Bu olay, 1995 yılının uzak bir gününde gerçekleşti. O zamanlar Kuleli Askeri Lisesi’nde okuyordum ve derslerin ortasında beni dersten alıp okulun komutanının odasına çağırdılar.

Bu olay, ta 1995 yılında başımdan geçti. O zamanlar Kuleli Askerî Lisesinde okuyordum. Dersin tam ortasında sınıftan alınıp hemen okulun komutanının odasına götürülmem emredildi. Komutanın odasında, gözleri kızarmış, sürekli mendiliyle gözyaşlarını silen bir kadın oturuyordu. Kadıncağız, sanki bütün dünyanın yükü omuzlarındaydı da bir türlü indiremiyordu.

Bizim okulun komutanı ise tam eski kurtlardan; Kıbrısı mı görmedi, dağda mı yatmadı, Afyon mu çiğnemedi Ciddi mi ciddi, adaletli ama bir o kadar da gözünü budaktan esirgemeyen bir paşaydı. Biz bazen ondan biraz tırsardık ama, herkes ona hayrandı. O gün kendisini ilk defa bu hâlde gördüm. Yavaşça bana yaklaşarak umutsuzca dedi ki:

Oğlum, sana emir-komuta zincirinden değil de bir dostun olarak ricada bulunuyorum. Yardımına ihtiyacım var.

Hazırım komutanım, dedim hemen, hiç düşünmeden. Neye ihtiyacınız var?

Benim yeğenim ölüm döşeğinde, dedi paşa. Geçen sene bizim Kuleliden mezun oldu, tanıman lazım. Sonrasında GATAya gitti, başına bir iş geldi. Son umut senin dedende. Yardımcı ol, belki dedesi oğlanı muayene edip derdini bulur.

Daha fazla soru sormadım. Hemen dedemi aradılar, on beş dakika sonra komutanın makam aracıyla dedemin evine doğru yola koyulduk. Paşa sevinsin ki dede o gün ilk kez izinde, biz de tam dede köye gitmeden ona yetiştik.

Hastayı da yanımıza aldık. Tanıdık demişti ama, ben o çocuğu kesinlikle çıkaramadım. Gözleri bomboş, öyle dalgın bakıyor ki insanın tüyleri diken diken oluyor. Teni solmuş, bildiğin hayalete dönmüş.

Eve vardık, kapıyı dedem açtı. Kadıncağız derdini dökerken, dedem hiç ses etmeden dinledi. Meğer olay şuymuş: Oğlu yedi ay önce GATAya başlamış. Bir anda, tam derste nöbet geçirmiş. Hastaneye kaldırılmış, tepeden tırnağa onca tetkik yapılmış, ama sonuç sıfır. Taburcu edecekler derken, yeniden nöbet. Sonra bir daha, bir daha Tüm tabipler bakmış, çare bulan olmamış. Tek umut benim dedem; ülkenin en iyi beyin ve psikiyatri uzmanlarından biri.

Asıl hikâyenin bombası buradan sonra başlıyor zaten! Dede, çocuğu odasına aldı, on beş dakika sonra odadan yalnız çıktı.

Hadi bakalım, siz eve gidebilirsiniz, dedi annesine ve paşaya dingin bir ses tonuyla.

Kadıncağız panikledi: Ya oğlum? Ona bir şey yapılması gerekmez mi? dedi.

Dede ise: Siz evinize gidin, biz de köye bana gideriz, dedi. Tam odun kırmaya iş lazım, şöyle iri yarı delikanlı kaçmaz!

Neyse, bizi yolcu etti, kendisi de hastayla birlikte doğru köydeki eve gitti.

Bir ay sonra, paşa yeniden beni çağırdı. Odada yine o kadın; ama şimdi bambaşka! Gözlerinde sevinç parlıyor. Yanında duran eski hasta azman gibi olmuş. Ne baygınlık kalmış ne bir şey. Geldi, elimi sıktı, teşekkür etti. Ardından paşa da aynısını yaptı. Herkes mucize beklerken oğlan bir ayda sapasağlam olmuş. Onlar için tam anlamıyla bir mucizeydi. Bilselerdi dedemin kaç mucizeye imza attığını!

Sonraları dayanamayıp dedeme ne olduğunu sordum. Meğer çocuk, GATAdaki ağır dersler ve stres yüzünden beyni of, yettim gari! diyerek tamamen kapatmış. Sinirler allak bullak olmuş. Dedem bunu anında çakmış. Çocuğu köye götürüp sabahları soğuk su ile uyandırma, kahvaltı sonrası sabahtan akşama kadar odun kırma cezası Bir ay boyunca ne kitap gördü ne sınav! Adamı öyle yoruyormuş ki, akşam yemek sonrası direkt bayılıp uykuda düşman ararmış. Beyin de nihayet, hakkettiği tatili bulmuş.

Bir aydır ne ilaç, ne vitamin Tek reçete: Ağır iş, bol oksijen.

İşte böyle bir hikâyeydi bu. Yani bazen çözüm, İstanbulun en meşhur hastanelerinden değil, Bolunun köyündeki baltadan çıkabiliyormuş, kimbilirO günden sonra dedemin köydeki eski evinin önünden geçen genç askerler sık sık durup selam verir oldu, paşanın evinde ise hâlâ dedemden bol bol söz edilir. Ben de o yaşta anladım ki bazen çözüm, şehrin karmaşasında, ilacın kutusunda ya da yüksek teknolojide değil; insanı insana, doğaya ve emeğe döndüren sade hayatta gizliymiş. Dedem bir reçete daha yazmıştı: Hayat bazen, nefes alacak bir mola, iki kol gücü ve bolca köy havası ister. İçime sindi o gün, büyüdüğümde çocuklara anlatacağım hikâyelerden birinin bu olacağını. Ve hâlâ, daraldığımda köy yolunu tespit eder, dedemin odun kırdığı o akşamları hatırlayıp derin bir nefes çekerim. Çünkü mucize bazen çok uzağında değil, kendi özünde

Rate article
Lifequest
Bu olay, 1995 yılının uzak bir gününde gerçekleşti. O zamanlar Kuleli Askeri Lisesi’nde okuyordum ve derslerin ortasında beni dersten alıp okulun komutanının odasına çağırdılar.