Bir Bardak Süt

Bir Bardak Süt

Hayat ne sadece yoksullara, ne de onların yakınında olanlara kolaylık sağlıyor. Bunu Zeynep Kara çoktan anlamış durumda. Sekiz yıldır sosyal hizmetlerde çalışıyor ve bu sürede hem yoruldu hem de zayıfladı. Hatta zamanla biraz sertleşti; işini eleştirenlere karşı alaycı konuşmayı da iyice öğrendi. “Kim oluyorsun da benim işimi sorguluyorsun?” deyip karşısındakini bakışlarıyla sustururdu. Öyle dik bakardı ki, istemsizce konuşmak bile gelmezdi insanın içinden ya da bir anda oradan uzaklaşmak isterlerdi. Bu yüzden ona “Zeynep Kara” yerine, kadınlar arasında “Kara Zeynep” derlerdi.

Zeynep, yıllardır korumaya muhtaç yaşlılara ve engellilere sürekli alışveriş yapıp ev temizliğiyle ilgilenir, herkesle kolayca anlaşırdı. Bir kez tatsız bir olay yaşandı, yalnız bir dede ona çikolata verdi. Böyle hediyeler almak yasaktı ve Zeynep de normalde asla kabul etmezdi ama o gün bir anlık zayıflıkla aldı. Eve götürdü, ama bir parça kırıp da yiyemedi; boğazında takılır diye endişelenip çikolatayı apartmandaki komşunun çocuğuna verdi. Sonra dede tekrar bir hediye vermek isteyince redetti. O yaşlı adam ise sosyal hizmet müdürlüğüne gidip şikâyet etti, “Çikolata yetmiyor, para istiyor bunlar,” dedi. Zeynep’i işten çıkarmak istediler, ama o da direnmedi: “Çıkarın, üzülmem. Ben de insanım, paspas değilim!” Yine de kovamadılar çünkü diğer yaşlılar araya girdi; onların arasında Emine Yıldız da vardı.

Emine ile Zeynepin hayatı birbiriyle benzeşiyordu. İkisi de küçük yaşta anne-babasını kaybetmişti. Emine çocukluğundan beri engelliydi ama Zeynep dışarıdan bakınca çok sağlıklı görünürdü. Lakin iç dünyasını gören, onun aslında ne kadar kırılgan olduğunu anlardı. Onları eşitleyen ortak yaraları ise çocuk sahibi olamamalarıydı. Zeynep zamanla bu durumu kabullense de Emine savaşmaya devam ediyor, umudu bırakmıyordu. Zeynep bazen çok üzüldüğünde, Emine onu azarlardı; özellikle birkaç defa rehabilitasyon merkezindeki prova çalışmalarına katıldıktan sonra daha güçlü olmuştu. Emine başlarda sahneye çıkmak istemezken, ziyaretlerine gelen Hoca Yusuf da ona “En iyisi nakışla uğraşmak,” diyordu. Gerçekten de Emine’nin elleri çok maharetli değildi ama sabrı ve gayreti vardı. Başta mendil ve masa örtüsü işledi, sonrasında keten elbisesini desenlerle, kırmızı ve zümrüt tonda, göz alıcı motiflerle süsledi. Sonra bu elbise yöresel el sanatları fuarına götürüldü, birincilik aldı ve son gün cüzi bir miktara satıldı. Emine de ilk kez para kazandı, heyecanla Zeynepi arayıp ağladı çünkü ne yapacağını bilmiyordu.

Dert etme, bir yolunu buluruz harcamanın! diyerek güldü Zeynep, sonra ciddileşti: Benzer elbiselerden alır, birkaç yıl oyalanırsın. Kafanı karıştıran düşünceleri de biraz uzaklaştırırsın.

Aslında Emine, Zeynepin bu son sözlerine kırılmıştı. Çünkü son dönemde ciddi ciddi evlenmeyi düşlüyordu. Filmlerden aşıkların neler yaşadığını biliyor, ama kendi gerçekliğine bakınca sadece imrenmekle yetiniyor.

Nakışta edindiği başarı sayesinde merkez Emineyi arayarak dans stüdyosunda çifte dans çalışmasına davet etti. O ise önce şaşırıp telefonu yüzüne kapattı. Arayarak ikna ettiler; “Bir dene olmazsa bırakırsın,” dediler. Kimle çalışacağım ki? diye sordu Emine. Senin gibi biriyle. Bizde herkes kendi imkanına göre bir şey bulabiliyor, öyle kimse boşta kalmaz bu ülkede, dedi stüdyonun başındaki Ayşegül Hanım kararlı bir sesle. Denemeye değer, dedi Emine iç çekerek.

Ertesi gün, kısa saçlı, çatık kaşlı, yaşlı bir minibüs şoförü Emineyi almaya geldi. Zeynep, Emine’ye özenle saçlarını hazırlamıştı. Otobüste Emineyle birlikte çalışacak olan kişiyle tanıştı; adı Mustafaydı. Elini uzatınca tarifsiz bir heyecan hissetti, güçlü bir erkeğin elini dokunmak başka bir şeydi.

Rehabilitasyon merkezinde şoför ve Zeynep yardımıyla salona çıktılar; Mustafa kendi tekerlekli sandalyesini ustalıkla idare ediyordu. İlk prova berbattı, ikisi de terledi, utandı, hareketleri tutturamadılar. Hem üstlerinde süzülen uzun zarif bir eğitmen, hem Ayşegül Hanım, hem de Mustafa önünde, Emine kendisini iyice beceriksiz hissetti. Ama bu sadece başlangıçtı. Aylar geçti, haftada iki gün prova yaptılar, Zeynep de her an Emineyle birlikte oldu.

Sonbaharın ve kışın tamamı böyle geçti. Emine artık nakış değil dansa gidiyordu, neredeyse ona bağımlı oldu. Hatta çalışmaya gider gibi koşa koşa gidiyor, heyecanla hazırlanıyordu.

Yine öyle bir gün, prova için hazırlanırken Zeynep asık suratla gelince Emine sitem etti:

Ne oldu, surat asıyorsun bugün?

Hiçbir şey yok, asmadım! Zeynep yüzünü kasarak cevapladı.

Emine ise konuyu değiştirdi:

Şimdi kırk yaşındayız, daha genç sayılırız. Belki hala aile kurabiliriz!

Senin aklın hep orada… Ben yaşadım o işleri, yedi yıl evli kaldım, kocam dayanamayıp gitti; doğru yaptı. Arkadan konuşmadım bile. Yazık anne-babam torun göremedi…

Eskiyi bırak, fırsatını bulsan illa evlenirdin!

Yine laf ediyorsun ha?

İstemiyorsan çocuğu, zamanımızda teknolojisi var, olur.

O işler para ister! Benim maaşım ne ki?

Ama televizyonda açıkladılar, artık bu işlemler bedava yapılacak dediler.

Neyse hadi, bırak şimdi… Neyle gidiyorsun dansa?

Pembeli bluzla, gri etekle!

Bari bir kez de sahne kostümünü giy, onun için dikilmedi mi? Uzun elbise, alışmak lazım.

Genel provada alışırım. Otobüste üstümü kirletmek istemem!

Genel provadan bir gün önce daha uzun çalıştılar. Eve gelince Zeynep, Emineyi salona çıkardı, yardımcı oldu, banyoda yıkadı, kurulayarak mutfağa oturttu. Çay demledi, şeker ve bisküvi getirdi. Ama Emine onlara bakmadı, birden sordu:

Senin ilk defan nasıldı?

Neyi soruyorsun?

Yani erkekle olan diye utandı Emine.

Hatırlamıyorum…

Yalan söyleme, yıllarca evliydin, şimdi de Mustafa var hayatında.

Olsa ne olacak? Boşandıktan sonra iki ay gelip gitti, sonra başkasını buldu, genç tabii. Bana da gerek yok, kıskanacak bir şey yok yani! dedi sertçe.

Ama Mustafa bana bakıyor, beğeniyor sanki.

O tipler hep sarışın sever, boş yere kafana takma. Sonra pişman olursun.

Peki nasıl oluyor, anlat işte…

Hiçbir şekilde. Artık konuşmak istemiyorum. Çayını iç, yat biraz, solgundun zaten.

Emine susunca, Zeynep anladı ki, Emine’nin ruhu yine karmakarışık. “Şimdi daha da sarılacak bu hayallere,” diye düşündü Zeynep ve her zamanki işleri öğrendiği gibi, çabucak toparlanıp çıktı:

Kapını kilitle, yarın öğlen gelirim. Ne alayım marketten?

Sen biliyorsun işte! diye Emine suratını astı, gözlerini kapattı.

İyi uyu! Yarın prova var neticede!

Emine cevap bile vermedi.

Al işte, dans bu hallere getiriyor insanı, dedi Zeynep kendi kendine. “Dayanırsa iyi yine!”

Dışarı çıkar çıkmaz düşündü: “Belki birini ayarlamalıyım ona. Aslında zannettiği kadar işe yaramaz değiller! Nasıl da Mustafa’yı kıskandı!”

Zeynepin ardından Emine pişman oldu, kaba davrandığı için üzgündü. Zeynep ise bunca zaman ona emek vermişti; Emine şimdi anlatacak kimse bulamıyordu. “Keşke şiir yazabilsem, bir aşk şiiri dökerdim içimden,” diye düşündü. Yine de aklından çıkaramıyordu Mustafayı; onun derin kahverengi gözlerini ve güçlü ellerini hatırladı. Başta valse başlarken çok korkuyordu ama Mustafa’nın yanında olmak ona güven vermişti. Her defasında, koreograf ona “Aferin!” deyince ilkokul çocuğu gibi gururlanıyordu.

Artık dansı iyice ezberlemişti; Mustafa’ya, Zeynep’e ve hatta kuliste sürekli tamirat yapan turuncu tulumlu elektrikçiye bile alışmıştı.

Ertesi gün, Emine kostümünü yatağına serip sökük var mı diye kontrol etti. Koyu mor, parlak taşlarıyla parlayan elbise ele avuca sığmıyor gibiydi. Bir an kendini aynada bu elbise ile hayal etti… Sonra düşünmekten korktu, en iyisi Mustafaya odaklanmak ve sahnede hiçbir hareketi kaçırmamak gerektiğini düşündü.

Kapı aniden açıldı, Zeynep içeri girdi:

Hazır mısın bakalım genel provaya, yıldız hanım? hafif alaycı şekilde sordu.

Hazırım… Fena halde heyecanlıyım sadece!

İyidir heyecan, demek ki duygun var sende hâlâ. Hadi toparlanalım yavaş yavaş.

Hazırlanmaları uzun sürdü. Sinirli minibüs şoförünü erken çağırdılar çünkü Emine ilk giyinen olmak istiyordu. Kültür merkezine vardıklarında, kendisine herkesin baktığını hayal etti, Mustafa da simsiyah takımı ve papyonuyla çok şıktı ama yanında bir kadın vardı.

Kuliste hazırlanırken Mustafa yaklaşıp Emine’nin yanağına öpücük kondurdu:

Endişelenme, her şey yolunda olacak!

Kafası bulanıktı, yanaklarındaki sıcaklığı dondurmak ister gibiydi. Hemen arkasında Mustafa’nın yanında bir kadın vardı, bastonuna yaslanıyordu.

Merak etme, harika geçecek! dedi kadın.

Siz kimsiniz? diye sordu Emine, içinde tuhaf bir hisle.

Mustafa geldi, Emine’nin duygularını anlayacak gibi:

Emine, tanış, bu eşim Asuman.

Emine usulca başını salladı, Mustafa’nın elinde alyans olduğunu gördü, halbuki daha önce hiç yoktu! Her şey bir anda kayboldu sanki; nefes alamıyor, başı dönüyordu…

Kendine gelince, etrafında toplananlara bakmak istemedi, sorulara da hep susarak cevap verdi. Eve dönerken otobüste de öyle sustu, ta ki eve yaklaştıklarında Zeynepe sordu:

Mustafa nerede?

Prova salonunda; eski takım arkadaşıyla çıkacak sahneye. Sen ise neredeyse fragmandan dağıldın, buna da şükret! Hoca Yusuf sana haklıymış, dediğinden dönme! diyerek sertçe söylendi Zeynep.

Emine ona kırıldı.

Sonunda, suratsız şoför, Emineyi eve çıkarmasına yardım etti, Emine kostümüyle olduğu gibi yatağa yayıldı.

Turneyi kapattık değil mi? dedi şoför gülerek.

Bitti Mutluluklar, güle güle! dedi Zeynep, ardından Emine’nin yanına oturdu. Söyle bakalım şimdi, ne oldu sana böyle? gözlerine baktı.

Emine hemen konuşmadı, ağladıktan sonra titrek bir sesle;

Mustafa evliymiş…

Zeynep, başta bir şey olduğunu sanmıştı; ama mesele buydu demek ki.

Sen ciddi ciddi umut mu bağladın ona, sevinçten havalara mı uçtun?

Sana ne, git başımdan!

Zeynep gitmedi, Emine tekrarladı:

Git, bir daha da gelme. Ben yalnız da yaşarım! Sen kötüsün, Kara Zeynep!

Sesi cılız çıkıyordu, Zeynep Emine’yi kırmak istemezdi; ama baştan aşağı üzüldü. Bunca yıl Emine’yi tanımış, ona kardeş olmuştu resmen ama şimdi her şey silindi sanki. “Gerçekten mi, hayaller yetti de beni itmeye başladı,” diye düşündü Zeynep. Etrafındaki başka yardımcılar gelirdi, market ve ev işini bitirip hemen evlerine dönerlerdi. Zeynep ise hafta sonu bile Emineyle kalırdı, onunla film izler, yemek yapar, bazen gecelerdi. Şimdi kötü olmuştu, en kötüsü “Kara Zeynep” demesi!

Teşekkürler, Emine Hanım! diyerek buruk bir şekilde uğurladı.

Sessizce giyindi, eve dönerken dizleri titriyordu. “Yarın müdüre gider, bu işi bırakmak isterim,” diye düşündü. “Ya da kreşe geçerim; zaten teklif ettiler. Eskiden anasınıfında çalışıyordum, orada kimse bana böyle isim takmamıştı!”

Eve girince yemek hazırlamaya mecali kalmadı; çay-bisküviyle idare etti. Tüm günün koşuşturmasıyla bitkin düştü, kanepeye uzandı. Uyumadan önce de Emineyi düşündü: “Biraz yalnız kalsa kendine gelir! Herkes onun ayağında dolaşmak zorunda değil ki!”

Gerçekten derin uykudayken telefon çaldı. Hoca Yusuf arıyordu:

Zeynep Hanım, acil Eminenin yanına gidin. Hastaneye götürmek gerek…

O an büyük panik yaşadı; Emine’nin evini kilitlemeyi unutmuştu bile. Hemen çıkıp yolda hızlıca koştu. Acil ambulansla karşılaşınca, “Acaba onda mı?” diye içinden geçirdi.

Bina önünde polis aracı, Hoca Yusuf, komşular vardı.

Ne oldu Emineye? diye sordu Zeynep.

Zehirlenme şüphesi Az önce arayıp kötü olduğunu, gelsin dedi, ama detay vermedi. Girince baygın halde bulduk, yanında bir kutu hap

Bir polis yaklaşıp sordu:

Siz onun bakımından sorumlu musunuz?

Sosyal hizmetler görevlisiyim, ziyaret ediyorum. Nesi var?

İntihar teşebbüsü!

İntihar edecek nesi var ki, melek gibi yaşar?

Demek biri canına tak ettirdi. Soruştururuz… Anahtarınız var mı?

Var…

Buyurun, elektrikli aletleri kapayın, kapıyı kilitleyin, mühürleyeceğim. Sonra karakola gelirsiniz, ifadenizi alacağız.

Ne ifadesi, bir saat önce çıktım evden, her şey normaldi!

Demek ki normal değildi. O yüzden ifadeniz gerekiyor; kurtulursa onun ifadesiyle karşılaştıracağız.

Zeynep, Eminenin komşularıyla eve girdi.

Buzdolabını da fişten çekin, dedi polis.

Ama yiyecekler bozulur! dedi Zeynep şaşkınca.

Balkona koyun.

Zeynep, sürahileri balkona çıkardı, telefonu gördü.

Telefonunu hastaneye götüreyim bari!

Her şey olduğu gibi kalsın!

Söyleneni yaptı, polis mühürledi, sonra karakola götürdüler. Zeynep, uzun bir ifade yazdı, polis gülümseyerek sordu:

Aşk acısı için mi bu kadarını yaptı sence?

Ondan başka ne olabilir ki?

O zaman bizim işimiz yok, gidebilirsin.

Eve değil de taksiye atlayıp hastaneye koştu. Danışmada nöbetçi hemşireye en son Emine Yıldızın gelip gelmediğini sordu:

Zehirlenen hasta mı? Şu an yoğun bakımda, midesi yıkanıyor. Kendine geldi biraz.

Çok şükür! Görebilir miyim?

Mümkün mü, hanımefendi? Üç gün sonra anca izin çıkar, o da servise gelirse. Hem gripten dolayı hastanede karantina var. Siz nesisiniz?

Arkadaşıyım…

Güzel, yalnız zannediyorduk!

Tekerlekli sandalyesini getirebilir miyim? Engel durumu var da.

Burada sedye yok mu yani? Ayıp ediyorsun. Şu numarayı ara, ne zaman taburcu olursa haber veririz.

Zeynep, evde hem üzgün hem yalnız hissetti; birine telefon açmak bile istemedi. Günler sonra, kendisini arayan bir hemşire haber verdi:

Siz Zeynep misiniz?

Evet, benim.

Ben Emine Yıldızın hemşiresiyim. Emine sizi görmeyi çok istiyor, ama odasına almak yasak, ikinci katta üçüncü pencereden ona el sallayın. Saat birde bekleyecek.

Teşekkürler! Bir şey gönderebilir miyim?

Hiçbir şey getirmeyin, hastane karantinada.

Çiçek de mi yok? Dün 8 Mart Kadınlar Günüydü…

Hiç-bir-şey! yavaşça hecelendi karşıdan.

Zeynep öğlen iki yaşlıyı ziyaret etti, ardından soluğu hastanede aldı, belirtilen pencerenin karşısına geçti. Biraz bekleyince Emine göründü; solgun, zayıf ama sevinçli gözlerle el sallıyordu. Camdan bir kağıt gösterdi: Kocaman harflerle “AFFET” yazıyordu. Zeynep elleriyle “önemli değil” işareti yaptı, ama içi sevinçle doldu; Emine yumuşamış, barışmıştı. Emine ayrıl dediğinde Zeynep de el salladı, ardına bakarak hastaneden çıktı.

Kar eriyen kaldırımlarda yürürken içi huzurla doldu. Vitrinler, park, sokaklar altın rengi güneş ışığında yıkanıyordu; uzaktan bir caminin kubbesi parlıyordu. Zeynep o ışığa bakıp, gerçek baharın geldiğini, tüm kötülüklerin kışta kaldığını hissetti. İçinde yeşeren bu tazelik son günlerin tüm gerginliğini unutturdu. “Artık üzülmeye gerek yok,” diye kendi kendine düşündü ve gözleri sevinçten nemlendi; burnunu çekip bir kez daha gülümsedi: “Emine, yine baş belası, ne inatçı kız şu!”

Rate article
Lifequest
Bir Bardak Süt