazım. Yardım edersin, değil mi?
Ben de ettim zaten, her ay neredeyse maaşımın yarısı Elife gitti. Kalan parayla evin masrafı, yiyecek, fatura, küçük onarımlar derken bir kuruşum kalmıyordu.
Bir gün usulca dedim ki:
Gülşah, belki masrafları biraz paylaşabiliriz, sen de biraz fazlasını üstlen…
Yüzü iyice asıldı:
Yahu benim maaşım küçücük zaten! Ben sekiz yıl tek başıma büyüttüm bu kızı. Evlendiğimizde bunları biliyordun.
Biliyordum ama her şeyi de ben sırtlayacağım sanmamıştım.
Ya kim yapacak, Elifin babası mı? O sadece nafaka ödüyor başka bir şey yok. Şimdi sen üvey babasısın, yardım etmek zorundasın.
O zorundasın lafı beni öyle bir vurdu ki… Anladım ki ben burada sevildiğim için değilim; ben burada finansal güvenliğim için vardım. Resmen para makinesi gibi hissettim.
Yarım yıldan sonra Selçuk, yani Elifin babası ortaya çıkıp geldi. Elli yaşlarına yakın, işi gücü yerinde, son model arabasıyla çıkageldi. Kızına bisiklet, oyuncaklar almış. Elif heyecandan havalara uçtu, boynuna sarıldı, mutlu bir gün yaşadılar. Gülşahın gözleri Selçuka bakarken, eski güzel günleri hatırlar gibiydi. Bense yanlarında bir yabancı gibi… Evde neredeyse hademe gibiydim.
Adam bana yanaştı, omzuma pat pat vurdu:
Aferin sana Emre, sorumluluk alıyorsun, iyi gidiyorsun.
Ben de başımla onayladım, ne diyeyim ki?
Dikkat et, onlara göz kulak ol, ben hep çalışıyorum, biliyorsun.
Adam gitti. O gece Gülşah mutlu, ben içimden derin derin sorguluyorum: Burada ne işe yarıyorum ben?
Dayanamadım sordum:
Gülşah, Selçuk neden nafakayı geciktirdi? İki aydır para yok?
Umursamadı bile:
İşleri kötüye gitmiş. Halledecek, merak etme.
Ama yeni bisiklet, oyuncaklar?
O anda suratı buz kesti:
Emre, bak başlama. O Elifin babası, istediği gibi hediye alır!
Ama nafaka ödemesi gerekmez mi?
Sesimiz yükseldi, tartıştık. Elif ağladı, olan bana patladı. Güya ben çocuğu travmatize etmişim…
Sonuç noktamız Gülşahın annesinin doğum gününde oldu. Kaynanam sarhoş kafayı bulmuş, bana akıl vermeye başladı:
Oğlum, Gülşaha sahip çıkacaksın, Elife babalık edeceksin. Elini taşın altına koydun mu, sonuna kadar götüreceksin!
Oracıkta patladım:
Ben kimseye bir şey borçlu değilim! Elifin zaten babası var, sorumluluğu ona!
Bütün sofra sustu. Gülşah bembeyaz oldu, Elif gene ağladı, kayınvalide:
Seni ailemize boşuna aldık demek ki…
Gülşah Elifin elini tuttu:
Biz anneme gidiyoruz. Düşünmemiz gerek.
Bir hafta sonra boşanma kağıtları geldi. Araba için maddi bölüm, bir de bana Elif için çocuk nafakası talebi… Üvey baba olarak mahkemede nafaka ödeyebileceğim söylendi.
Avukat net konuştu:
Emre Bey, çocuğu birlikte büyüttüğünü gösterirlerse mahkeme nafaka da çıkartabilir.
O an babamı aradım:
Baba, haklıymışsın.
Oğlum, ben sana dedim demeyeceğim. Sadece bundan ders al, toparlan ve yoluna bak.
Şimdi mahkeme işleriyle uğraşıyorum. Arabayı satacağım, hakkını Gülşaha vereceğim. Belki nafaka da bağlanacak.
Pişman mıyım? Evet. Ama en çok babamı dinlemediğim için, kendi hikayemi başkalarının hikayesine feda ettiğim için.
Boşanmış kadın problem midir? Hayır. Ama bir kadın seni sadece cüzdan olarak görüyorsa, çocuğu seni baştan rakip olarak konumlandırıyorsa, daha ilk işaretleri alınca kaç git. Zaman çözmez hiçbir şeyi.
Ben bekledim, yuvamı, iki senemi, malımı verdim. Ne geri dönüyor, ne yanındakiler kalıyor…
Şimdi soruyorum; sence bir adam, çocuğu olan bir kadınla evlenince, o çocuğa babası kadar maddi olarak bakmaya mecbur mu? Yoksa böyle şeyler gerçekten gönül işi mi? Sen olsan ne yapardın?



