Kayıp Bagaj
Valizin ağırlığı, olması gerektiği gibi değildi.
Bunu Elif daha bagaj bandında fark etti. Alıştığı on iki kilonun yerini başka bir şey almıştı daha ağır, daha yoğun, ağırlık merkezi garip. Fakat gri gövde tam da eskisi gibiydi: plastik, dört tekerlekli, sol köşesinde bir çizik. Kolu kavrayıp çıkışa yöneldi.
Antalya Havalimanı, taze demlenmiş kahveyle ıslak fayansın karışık kokusuna sahipti. Camın ardında mart ayının çiseleyen yağmuru, hiçbir şekilde tatil havası taşımıyordu. Elif, şehircilik ve kentsel yeşillendirme semineri için İstanbuldan Antalyaya gelmenin makul bir neden olduğunu düşündü. Fakat doğrusu, fazla bir sevinç duymuyordu.
Otuz bir yaşındaydı. Bir devlet üniversitesinde araştırma görevlisi, yirmi sekiz metrekarelik kiralık stüdyo, raflarda üst üste yığılmış kitaplar. Her pazar annesi Ankaradan arar ve hep aynı şeyi sorardı: Bak kızım, var mı bir gelişme? Yalnız mısın hâlâ? Elif ise hep aynı cevabı verirdi: Anne, bu aralar işim çok yoğun. Sanki her şeyin cevabıymış gibi.
Otele taksiyle yirmi dakikada ulaştı. Şoför sordu; tatil mi, iş mi? İş için geldim, dedi Elif. Adam başıyla onayladı, sanki başka bir cevap beklenmemiş gibi.
Oda küçük ama temizdi, pencereden deniz incecik gri bir çizgi olarak görünüyordu. Pencerede eski bir plastik sardunya. Hiç gerçek bir saksı çiçeği olmamış gibi. Elif, valizi yatağa bıraktı, kilitleri açtı ve kapağını kaldırdı.
Ve donup kaldı.
İçeride erkek eşyaları vardı.
Kalın örme, koyu yeşil bir kazak yoğun bir ot kokusu var, ama parfüm değil. Bedeni kesinlikle ona göre değil: omuzlar en az bir buçuk kat daha geniş. Kot pantolonlar. Poşet içinde kırk üç numara spor ayakkabı. Ona ait olmayan bir telefon şarjı. Üstünde yabancı dilde yazı olan bir bitki tohumu paketi. Ve bir defter: kalın, eskitilmiş deri kapak, lastiği gevşemiş.
Bu valiz ona ait değildi. Elif yatağın ucuna oturup başkasına dair eşyaları seyretti. Gri gövde, dört tekerlek, sol köşedeki aynı çizik. Ama içerik başka bir hayat. Demek ki birisi havalimanında onun eşyalarını kitaplarını, sunum elbisesini, annesinin çerçevedeki fotoğrafını, dizüstü bilgisayarını alıp gitmişti. O da bunun valizini almıştı.
İlk beş dakika Elif ne yapacağını bilemeden öylece oturdu. Sonra havalimanını aradı. Sesli yanıt sistemi, hatta kalmasını rica etti. Elif on bir dakika bekledi, sonra bir görevli bağlandı. Uçuş ve bagaj etiket numarasını aldıktan sonra Size dönüş yapacağız, mutlaka dedi.
Telefonu bırakıp tekrar açılmış valize baktı. Defter, üstte ve adeta son saniyede konmuş gibiydi. Deri kapağı köşelerden aşınmış, lastiği gevşemişti.
Elif biliyordu; başkasının eşyasını karıştırmak, başkasının hayatını gözetlemek, başkalarının günlüğünü okumak, pencere aralığından içeri bakmak gibi Doğru değildi. Odada gezindi, bir bardak su doldurup içti. Yeniden deftere göz gezdirdi.
Dizüstü bilgisayarını sürekli aynı omzunda taşımaktan sol omzu her zaman iki santim daha düşük olan Elifin eli neredeyse refleksle öne uzandı. Avuçlarının içi, bilgisayar başında yıllarca kayganlaşmış parmakları, yumuşak ve ılık deri kapağa dokundu.
Defteri açtı.
***
Yazı karakteri ilginçti. Harfler sola yatık, yuvarlak ve “y” ve “r”nin kuyrukları uzun. Acele değil, düşünülerek yazılmış. Böyle yazan bir insan, muhtemelen yavaş konuşuyordur.
İlk not tarih olmadan başlıyordu:
Bursa. Sabah Uludağın eteğinde yürüdüm. Şehir alttan bakınca unutulmuş bir bahçe gibi, budanmamış. Binaların arasında ağaçlar, balkonlarda sarkan sarmaşıklar. Merinos Parkında çınar çizdim. Gövdesi bir haritayı andırıyor: açık lekeler, karanlık adalar. Üç saat oturdum, üşüyene kadar.
Elif çevirdi.
İstanbul. Botanik bahçesinde baobab çizdim. Gerçi gerçek baobab değil, bodur bir tür. Ancak kökleri öylesine geniş ki, saksıdan kaçacak gibi. Ciddiyetine bakılırsa bana benziyor.
İlk kez gün boyu gülümsedi.
Bir sayfa, bir sayfa daha çevirdi.
Mekânlar ve bitkiler akıyor: Marrakech, Porto, Edirne, Erzurum… Her biri bir şehir ve onun yeşiliyle ilgili. Defteri sahibi yolculuklarda ağaçlarla sohbet ederek, resim çizerek anlatıyor. Restoranlara, pansiyonlara dair tek not yok. Sadece yeşil alanlar: dallar, gövdeler, kökler ve arasında çabuk ama canlı eskizler. Üç yapraklı bir dal. Bir taşa sarılmış kök.
Marrakech. Pazarda tezgâhların ortasında bir portakal ağacı gördüm. Esnaf dallara naylon poşet ve fiyat etiketi asmış. Ağaç orada, iki yüz yaşın üzerinde. Pazarlar geçiyor, esnaf değişiyor. Ben de çizdim. Sıcaktan elim titriyordu.
Porto. Mor salkımlar öyle aşağıya sarkıyor ki kafalara değiyor. Portekizliler sakince geçiyor, turistler resmini çekiyor. Ben durup düşündüm: bu ağaç sınır tanımıyor. İstediği yere uzuyor. Keşke ben de öyle olabilsem.
Elifin ayırdığına varamadığı bir zaman diliminde kırk dakika geçti. Dışarısı kararmıştı, yağmur ahşap pencereye uğuldayarak vuruyordu.
Sonra bir not daha:
Edirne. Terk edilmiş bir mahalle parkına girdim. Üç insanın kolu kadar kalın ıhlamurlar, gövdeleriyle asfaltı kaldırmış. Vaktiyle burada insanlar varmış. Şimdi sadece ağaçlar. Bir ıhlamuru çizdim. Dimdik, nöbetçi gibi duruyordu, bir tek yaprağı kıpırdamadı. Sadakat tam da böyle bir şey: usulca beklemek, biri dönene dek yerinden oynamamak.
Elif fark etti ki defterin sahibi, ağaçlarla insanlar gibi konuşuyordu. Hiç sakınmadan, doğrudan. Onun sırdaşıydı ağaçlar. Elif nedenini merak etti.
Ve sonra bir sayfa, Elifi duvara bakarak uzun süre kaskatı bıraktı:
Erzurum. Boşandıktan iki yıl geçmiş. Laleyle on dört yıl birlikteydim, üniversiteyle başlayıp son güne kadar. O dedi ki: Sen insanlardan çok ağaçları seviyorsun. Belki de haklıydı. Belki insanları, onların hissedeceği kadar çok sevmeyi başaramadım. Artık inanmak istemiyorum. Ağaç değil, insan arıyorum; kök çizdiğimi anlayacak biri.
Elif defteri kapattı. Komodinin üstüne koydu. Pencerenin önüne gitti.
Yağmur dinmemişti. Deniz karanlıktı ve düz, parıltısız. Alt kat kapısı çarptı, dışarıda genç bir çift güldü. Tanımadık bir neşeydi.
Otuz bir yaş. Kiralık stüdyo. Kitap yığınları. Var mı bir gelişme? Yok mu kimse? Elifin son ilişkisi bir buçuk yıl önce bitmişti, ne zaman aramayı bıraktığını bile hatırlamıyordu. Bir gün işten gelip mutfakta oturmuş, yalnız olmanın iyi veya kötü değil, alışkanlık olduğunu anlamıştı. Alışkanlık mutlu olmamakla eşdeğerdi, insan sorgulamazsa.
Valizi toplayıp eşyaları düzgün yerleştirirken birden hatırladı:
Mektup.
Uçakta can sıkıntısından başladığı, ama yarım bıraktığı mektup. Rötar sırasında, bir kağıt ve kalemle, sırf elleri oyalanmak için: Sevgili yabancı, hayalimde biri var… Sonunu getirememiş, sayfayı valizin yan cebine sıkıştırmış ve unutmuştu.
O sayfa, şimdi yanlış valizdeydi. Ve defterin sahibi, seyahatini çizen adamın yanında.
Elif yatağa oturdu. Yanakları yanıyordu.
***
Sabah tekrar havalimanını aradı.
Kayıp bagaj servisi, buyurun Zeynep, yorgun bir sesti. Arka planda sanki simit yiyorlar.
Dün başvurmuştum. İstanbul Ankara Antalya uçuşu, bagaj etiketi şu…
Bekleyin lütfen. Evet, başvurunuz kayıtta, sizinle iletişime geçilecek.
Ne zaman?
Sıraya göre arıyoruz. Genelde üç ila on iş günü içinde.
On mu?
İş günü. Bazen daha kısa sürebiliyor. Takipte kalınız, Elif Hanım.
Elif, yabancı valizi inceledi. Elbisesi, sunum dosyası ve ayakkabıları, başka birinin elindeydi. Konferans yarın başlıyordu ve ona lazım olan her şey başkasındaydı.
Dışarı çıktı. En yakın alışveriş merkezi on beş dakikalık yürüyüş mesafesindeydi. Pantolon, bluz, iç çamaşırı, telefon şarjı aldı. Kasada kasiyer Çantanız mı kayboldu? dedi.
Karıştı, dedi Elif.
Antalyada sık olur. Bütün valizler birbirinin aynısı, gri.
Elif başıyla onayladı. Demek ki başına gelen tek ona olmamıştı. Bu biraz teselli etti.
Eczaneden diş fırçası ve macun, köşe başındaki kafeden ayakta bir fincan Türk kahvesi aldı. Masalar çiftlerce doluydu. Yol üstünde annesini aradı:
Vardın mı, hava nasıl?
Yağmurlu.
Şemsiye aldın mı?
Anne, valizim kayboldu.
Ay kızım! Nasıl yani? Çaldılar mı?
Havalimanında karışmış. Benimkini almışlar, bana yabancı bagaj kalmış.
Anne bir müddet sustu. Sonra dedi ki:
Demek birisi senin eşyalarınla dolaşıyor. Bakalım kitaplarını görünce ne düşünecek?
Anne
Ciddiyim. Her yere kitap yığırsın zaten.
Elif, defterden ya da ağaçlardan bahsetmedi. Yazıdaki eğikliği, Erzurum kaydını anlatmadı. Sorun yok anne, dedi ve kapattı.
Odasına dönüp yeniden valizin fermuarlarını açtı.
Deftere el atmadı. Bir ipucu aradı: isim, iletişim, her ne olursa. Cepleri karıştırırken fermuarlı iç bölümde bir kartvizit buldu.
T.Başaran. Peyzaj Tasarımı. Proje, uygulama, danışmanlık.
Ve bir telefon.
Elif, WhatsApp’tan numarayı buldu. Yazdı:
Merhaba. Antalya Havalimanında valizlerimiz karışmış sanırım. Sizinkisi bende: gri, üzerinde çizik var. İçinde defter ve kartvizit vardı.
Dokuz dakikada cevap geldi:
Merhaba. Ben de ancak bugün açtım valizi. Anladım ki kesinlikle bana ait değil. Kitaplar, defter, elbise Çok mahçubum. Ben de Antalyadayım, buluşup değişebilir miyiz?
Elif okudu. Kitaplar, defter, elbise… O, Elif’in eşyalarını görmüştü.
Tabii. Nerede uygun olur?
Konyaaltı sahilde Güneş Kafe, yarın onda? Sizin valizinizi getiririm.
Elbette, görüşmek üzere.
Elif telefonu bıraktı. Sonra mesajı tekrar kontrol etti: Kitaplar, defter, elbise. O da onun eşya listesini görmüştü.
Belki mektubu da görmüştü.
Elif gözlerini kapadı. Şimdi onun başka bir otel odasında, geçmiş Elifin titrek yazısıyla dolu kağıdı elinde tutup kurduğu cümleleri okuduğunu düşündü. Kendi kendine söylemeye çekindiği cümleler bunlar.
Tekrar defterin Erzurum kısmını okudu.
Artık inanmak istemiyorum.
Ve Elif Sevgili yabancı, hayalimde biri var yazmıştı. Ve o mektup, şimdi ağaç çizen birinin elinde.
Tesadüf. Garip, imkânsız bir valiz tesadüfü.
Ya da değil.
Elif defterin sonuna baktı. Erzurumdan sonra birkaç sayfa daha vardı.
Konya. Bahar. Balkon o kadar doldu ki alt kattaki komşu şikayetçi. 114 saksı tek tek saydım. Lale olsa Akıl karı değil derdi. Artık kimse yok. Şikayet eden olmaz. Bir tek Benjamin. O da susuyor. İdeal dost.
Ve son not:
Uçakla Antalyaya gidiyorum. Botanik parkında lale ağacını göreceğim diyorlar, yüz yaşından fazla. Tatil. İki yıl sonra ilk kez iş için olmayan bir seyahat. Sebepsiz gitmek bana tuhaf geliyor. Sanki bir bahanesi olmalıymış gibi.
Elif defteri kapattı. Valize koydu. Fermuarı çekti.
O, Antalyaya bir ağaç için gelmişti. Elif ise şehircilik semineri için. O, başka şehirlerde bitki çiziminde aradığını arıyordu. Elif, şehirlere yeniden bitki kazandırmak için yazıyordu. Ve aynı boyda, aynı gri valizler yanlışlıkla yer değiştirmişti.
Elif hemen uyuyamadı. Hayatın garipliğini düşündü. Hiç tanımadığın birinin hayatı, bazen yıllarca tanıdıklarından daha yakına gelebiliyordu.
***
Güneş Kafe, Konyaaltında, palmiyelerle aydınlatma direği arasında kuruluydu. Camdan duvarları, ahşap masaları, taze ekmek ve tarçın kokusu. Garson, fincanların yerleştiriliyordu.
Elif yirmi dakika erken geldi. Çünkü odada bekleyememişti. Cam kenarında bir masa seçti, valizi yanına koydu ve siyah çay istedi. Sipariş verirken ellerinin titrediğini fark etti. Saçma geldi. Sadece bir valiz teslimatıydı.
Ama tüm mesele bundan ibaret değildi. Okuduğu günlüğüyle bir yabancının hayatı, birdenbire Elife şimdiye dek çoğu tanıdığından daha yakın olmuştu.
Onu hemen tanıdı.
Adam tam saat onda kapıdan girdi, gri valizini çekerek. Uzun boylu, koyu yeşil montlu valizdeki kazakla aynı renk. Gözlükten bronzlaşmış bir çizgi var burun üstünde. Göz gezdirip valizi görüp Elife yanaştı.
Elif Hanım? Sessiz, seçerek konuşan bir sesi vardı.
Evet. Timur Bey?
Başını salladı, karşıya geçti. Valizleri masaya dayadı. İki gri ikiz gibi duruyordu.
Garip, dedi. Etiketi kontrol etmiştim.
Ben de.
Sanırım etiketler de karıştı ya da dikkatsiziz.
Belki valizler inatla karışmak istedi.
Tek taraflı bir tebessüm. Elif fark etti: Adam sanki yazdığı gibi gülümsüyor sade ve içten.
Özür borçluyum, dedi Timur.
Neden?
Valizinizi açtım. Kendi sandım. Ama kitaplarınızı görünce anladım.
Ben de aynısını yaptım.
Sessizlik. Timur, çay kaşığını çeviriyor. Büyük elleri, kısa tırnaklarında toprak izleri toprak değil alışkanlık.
Defterinizi okudum, dedi alçak bir sesle. Notlarınızı. Yeşil alanlar, şehirler… Başta mesleki, sonra meraktan yani Hakkım değildi ama
Ben de sizin günlüğünüzü okudum, dedi Elif.
Başını kaldırdı.
Hepsini mi?
Hepsini.
Dışarıda dalgalar kaldırımın kenarından geri çekiliyor. Küçük bir çocuk martılara ekmek atıyor.
O zaman Bursayı biliyorsunuz, dedi Timur.
İstanbulu da. Portakalı da.
Edirneyi?
Ve sadakate benzettiğiniz ıhlamuru.
Başını eğdi.
Erzurumu da.
Elif başıyla onayladı. Ayrıntıya girmedi. Timur anladı.
Hakkımda başkalarına anlatmadıklarımı biliyorsunuz, dedi.
Siz de benimle ilgili çok şeyi…
Biraz daha sustular. Sonra cebinden buruşturulmuş bir kağıt çıkardı. Elif hemen tanıdı. Çizgili, kıvrılmış köşe. Tam da o mektup.
Valizinizin cebinde buldum, dedi Timur. Okumamam lazımdı. Ama okudum.
Elif kağıda baktı. Yüzü yine yandı.
Bayat bir şeydi, dedi. Uçakta can sıkıntısından yazmıştım.
Sevgili yabancı, hayalimde hayatımda biri olsa sessizce oturabilsek istiyorum. Çünkü konuşacak şey eksik olduğundan değil, sessizlikle bile anlatabilince… Kelime aramaktan, kim olduğumu açıklamaktan yoruldum. Birinin kitaplığıma bakıp beni anlamasını istiyorum. Birinin…
Yeter, dedi Elif kısık sesle.
Devam etmiyor zaten, dedi Timur. Birinin diye bitiyor. Eksik.
Ne yazacağımı bilememiştim.
Ben biliyorum, dedi Timur. Çünkü aynısı bende de yazıyor olurdu ama kitap yerine ağaç.
Elif ona baktı; gözlük iziyle, topraklı elleriyle, sakin yüzüyle…
Annemi Ankaradan bildiniz mi, dedi Elif.
O çerçeveli fotoğraf. Çok güzel bir kadın, size benziyor.
İşimi biliyorsunuz.
Kent yeşilliği notlarınızı. Ben peyzaj mimarıyım aslında, profesyonel ilgimi çekti ama sadece o kadar değil.
Yalnız olduğumu da.
Konferansa bir elbise, dört gün için beş kitap, annesinin fotoğrafını valizin içinde taşıyan biri olduğunuzu biliyorum. El yazısıyla yazıyorsunuz, bilgisayarda çalışsanız da. Ve hiç kimseye okumayacağı bir mektup yazdınız.
Elif sustu.
Ben, dedi Timur, deftere ağaçlar çizen, iki yıl önce boşanmış, balkonunda yüz on dört saksı yetiştiren, insanlara kolayca konuşamayan biriyim. Zaten biliyorsunuz.
Biliyorum.
O halde ikimiz de, valiz sayesinde, hayata dair ilk izlenimleri atlamış olduk, dedi Timur. Sanki üç yıllık arkadaşlık bir anda doğdu.
Elif güldü, şaşkın ve ilk defa içten. Timurun gülümsemesi daha genişti şimdi.
Sizi tahminimden hızlı tanıdım, dedi Timur. Siz de beni. Belki de bu en dürüst tanışma.
Çünkü gizlemedik mi hiçbir şeyi?
Evet. Valiz, insanın hayatının ham hali. – Ne hazırlık, ne gösteriş ne varsa görüyorsun.
Elif masanın yanında duran gri ikizlere baktı.
Dolaşmak ister misiniz? dedi Timur. Burada, Botanik Par-kı var. Laleyi görmek istiyordum.
En son kayıttı günlüğünüzde.
Timur başını salladı. Kahvesini içip ayağa kalktı.
Valizlerimizi burada bırakalım mı? Sandalyeleri gösterdi Elif.
Yan yana dursunlar. Aralarında konuşacak çok şeyleri vardır.
Dışarı çıktılar. Sabah yağmuru geçmişti, kıyılar pırıl pırıldı. Palmiyeler salon gibiydi; kıpırdamıyordu, Elif kalbinde Edirnedeki ıhlamur ağacını hatırladı. Sabır, bekleyiş.
Günlüğe yazmadığınız bir şeyi anlatır mısınız? dedi Elif.
Güvercinlerden korkarım, dedi Timur ciddi ciddi.
Güvercin mi?
Küçükken bir tanesi pencereye girip başıma konmuştu. O günden beri dolaşırken gözüm daima yukardadır.
Elif kıkırdadı. Timur omuz silkerek güldü.
Ya siz? dedi Timur. Valizde olmayan sır bir şey.
Kitaplarla konuşurum. Eğer saçmalıyorlarsa tartışırım.
Sonuç?
Genelde yazar kazanır. Ama ben inatçıyım.
Birlikte yürüdüklerindeki his çok garipti; adını koyamadığı ama kelimesiz anlatılan bir yakınlık. Sanki bir kitaptan çıkıp yazarla buluşmak gibi.
Erzurum kaydında Artık bulacağıma inanmıyorum yazmışsınız.
Hatırlıyorum.
Valizimi buldunuz.
Siz de benimkini.
Sessiz yürüdüler. Ama baştan aşağıya anlayan, yazmayı bile gereksiz kılan bir sessizlikti.
Park girişini demir çitlerle büyük ağaçların tepeleri süslüyordu.
Şu gördüğünüz lale ağacı, dedi Timur. Yüz yirmi yaşında. Üç savaşı, iki devrimi görmüş.
Hâlâ ayakta.
Hâlâ çiçek açıyor; her mayıs.
Cebinden ufak defter ve kurşun kalem çıkardı. Çizmeye başladı.
Elif, onun kağıt üzerindeki hızlı, kararlı hareketlerini izledi: gövde, dal, yaprak konturu Gözlüğün iziyle yukarı bakarken hafifçe kısıyordu gözlerini.
Bir şey sorabilir miyim? dedi Elif.
Tabii.
Mektubumu görünce, ne düşündünüz?
Kafayı kaldırmadan:
Sonunu öğrenmek istedim.
Bilemiyordum ne yazacağımı.
Belki şimdi biliyorsunuzdur.
Elif cevap vermedi. Ama yüzünü kaçırmadı. Güneş dallardan süzülmüş, yüzüne benek benek, hareketli bir desen düşürüyordu.
Üç saat parkta kaldılar. Her ağacın, gövdenin önünde durdular. Timur anlatıyor, çiziyor; Elif beton semtleri nasıl yeşil alanlara dönüştürebileceğini, inatçı idarecilerle uğraşmasını ve bir dedenin apartman yoluna yirmi üç elma fidanı dikmesini anlattı.
Yirmi üç elma? dedi Timur.
Her birine kadın ismi vermiş. Diyor ki: Bana komşudan daha yakınlar.
Haklı, dedi Timur. Benim benjamin ağacıma Arif dedim. Beş yıldır. Boşanma sonrası tek kalan canlım.
Arif mi?
Aynı onun gibi; ciddi, hafif yamuk ama dayanıklı.
Elif güldü. Belki bir yıldır İstanbulda kimseyle bu kadar rahat konuşmadığını fark etti. Kendini kasmadan, zeki görünme derdi olmadan; sadece iki kişi, sadece hayat.
Botanik parkta lale ağacının altında bankta oturdular. Aralarında boşluk vardı hâlâ.
Yarın konferansınız, dedi Timur.
Evet, on iki gibi sunum.
Konusu?
Kentsel yaşantıda yeşil alanların psikolojik etkisi. Biraz sıkıcı.
Kimine öyle. Bana değil.
Gelmek ister misiniz?
Konferansa mı?
Evet, bolca sıkıcı detayı olan bir toplantıya.
Ben yıllardır öyle yerlerdeyim. Mesleğim bu.
İkisi birden güldü. Bu gülüş, günlüktü yapmacıksız, gerçek.
Dönüşte yavaş yürüdüler. Timur Konyadaki balkonundan, alt komşudan, boşanma sonrası iki ay evden çıkmayışından, sonra ucuz yol bulduğu için Bursa bileti alışından bahsetti.
Çizim mi, yazı mı daha önceydi?
Çizim hep vardı. Bursada ilk kez yazdım. Çizgiler yetmedi; kelime gerekti.
Elif başını salladı. O da bilirdi; iç ses dolup taştığında çizgi yetmezdi, kelime isterdi kişi.
Kafe önünde durdular. Valizler sandalyeye dayanmış bekliyordu. Timur kendi valizini, Elif de kendininkini kavradı. Her şey yerli yerine oturmuştu.
***
O akşam Elif, kendi valizi ve soğumuş çayıyla odada oturdu. Nihayet kendi valizi, kitapları, not defteri, sunum elbisesi. Dizüstü bilgisayar. Fotoğraf. Beş kitap. Makale defteri. Her şey yerinde; tek bir eksik hariç.
Yan sandalye üstünde ise bir çizim vardı.
Timur, ayrılırken verdi. Defterden dikkatlice koparılmış bir yaprak; üstünde bir ağaç. Ne lale, ne baobab. Bilinmeyen türden, geniş tepe ve kalın köklerle her yana yayılmış.
Hangisi bu? dedi Elif.
Henüz var olmayan bir şehir ağacı, dedi Timur. Sizin için uydurdum. Bilim insanısınız, belki bir gün dikersiniz.
Ve yürüyüp gitti. Ardında bir an duraklayıp dönmek ister gibi oldu, sonra vazgeçti.
Elif resme bakarak düşündü: Bazen, birlikte susabildiğin insan, kelimelerden çok şey anlatır. Ve bu kişi, köşeyi döndü, cebinde mektupla gidiyor.
Telefonunu aldı.
Çizim için sağ olun. O ağacı dikeceğim.
Bir dakika sonra cevap geldi:
Ciddiyim. Eğer bir apartman bahçesi için proje çizip gönderirsem bilimsel görüşünüzü isterim.
Elbette.
O zaman İstanbuldaki adresinizi yazar mısınız? Ben hala projeleri kâğıtla postalarım.
Elif gülümsedi. Adresi yazdı ve yolladı. Sonra ekledi:
Ama kutu küçük, büyük plan için mutlaka kendiniz getirmeniz gerekir.
Cevap hemen geldi:
Kayıt ettim.
Telefonu bıraktı. Yandaki odadan televizyon sesi geliyordu, duvar inceydi. Sıradan bir akşam. Oysa her şey değişmişti; Elif sebepsiz yere gülümsediğini fark etti. Ya da sebep saçma sapan, açıklanamayacak kadar tuhaf: Valizim karıştı, birini tanıdım. Kötü bir dizinin başlangıcı gibi.
Sonra valizin yan cebinden boş bir sayfa ve kalem çıkardı. O eski yarım kalmış mektubun durduğu cebe koydu. Çünkü artık, devamı vardı. Mektup şimdi Timurdaydı. Geri vermemişti. Elif de geri istememişti.
Masaya oturdu. Sevgili yabancı, hayalimde sessizce anlaşabileceğim biri var. Sırf kelime eksikliği nedeniyle değil, her şey kelimesiz de anlaşılabildiği için… Kitap rafıma bakıp bana dair her şeyi sezen biri isterim. Birinin… yazdı.
Durdu. Duvarda asılı ağaca baktı.
Ve tek bir kelime ekledi.
Timur.
Kâğıdı özenle katlayıp valizin yan cebine yerleştirdi. Daire kapanmış gibiydi.
Dışarıda deniz uğulduyor, Antalya mart ayının kirli toprağı ve henüz gelmeyen bir baharın verdiği umutla kokuyordu. Gün içinde biten yağmur ardından gökte bir parça pembe belirmişti.
Elif ışığı söndürdü. Yarın sunum var. O elbise iki gün yanlış valizde kalmış olsa da, kürsüde kentsel yeşil alanları anlatacak. Belki üçüncü sırada, şehirler için hâlâ gerçek olmayan bir ağacı çizen adam oturacaktır.
Ertesi gün bir yürüyüş, sözleştiler. Şehrin öbür yakasında, hiç görmediği bir selvi korusunu gösterecek Timur. Birbirine sarmaşık gibi yaklaşmış selvi ağaçları, koridor gibi bir yol Bilimsel bakış için de özel, sadece sizin için de, yazmıştı.
Sonra İstanbul. Sonra Konya. Ayrı şehirler, ayrı hayatlar. Şimdi arada bir plan, adres ve tamamlanmış bir mektup var.
Valiz duvarda duruyor. Aynı gri, köşesinde çizik. Ama artık dünyası başka.
Bavul bulundu.




