Arabayla İlgilen, Kendin Çöz
– Alper, araba durdu. Tam Abdi İpekçi Caddesinde. Telefonum kapanıyor, başkasınınkini kullanıyorum.
Telefonu iki elimle sıkıca tuttum. İnce deri eldivenlerim soğuğa karşı dayanamıyor ve parmaklarım uyuşmuştu. Kar fırtınası, kaldırımlar boyunca lapa lapa savruluyordu; vitrinler bembeyaz olmuş, gözlerim kamaşıyordu. Başkasının dükkanının önünde, rastgele bir güzellik salonu kapısında durmuş vaziyetteydim. İçeriden çıkan sahibi, üzerimdeki pahalı paltoyu ve yüzümdeki panik ifadesini görünce fazla konuşmadan bana elindeki telefonu uzattı.
– Alper, duyuyor musun?
– Duyuyorum. – Kocamın sesi, sekreterine talimat verir gibi soğuk ve sakindi. – Toplantıdayım.
– Anlıyorum ama yardıma ihtiyacım var. Çekici çağıracak mısın ya da hangi numarayı arayacağımı söyle. Telefonum kapandı, bulamıyorum.
Kısa bir sessizlik oldu. Belki üç saniye kadar. O üç saniyede kocamın, şimdi uzaklara bakıp kaşını çattığını ve bir an önce kapatmak için sebep aradığını hissedebiliyordum.
– Şebnem, şu an yardımcı olamam. Kendin çöz. Sen yetişkin bir insansın.
Hattı kapadı.
Bir süre daha telefonu kulağımda beklettim. Sonra indirdim. Salonun sahibi yanımda duruyordu, gözünü kar fırtınasına dikmişti. Elli yaşlarında, kısa boylu bir kadındı; üzerinde kalın bir kazak ve mavi önlük vardı. Elinde sigara, ama yakmamıştı.
– Sağ olun, dedim ve telefonu geri verdim.
– Ulaşabildiniz mi?
– Ulaştım.
Tekrar kaldırıma çıktım. Kar hemen yakama, kollarıma ve atkımla kulağım arasındaki boşluğa doluştu. Palto iyiydi, Finlandiyadan kalın kaşmir, ama kar, kaşmiri hiç tanımıyordu. O an ayakta durup düşündüm. Araba arka sokaktaydı, kilitliydi. Çekici çağırmamıştım. Telefonum kapalı. Eve yürümek en az kırk dakika, hem de böyle bir havada. Otobüs durağı yakındı, hemen köşeyi dönerken.
Durağa doğru yürüdüm.
İçimde bir şey büzülüp sessizleşmişti. Ne kırgınlık, ne öfke… Sadece kime güvenebileceğini artık çok iyi bildiğinde gelen o sessiz kabul hali. Yıllar içinde, birikmiş, lime lime olmuş; bir gün çayın tadı tuhaf gelince, yana yana oluşmuş tortu gibi.
Alperle dokuz yıldır evliyim. İlk iki yıl başkaydı. Sonrası hep onun işleri, projeleri, toplantıları oldu. Akşam yemeklerinde sessizlik alışkanlık oldu; sonra yemekler bitti, dolap önünde sandviçler devreye girdi. Ben kendi işimde çalışıyordum, ufak bir mimarlık ofisinde. Plan çizer, ara ara şantiye görmeye giderdim. Param vardı. Alper için bu hep bir övünç vesilesiydi – “kendine yetiyor”. Hep öyle derdi. Kendine yetiyorsun. Hadi, çöz kendin.
Durağın altında beklemek iyiydi. Köşeye iliştim; üşümesin diye insanlar azıcık yanaşmışlardı. İki genç, sırt çantalarıyla, bir yaşlı adam kalın bir kürk montla, bir de küçük bir kadın, sabah pazar taşıyla şişmiş çantasıyla.
Yola bakıyordum. Kar yanlamasına yağıyordu. Durağın ışığı kaldırımda titrek gölgeler bırakıyordu. Arabalardan uzak motor sesleri geliyordu.
Tam da o anda gördüm onu.
İlk önce kadını değil, mantosunu fark ettim. Çünkü o mantoyu ezbere bilirdim. Diz ortasında biten, hafif kloş, yakasında üç koyu ahşap düğmesi olan, koyu kestaneyle kızıl arasında yumuşacık, her dokunuşta hafif incecik bir his veren özel bir mantoydu bu. İstanbulda, bir tasarımcıdan özel hazırlanmıştı; mağazada yok, sadece siparişle dikiliyor.
Bunu bana Alper bir buçuk yıl önce vermişti.
Garip bir akşamdı. Kavga etmiştik, kapılar kapanmış, söylenen sözler geri alınamayacak kadar ileri gitmişti. Ben bitmiştir diye düşünmeye başlamışken, o bir kutuyla geldi. Bağlı bordo kurdeleli, büyük bir kutu. Hediye verirken bir türlü özelince veremeyen tiplerdendir. Sustum, paketi açtım. Manto nefisti; sıcacık, zerafetiyle bana da özen gösterildiğini gösteriyordu. Mantoyu orada, holde giydim. İçim ısındı. Demek hâlâ bir şey var…
Yarım yıl sonra manto yok oldu. AVM otoparkında, arabadan. Çantamı arkada bırakmıştım, içinde anahtar da vardı. Kısacık bir iş için, on dakika. Döndüm, cam sağlam, kilit sağlam, ama çanta yok. İçinde cüzdanım, belgelerim, yedek telefon ve manto. Onu AVMde çıkarmıştım çünkü içerisi hep çok sıcaktı.
Alper sadece, “Eşyalarına dikkat etseydin,” dedi. Hepsi bu.
Ve şimdi, mantomla karşımdaki otobüs durağında karşılaştım.
Kadın gençti, yirmi sekiz, en fazla otuz. Boyu kısa, toplu yapılı. Yüzünde hemen hiç makyaj yok, yanağı kardan kızarmış. Başında beyaz üstüne mavi şeritli örgü bir bere. Ellerinde ince, ucuz eldivenler. Çizmesi eski; topukları hafif yıpranmış. Omzunda ise o manto…
Şaşkınlıkla bakıyordum. Yanlış görüyorum sandım; benzeri vardır dedim kendi kendime. Ama sonra yakadaki üç ahşap düğmeye takıldı gözüm. Üçüncüsü hafif daha açıktı; çünkü üsttekini ustaya tekrar taktırmış, usta başka partiden bulmuştu. Günde yirmi kere görürdüm o ayrımı.
İşte orada, üçüncü düğme.
– Bu kaban sizde nasıl? dedim.
Kadın döndü, usulca baktı.
– Affedersiniz?
– Kaban… Nereden buldunuz?
– Benim kabanım.
– Hayır, dedim. Hiç beklenmedik bir soğukkanlılıkla: O benim kabanımdı. Geçen yıl arabamdan çalındı. Açıklar mısınız, sizin üzerinizde nasıl bulabildim?
Kadın baktı. Yaşlı adam biraz yana kaydı. Gençler duymamazlıktan geldi.
– Yanılıyorsunuz, dedi kadın. Sesi titremeden, alçak sesle. – Ben aldım onu.
– Nereden?
– Bitpazarından… Komisyoncudan.
– Hangi bitpazarı?
– Kadıköyde, Salı Pazarından.
– Böylesi bir kabanın, ucuzlukta satılmasını tuhaf bulmadınız mı?
Kadının yüzünde bir anlık gerilme. Korku değil. Sadece kendini toparlayıp susmak için çabalayan birinin ifadesi.
– Ne sordularsa verdim. Dürüst bir alışverişti.
– Çalıntı bir malın dürüst alışverişi dedim.
Birbirimizin karşısında, durağın saçından sarkan karların altında bekliyorduk. Kadın elinin altındaki süpermarket poşetini koluyla tutuyordu.
– Bakın, dedi birkaç saniye sonra, anlıyorum sinirlisiniz. Size burada hiçbir şeyi kanıtlayamam. Siz de bana.
– Polise çağırabilirim.
– Arayın, dedi kadın yorgun bir teslimiyetle. İçinde öyle bir bıkkınlık vardı ki, ben de bir an duraksadım.
Poşetten minik bir çocuk beresi sarkıyordu. Ponponlu.
– Çocuğunuz mu var? dedim.
– Var.
– Kaç yaşında?
– Beş. Şimdi kreşte. – Durdu.- Bakın, burada tartışmaya gerek yok. Karşıda bir kafe var, girip sessizce oturalım. Eğer polisi arayacaksanız, sıcak yerde ararsınız.
Başımı kaldırıp kafeye baktım. Adı “Sıcaklık”tı; garip bir şekilde şu an ihtiyacım olan en doğru kelimeydi.
İçeri girdik.
Küçük bir kafeydi, sekiz masa anca var, tahta banklar ve pencere önünde çiçekli saksılar. Tarçın ve taze poğaça kokuyordu. Kısık sesle bir radyo, hafif bir müzik…
Cam kenarına oturduk. Dışarısı görünmüyordu; bembeyaz bir duvar, sadece ışık hareketi.
Kadın beresini çıkardı. Saçları koyu, hafif dalgalı, tepede toplanmış. Yanakları hâlâ kardan kıpkırmızı. Ellerini masaya koydu; derisi çatlamış, tırnakları kırık, eklemleri nasırlı. Belli ki elleriyle çalışan biri.
Garson kız geldi. Ben kahve, kadın çay aldı. Sonra “Bir de simit varsa…” dedi.
Beklerken sustuk. Sonra adını sordum:
– Adınız?
– Dicle.
– Ben Şebnem. – Biraz durakladım. – Pazardan bahsedin, dedim.
Dicle iki eliyle çay bardağını sardı, ısındı.
– Eylülde geldim buraya. İş bulmam gerek, ev lazım, cebimde az birikmiş para… Hastanede temizlikçi oldum. Ufak bir oda buldum, sahibi düzgün kadın, Merti kreşe yazdırdım, kolay olmadı ama. – Sesi şikayetçi değil, sadece anlatıyor. – Mert oğlum.
– Kocanız?
Göz göze geldik.
– Ayrıyız. – Kısaca, fazlası yok.
– Kabanı anlatır mısınız? – dedim.
– Kasım sonu. Kadıköy Pazarından geçiyordum. O tip mezat dolu bir yer. Benim param yoktu, genelde bakmam. O gün bir baktım, askıda kaban. Dayı asmış, yanında başka şeyler de var. Dokundum, gerçek yün, anlaşılıyor. Fiyatı sordum. Dedi ki: Bin beş yüz. Böyle kaban bin beş yüz olamaz. Ama fazla da sormadım nereden geldiğini. Zaten belli…
– Sordunuz ve aldınız.
– Aldım. – İçtenlikle baktı gözlerime.- Eminim size yanlış gelen tarafı çoktur. Ama benim kışlık giyeceğim yoktu. Sadece bir sonbahar montu. Burası dondurucu, siz bilirsiniz… Oğlan dışarı çıkacak, ben gece vardiyası… Soğuk çok soğuk. Bu bin beş yüzü sıkıştırıp aldım.
– Şimdi pişmansınız?
– Pişmanlık değil, ama önce çok sevinmiştim donmayacağım diye.
Kahve yudumladım. Dicleye baktım. Bir şey beni konudan uzaklaştırıyordu. Henüz anlamıyordum ne…
– Nerede çalışıyorsunuz? – dedim.
– Devlet hastanesi, cerrahi servisinde.
– Ne zamandır?
– Ekimden beri. Geçici sanıyordum; sonra ortam alıştım. En önemlisi, Mertin kreşi yakında, çıkış-girisi biliyorum.
– Uzun nöbetler oluyor mu?
– Oluyor tabii. Bazen yaşlı komşuya bırakıyorum. Mert onunla iyi anlaşıyor.
Dicle konuşurken, bu hikâyede hiçbir olağandışılık yoktu aslında. Türkiyede binlercesi: kadın çocuk, başka bir şehir, zorluklar, ağır iş, hayatta kalma… Asıl farklı olan, Diclenin bunları söylerken abartısız, kabullenişle anlatmasıydı. Yaşıyorsun, geçiyorsun işte.
– Nereden taşındınız?
– Uşaktan. Küçük bir şehir. İki fabrika, bir hastane vardı. Fabrika kapandı…
– Niye geldiniz?
Bakışı sıcaktı ama kısa; bir kelimeyle cevap: Burada kalınmaz hale geldi.
Sormadım. Mimarlıkta çalışmak biraz da, çizilmemiş yerlerden okumayı öğretir insana. Sadece çizgilere bakmazsın, boşluğu da okursun.
– Mert babasını biliyor mu?
– Tanıyor. Geçen yaz gördü. – Sonra: – Oradayken fazla şey gördü çocuk, beş yaşında fazla ağır mesele. Burası farklı olsun istedim.
Yeter, daha konuşmadık. Dışarda kar artmış, camın yarısı bembeyaz.
– Bakın, dedi Dicle, durumu anlıyorum. Kaban sizin ise, teslim ederim. Bende faturası yok, komisyoncu zaten… Polisi ararsanız, ne olduysa aynen anlatırım.
– Yarın ne giyeceksiniz?
Omuz silkti.
– Montum var. Bir süre idare ederim.
– Sonbahar montu mu?
– Evet. Başka yok.
Bakışım kabanına gitti; sırtında, çok iyi bakılmış, neredeyse benimkinden daha bakımlı. Hafif taralı, yıpranmamış.
– Bakmışsınız, dedim.
– Elbette. Böyle kabanı heba edemezsiniz.
– Nasıl temizliyorsunuz?
– Fırça aldım, 35 TL. Dolapta sedir topları. İlk defa böyle kaliteli bir şeyim oldu. Daha önce hiç nasip olmadı.
– Yaraşmış size.
Soru garip kaçtı, ama Dicle şaşırmadı. Az düşündü.
– Evet. Sıcaktan öte… İşe gittiğimde, bana başka bakıyorlar. Ne daha iyi ne daha kötü. Ama ben de normal, düzgün biriymişim gibi eşit biri gibi muamele görüyorum.
Bardağı tabağa koydum.
– Anlıyorum sizi, dedim. Gerçekten.
Biraz kısılarak baktı. Düşmanca değil, ama temkinli.
– Siz de çalışıyor musunuz?
– Tabii. Mimarlık.
– Kendi ofisiniz mi?
– Beş kişiyiz, ufak bir ekip.
– Seviyor musunuz?
Uzun zamandır düşünmemiştim. Sadece yapıyordum, iyi ve özenli…
– Seviyorum galiba, dedim nihayet. Belki de sevdiğim tek şey bu.
Başını salladı.
– Benimki bayram değil ama orada iyiyiz. Temizlikçi olmak kolay değil, cerrahi… İnsanlar düzgün orada. Bu önemli.
– Çok önemli, diye tekrar ettim.
Dışarıdan yavaşça bir gıcırtı geldi; rüzgar tabelayı oynatmış olmalı. Köşedeki çift ceketlerini giymeye hazırlandı, bir adam yine kahve aldı.
– Merti anlatın, dedim. Sadece içimden geldiği için.
Dicle hafif gülümsedi. Hızlı ama gerçek bir tebessüm.
– Geveze. – Bir kusur değil, sayesinde gurur duyulan bir özellik gibi söyledi.- Sürekli konuşuyor. Kreşte öğretmen şikayet ediyor, lafa karışıyor diye. Olsun, diyorum. Demek ki içine kapanmadı.
– Eskiden susar mıydı?
– Uşakta son yıl, sık sık. Eve gelir, arabalarıyla oynardı saatlerce, hiç ses etmezdi. – Durdu. – Şimdi konuşuyor. Her şeyden bahsediyor. Dün bana köpekler niye kuyruk sallar da kediler sallamaz, onu soruyordu. Bilip bakmış bile, internette buldu. Çok seviniyor öğrendiğinde.
– Kaç ay oldu taşınılı?
– Dört ay.
– Fark etti mi peki?
– Çocuklar çabuk adapte olur. Esas biz, büyükler geç unutuyoruz.
Sustuk gene. Ben düşündüm: Dört ay önce, Eylülde, ofiste genç bir ailenin tiyatro salonuyla mutfağı birleştiren konut projesini imzalamıştım. Sonra hiçbir şey. İş, eve dönüşler, sessiz akşam yemekleri, Alperle faturalar, arızalı lavabo… Bazen ortak etkinliklere giderdik, Alper sağda solda konuşur, ben yanında gülümserdim. Gerekli mekanlarda gülümsemek hayatımızın parçasıydı.
Bir an, Dicle, Mertten bahsederken gülümsediği gibi uzun zamandır gülmediğimi fark ettim.
– Mantoyu ilk giydiğinizde ne hissettiniz? dedim.
Gözümün içine baktı, durdu.
– Saçma gelecek ama…
– Söyleyin.
– Başardım, hissettim. – Sade bir cümleyle, – Oğlumu da aldım, sıfırdan başka şehre geldim. Dört ay sonra bir odam var, bir işim var, bir kreşim var… Bu manto sanki bütün çabamı onaylıyordu. Kırılmadığımı gösteriyor. Anladınız mı?
Evet, anladım.
Bu kadar açık anlamıştım ki, boğazım düğümlendi. Acımadan değil. Tanıdık geldiğinden. Çünkü ben de ilk defa o mantoyu giydiğimde, benzer bir kırıntı hissetmiştim. Hâlâ sıcacık, hâlâ umut var gibi. İyi bir şey, gerçek bir samimiyet vardı.
Ama sonra manto sadece bir eşya oldu.
Çünkü iki hafta sonra Alper yine toplantıda, sonra yine bir seyahatte… Sonra davetli konuklar, mantoyu askıya astık ve hayat eski düzenine döndü. Hediye bir duygu göstergesi değilmiş, sadece konuyu kapatma uğraşıymış. Demek ki manto değilmiş önemli olan, başka bir şeymiş.
Altı ay sonra manto gitti, ben bir akşam ağladım, sonra da güya unuttum.
Hayır, unutmamışım. Sadece öyle sanmışım. Daha kolaydı öyle.
– Dicle, dedim, yarın işte ne giyeceksiniz?
Baktı.
– Montum var.
– Sıcak mı?
– İdare ediyor.
– Gerçekçi konuşalım, sıcak mı?
Sessizlik.
– Hayır, alışığım.
Kabanı düşündüm. Niye bana lazım? İyi bir palto var, başka giysilerim var, zaruriyet değil; sadece ilke mi? Polisi arasam hakkım. Ama…
Telefonumu açamadığım o soğuk üç saniyeyi düşündüm. Alperin, emir verir gibi sessiz kalan sesini. Kendin çöz, dediği anı.
Gülümsediğinde Diclenin gözünde bir ışık vardı; oğlunu anlatırken.
Bir buçuk yıl önce aynada kendi yüzüm geldi aklıma. O zamanlar ısınmış bir his duymuştum. Ama şimdi biliyorum, kaban sıcaklık değilmiş, sembolmüş.
Ama sıcaklığın kaynağı o değilmiş.
– Dicle, dedim, kaban sende kalsın.
Şaşkınlıkla baktı.
– Ne?
– Kabanı… Senin olsun. Sana ait.
– Ciddi misiniz?
– Evet. – Kahveyi bitirdim. – Acıman değil, gerçekten gerektiği için. Çünkü bende bir fazlalık, sende bir mecburiyet. Aradaki fark büyük.
Uzun süre başını eğdi.
– Bunu bedavadan kabul edemem, dedi sonunda.
– Zaten bedava değil, bin beş yüz lira verdin.
– Böyle bir kaban o para mı?
– Sıfırdan başlayan biri için çok para…
Başını yere eğdi, sonra kaldırdı.
– Niye?
– Çünkü o kaban bana geçmişte hayali bir anlam yüklendi, ama sana kendi emeğinle başka bir anlam veriyor. – Biraz durdum. – Herkesin yükü başkasında farklı. En çok kimde ağırlığı varsa orada kalsın.
Kısa bir gülümsemeyle:
– Teşekkür ederim, dedi.
O an konuşmak kolaydı. Birer çay daha söyledik. Dicle cerrahi serviste çalışmanın zorluklarını anlattı. Ben de ona ışıklı salonun insanı nasıl değiştirip ferahlattığını…
– Bizde koridorlar karanlık, dedi.
– O kötü. Karanlık ortam insanı sıkar.
– Demek ki, elden geçmesi gerek.
– Evet, ama masraf çok, genelde kimse uğraşmaz…
– Kötü işte…
Bir saat kadar kaldık küçük kafede. Zamanı hiç hesaplamadım. Halbuki ben sürekli saate bakan biriydim. Şimdi bir yabancının yanında, kendimden geçmişim.
– Ben artık Merti alacağım, dedi Dicle.
– Kreş kapanacak mı?
– Yediye kadar, yetişirim.
Kabanını giydi, düğmelerini iliklerken dönüp baktı.
– Siz nasıl gideceksiniz? Arabanız orada mı?
– Evet, çekici ararım ya da takside telefon şarj ederim.
– İsterseniz benimkiyle arayabilirsiniz, şarjım var.
Baktım.
– Senin yetişmen gerekmez mi?
– Yetişirim.
Çekici aradım, tarife verdim, detayları yazdırdım. Dicle kenarda telefonu tuttu. Sonra birlikte çıktık.
Kar azmıştı. Dicle bereyi çekti, ben yakamı kaldırdım.
– Hangi tarafa? diye sordu Dicle.
– Şuradan arabaya.
– Ben de ters yöne. – Hafif eğilip, – İyi geceler o zaman.
– Size de.
Ayrıldık. Döndüm, Dicle karşıya hızlı adımlarla yürüyordu. Manto kabarıktı, o kahverengi parlaklık, kızıllık derinde… Ona yakışıyordu.
Ben arabama gittim.
Rüzgâr çarpıyordu. Ellerim soğuktu, palto sıcacık değildi ama ağır bir şey değil, sadece soğuk hissi. Tamamen fiziki.
İçimde ise, bir sessizlik; iyi veya kötü, sadece sakinlik. Gürültü sustuğunda fark ettiğin türden.
Arabam hâlâ oradaydı. Çekici kırk dakikaya gelecekmiş. Sırtımı rüzgâra dönüp bekledim.
Alperi düşündüm.
Öfke değil, çoktan aşılmış. Duygusal bir mesele değil artık; çözülmesi gereken eski bir dosya gibi. Dokuz yıl. İlk ikisi başka, yedisi iş ortaklığı, konuşulmamış telefonlar, olmayan akşam yemekleri…
Soruyorum: Ne tutuyordu beni bunca yıl?
Alışkanlık. Herkesinki gibi bir günahı arada kaynatan Böyle idare et hali. Belki biraz korku. Ama en çok, bekleyiş. Beklediğini itiraf etmeden bekleyiş. Belki tekrar kutu gelir, belki sıcaklık döner… O manto, bu umut.
Ama manto yok artık. İyi ki yok.
Kar yağışında, arızalı arabamın başında, telefonsuz, mantosuz düşünüyordum. Eve dönünce Alperle konuşacağım. Hangi kelimeleri kullanacağımı bilmiyorum. Hiç beceremedim. Ama konuşacağız. Kavga yok, ağlamak yok, sadece konuşma. Sakin, çözülmesi gereken bir iş gibi.
Çekici genç, konuşkan bir şofördü. Sorun ne, dedi, başını salladı, kabinin çakmaklığından telefonumu şarj ettirdi. Sadece ekranı açabildim; ofise aradım:
– Bugün yetişemem, dedim Vildana, ofis yöneticimize. – Arabam arızalandı. Acele iş yok, ben akşam bakarım.
– Tabii Şebnem Hanım. Her şey yolunda mı?
– Her şey yolunda.
Ve garip şekilde bu doğruydu.
Çekicide camdan İstanbul boğulmuş kar ışıklarını izledim. Mart gelsin, dedim içimden. Ofiste bir proje var; bir çocuk merkezi. Orada oyun salonunun ışık problemi var. Aylarca ertelemişim, artık konuşup bir şeyleri baştan çizmek lazım. Vakit kaybetmemek lazım.
Biraz gülümsedim. Fazla değil, içten.
Serviste arabayı bıraktım, eve taksiyle döndüm. Camdan bakarken kar dikine iniyordu, sakin sakin.
Ev boştu. Alper yine toplantıda ya da bir başka yerde. Paltoyu astım, mutfağa geçip çay suyu koydum. Pencereden kar yığılıyordu.
Dicleyi düşündüm. Şimdi Merti alıyordur okuldan, önde küçük bir çocuk, başında ponponlu berenin ucu oynuyordur. Eve yürüyorlar geceye. Dicle, Mertin sorularını dinliyor, Mert sürekli anlatacak şey buluyordur…
Telefonunu almadım. Zaten gerek yok; hayatın kısa kesişmelerinden biri. Ama orada, o an, bana bir şey kaldı. Yalnız manto değil, başka bir şey. Eminim unutmayacağım.
Çayım oldu, masaya oturdum.
Alper gelince: Konuşmamız lazım, diyeceğim. Öylesine meselelerden değil. O sıkılır, ama artık ertelemem. O dinler, ben anlatırım.
Sonrası? Onu düşünmüyorum. Büyük ihtimalle planladığımız gibi gitmeyecek. Ama hislerimi söyleyeceğim. Samimi, suçlama yok. Benim bakışım bu, ben böyle hissediyorum, ben bunu istiyorum.
Zor şeyler değil, anladım ki. Pahalı hediyeler, gösterişli buluşmalar değil. Akşam eve gelince, telefonuna cevap verecek biri istiyorum. Yanı başımda anlatınca, dinleyecek biri istiyorum. Hâlâ mümkün mü, bilmiyorum. Ama artık, bilmiyormuş gibi davranmayacağım.
Çayım elimde, dışarı bakıyorum. Sessiz, sakince kar yağıyor, fırtına değil; sadece kar.
Bir yerlerde, Dicle Mertin elini tutuyor, yolda konuşuyorlar. Bir yerlerde benim araba tamirde bekliyor. Bir yerlerde toplantılar uzuyor.
Burada ise, mutfakta, sıcak çay içiyorum.
Belki baharda bir şeyleri değiştirmeli. Not gibi değil, devrim gibi değil, sadece bana ait, yeni bir şey. Belki suluboya kursuna yazılırım, aylarca aklımdan geçiyor. Belki çocuk merkezi projesini baştan ele almak, sadece planı değil konsepti de değiştiririm. Çocuklar için iyi bir yer yapmak. Benim işim bu. Bunu iyi yapmak istiyorum artık; yarım yamalak değil.
Dışarısı karanlık. Sokak ışığında sadece kar belli oluyor.
Çayı bitirip bardağı yıkadım.
Sonra antreye geçip askıdaki paltoma baktım. Finlandiyadan, kaşmir. İyi, sıcacık.
Işığı kapatıp odaya geçtim. Beklemek için değil.
Artık beklemek yok.
Sadece olmak. Şimdilik yeter.
***
Birkaç hafta sonra, Şubatta, havalar biraz olsun yumuşamışken, bir kadının karşıdan yine o mantoya benzeyen bir şey giydiğini gördüm. Kalbim bir an hızlı attı, sonra geçti. Hayır, başkasıydı. Sadece benzer bir kaban.
Ofise gidiyordum; çocuk merkezindeki müşteriyle toplantım vardı. Elde yeni çizimler; oyunsalona hem kuzeyden hem güneyden ışık alınmasını sağladım, koridorla arasındaki duvarı kaldırdım. Müşteri illa ki sıkılacak bu değişiklikten. Ama açıklarım, iyi anlatırım.
Asfalt üzerindeki kar erimeye başlamıştı. Şubat sonu, yakında mart.
Yolda yürürken düşündüm: bazen bir insanla sadece bir defa karşılaşırsın, yol üstü, tam karda, durağın kenarında. Sana öğüt vermez, mucize yaratmaz; sadece kendi hayatını anlatır. Sen dinlerken kendinle ilgili, bugüne dek adını koymadığın bir gerçeği anlıyorsun.
Hikâyenin gerisi yok.
Bazen böylesi yetiyor.
Kişisel dersim mi? Hayatta bazen çözümü, anlamı ya da gücü birinden değil, kendinden buluyorsun. Bir yabancının yanında, kendi sıcaklığını yeniden hatırlıyorsun. Ve asıl mesele, iyi bir kaban ya da başkası değil; hayata kendi ayaklarınla, kendin güvenerek devam edebilmektir.




