Doksanların Efsanesi: O Dönemin Unutulmaz Divanı

Doksanlardan Kalan Kanepe

Çocuklar, size bir sürprizimiz var! Nevin Hanım, ferah ve henüz neredeyse bomboş olan yeni salonumuzu incelerken ışıl ışıl gülümsüyordu. Size kanepemizi hediye etmeye karar verdik!

Dünya bir anlığına durdu. Keremle göz göze geldim. Yüzünde limon yutmuş gibi, gergin bir tebessüm vardı.

Anne, baba, gerek yok ki O hâlâ sapasağlam. Size lazım olur, demeye çalıştı Kerem.

Olur mu öyle şey, elini salladı Hasan Bey. Biz yeni kanepe aldık, modern, küçücük bir şey. Bu ise sağlam, gerçek ahşap iskeletli, öylelerini artık üretmiyorlar. Size ilk zamanlar için ideal olur, üstüne para da harcamazsınız.

“İlk zamanlar” Bu cümle bana bir mahkûmiyet gibiydi. O koyu bordoya çalan kadife canavarı hayal ettim salonda. O zamana kadar içimden ona “Salonun canavarı” diyip durmuştum. Onların odasında odayı ikiye bölerdi, şimdi benimkinde de aynısı olacaktı.

Nevin Hanım, çok incesiniz ama kelime aradım. Bizim tarzımız daha başka bir şey düşünmüştük.

Hah, o moda da geçer gider, homurdandı kayınvalidem. Şimdiki gençler, hep o bembeyaz kutuları seviyor. Ama iyi eşya ömürlüdür kızım, gör bak sen bana sonra dua edeceksin. Yarın ambarla konuştuk, getirttiriyoruz.

Ve getirdiler. İki hamal, burunlarından soluyarak, yeni laminant döşeli, aydınlık salonumuzun tam ortasına o bordo canavarı yuvarladılar. Gittiklerinde Keremle uzun uzun kanepede sessizce baktık. Salonun ortasında, tüm havayı yutuyordu sanki. Kıvrık, oymalı ayakları çökmüş gibi duruyor, yer döşemesini hırpalıyordu. Yaşlı kadife ve hafif tatlımsı küf kokusu yavaşça yayıldı.

En azından üstüne oturacak bir şeyimiz var, dedi Kerem.

Bir şey demedim. Biliyordum; bu sadece bir kanepe değildi. Bu bir Truva atıydı. İçinde, ailesine borçlu hissettiren tüm duygular, eski beklentiler, suçluluklar saklıydı. Artık o Truva atı salonumuzun ortasındaydı.

***

Tam üç ayımı bu salonun projesine harcamıştım. Her akşam dergi karıştırdım, Pinterestten örnekler kaydettim, planlar çizdim. Salon dairenin kalbiydi; 18 metrekare, kocaman, doğuya bakan camla her sabah ışık dolacaktı. Duvarlara açık krem rengi sürdüm; perdeyi ketenden, hafif ve uçuşan seçtim. İskandinav tarzı, açık gri bir köşe kanepe bulmuştum; ince ahşap ayaklı, ufak ama rahat. Yanına düşük bir berjer, açık ceviz sehpa Karşıya TV konsolu ve kitaplık gelecek. Minimalist, ferah, aydınlık bir yaşam hayali…

Fakat şimdi orada, koyu bordo, içine çökmüş güllerle, yapraklarla kaplı, dökülmüş kolçaklardan süngeri sırıtan, sırtında eskimiş cilalı koyu ahşap şeritler olan, oymalı ayaklarıyla aslan pençesi gibi çirkince duran, üç buçuk metrelik, neredeyse bir metrelik derinliğinde, içine çöktüğümde çıkamayacağım bir canavar vardı. Ortası çökmüştü, yayları sızlanıyor, yastıklar sürekli orta çukura kaçıyordu.

Ama en kötüsü bu değildi. En kötüsü, bu kanepenin onlarca yıllık aile hatırası taşımasıydı. Orada TV izlenmiş, çekirdek çitlenmiş, gece vardiyasından sonra uyuşmuş, üstü püsküllü örtülerle süslenmişti. Bütün kokuları, tütün, yemek, parfüm çekmiş; tam bir ev tortusuydu. Ve şimdi benim salonumda, canlı bir varlık gibi yer alıyordu.

Ertesi gün üstüne kocaman, bembeyaz bir örtü aldım. Bordo kabusu gizlemeyi umdum. Ama oymalı ayaklar, lanetli biçimde alttan fırlıyor, örtü yamulup kayıyor, kolçaklarda tuhaf duruyordu. Her yarım saatte bir düzelttim, sonra pes ettim.

Kılıf mı alsak? dedi Kerem ihtiyatlıca.

Üç buçuk metrelik kanepeye kılıf mı? Ya şu ayaklar? Kerem, mesele sadece renk değil. Bu alet salonun yarısını kapsıyor!

Kerem sustu. Ailesinden bahsedilince hep susardı o. Çünkü onu öyle büyütmüşlerdi: Hiçbir şey çöpe atılmaz, daha işi varsa saklanır. Hasan Bey emekli astsubay, tutumluluk ve pratiklik dersi vermiş, Nevin Hanım ise her peçeteyi, her kahve fincanını kutuda tutmuştu. Onlar için eşya atmak, aileye ihanet gibiydi.

Ama suçlu ben miydim? Ben farklı ailede yetiştim, bana boşluk, ferahlık, uyum önemliydi. Neden başkasının geçmişini kendi evimde yaşamak zorundaydım?

Sonraki gün Nevin Hanım aradı:

Ececiğim, nasıl buldun kanepemizi? Rahat mı yavrum?

Teşekkür ederim bayağı heybetli…

Tabii! Biz onu 1995te aldık. Baban o zaman Kütahyadaydı, para biriktirdi, getirdi. O zamanki mobilya başka, şimdi hepsi tek kullanımlık. Bu kanepe kolay daha yirmi sene gider, gör bak!

Yirmi sene O bordoyla yirmi yılı düşündüm, içimi gizli bir panik kapladı.

Siz yenisini mi aldınız?

Tabii, küçük, gri bir şey aldık. Açılınca yatak olup az yer kaplıyor. Bize yetiyor, yaşlandık biz de kızım, güldü. Ama size gençlere gösterişli lazım, işte bizimki tam size göre!

Telefonu kapatıp yere, parkeye oturdum. Onlar yeni, rahat, küçük bir kanepe alıp kendi eski eşyasını bize, iyilik namına bırakmışlar. Ve inanıyorlar ki yaptıkları gerçekten hayırlı, hem bize iyilik ediyorlar hem geçmişin kıymetini paylaşıyorlar.

Ama ben o geçmişi istemiyordum. Kendi salonumda istemiyordum.

***

Bir hafta boyunca kanepede yaşamaya çalıştım. Sabah kahvemi içmeye oturdum, çukura gömüldüm, yaylar sırtıma battı, köşe denedim, kolçak yüksekti. Akşamları dizi izlerken kadife ayaklarımı rahatsız etti, ağır koku üzerime sindi. Sanki cildime, saçlarıma, elbiseme geçti.

Arkadaşlarımı çağıramadım. Utanıyordum. Ben, başkalarına ev güzelleştiren iç mimar, salonda doksanlardan bir anıtla yaşıyorum! Üstelik, en yakın arkadaşım Melis, taşınma hediyesi için geldiğinde kanepede dondu kaldı:

Ece, bu ne? dedi duvara yaslanıp kanepeye bakarak.

Kayınvalidemlerin hediyesi,…

Hediye mi? Sen bana planı göstermiştin, ince gri L koltuk vardı orada. Bu bu canavar mıydı?

Ne diyeyim, işte…

Ece, bu burada kalırsa evde başka hiçbir şeyi yerleştiremezsin. Berjer? Sehpa? Raflar? Hepsi bunun etrafında dönecek.

Haklıydı. Kanepe dayatıyordu. Her şey ona göre olacaktı. Bu da dayanılmazdı.

***

İki hafta sonra, Keremin ailesi evi görmeye geldi. Pasta yaptım, evi derleyip topladım, çay koydum. İçimden kırk dakika ayarladım: En fazla dayandığım süre.

Hasan Bey ve Nevin Hanım ellerinde köyden elma, reçel, bisküviyle geldiler, salona geçince donup kaldılar.

Bak Hasan, nasıl da tam oturmuş! diye ellerini şaklattı kayınvalidem.

Hasan Bey kanepeye oturdu, yaylarını yokladı:

Adam gibi mobilya işte. Şimdikiler gibi değil. Oturunca içine gömülmezsin, sağlam dayanır.

Kerem kibarca onayladı. Ben kapının eşiğinde susuyorum. Dakikalar geçiyor.

Neyin var kızım, suratın asık, beğenmedin mi kanepemizi?

Yoo sadece çok büyük daha küçük bir şey düşünüyorduk

Neden küçük olsun? Ev sizin! Çocuk da olur, misafir de kalır. Herkes sığsın, rahat etsin. Pratik düşün biraz.

Her şey pratik onlar için. Eşya, tabak, hayat Güzellik, uyum, tarzgeçici, gereksiz. Pratik olsun yeter.

Sehpa yok mu? TV nerede?

Henüz seçmedik, dedik Keremle.

Ne seçmesi? TV duvara as, sehpa da bizde var. Yazlıkta, ahşaptan, sapasağlam. Onu getiririz!

Gözümde yine aslan ayaklı, kaba bir masa canlandı. Yeni bir emanet, yine benim fikrim sorulmadan.

Gerek yok, dedim beklenmedik bir kararlılıkla. Biz kendi tarzımıza uygun bir şey alacağız. Modern, hafif.

Nevin Hanım hafifçe ofladı.

Ece, kızım, biz sana iyilik olsun diye şey yaptık. Elimizdekini paylaşıyoruz niyetine, yoksa Ev sizin tabii.

Evet, bizim evimiz, dedim yavaşça. Biz de kendi tercihlerimizi yapmak istiyoruz.

Bir sessizlik oldu. Kerem soldu. Hasan Bey kaşlarını çattı. Nevin Hanım dudaklarını sıktı.

Kerem hemen araya girdi.

Anne, Ece yanlış bir şey demedi, biz biraz daha düşünmek istiyoruz.

Kafamdan zaman geçti. Yirmi dakika daha. Sonra misafirlik bahanesiyle salonu terk ettim.

Çay içerken havası incelmişti. Gidince Keremle aramızda bir sessizlik:

Niye böyle davrandın? dedi üzgün.

Üç aydır uğraşıyorum, gecem gündüzüm bu proje! Ve onlar geldi, eski mobilyalarını dikte edip, adına hediye dediler!

Onlar iyilik etti ya! İstersen masraflanma, seni düşünüyorlar.

Eskiyi üstümüze yıktılar, dedim. Ve adına iyilik dediler!

Konuşmadık o akşam. Ben yatakta, o salonda sustu. Gece su almaya çıktığımda Kanepede başını yastığa gömmüş, omuzları titriyordu. Kerem ağlıyordu. Üç iki yaşında adam, yazılımcı, ağlıyordueski bir kanepe için.

Yanına oturdum.

Özür dilerim, dedim yavaşça. Amacım kırmak değildi.

Biliyorum, dedi, gözlerini sildi. Onlar için değerli. Babam karavanda nöbet tuttu, annem haftalarca kartela gezdi. İlk ciddi eşyalarıydı. Bize miras gibi devretmek istediler.

Ama ben o anı yaşamak istemiyorum. Senin ailenin, senin hatıran, ama artık kendi geçmişimi kurmak istiyorum. Neden yapamıyorum?

Cevabı yoktu.

***

Salona uyum sağlatmak için uğraştım. Gri minimalist yastıklar aldım, bordo üzerinde dantel gibi kaldı. Yanına uzun, beyaz saksıda şık bir kocayemiş koydum; salonda sanki yanlışlıkla yanlış aileye düşmüş gibiydi bitki.

İnternette eski mobilyayı nasıl modernleştirirsin yazdım. Renk kontrastı önerdiler. Uydurmaya çalıştım; ince açık ahşap raflar, metal sehpa, minimal vazo, zarif mumluklar Her şey yama gibiydi, hiçbiri yakışmıyordu. Salon, iki devrin savaşı halini aldı: bir yanda doksanlar, diğer yanda aydınlık gelecek.

Melis yeniden geldi; o da baktı.

Ece, bırak bunları. Kaç yastık alırsan al, bu canavar orada durduğu müddetçe değişmeyecek. Çıkar gitsin.

Nasıl? Kayınvalidem delirir, kayınpederim bana nankör der, Kerem küser.

Sat, devret. Bahane bul; köpek ısırdı, lekelendi.

Köpeğimiz yok.

O zaman sahiplen, güldü.

Haklıydı. Kanepe bir eşiğe dönüşmüştü. Ya evet deyip hayatımı devrediyor, ya da hayır deyip kendi alanımı sahipleniyordum.

***

Bir cumartesi, Keremin iş arkadaşları Serkan ve Umut geldi. Salon, kanepeyle ilgili kayda girdi.

Kardeşim, bu ne? dedi Umut.

Annemlerin hediyesi, dedi Kerem.

Serkan hemen ortadaki çukura oturdu, gömüldü.

Oha, bu tam antika! Babaannemde vardı aynısı, dedi. Biz üstünde mahalle maçları yapardık, yayı kırardık, sonra attı, böcek basmıştı.

Böcek mi? dedim.

Mot, kadife sever. Baktınız mı?

Bakmadım, yaklaşmak istemiyordum bile. Gece el feneriyle kontrol yaptım. Yastıkların arasında kahverengileşmiş, yıl demeye korktuğum bir çörek buldum. Sararmış, küflenmiş. Belki Kerem çocukken düşürdü. Farketmez. Esas mesele; artık bu eşyanın sadece eskiliğiyle değil, kir ve riskle de gelmesiydi artık.

Çöreği Kereme gösterdim.

Ne bu?

Aman Allahım,

Koltukta aylardır bu var. Artık bitti, Kerem! Burada yaşayamam.

Ece, sadece bir çörek, dedi, sakinleştirmeye çalışarak.

Hayır! Simge bu! Atılmak isteneni başımıza “hediye” diye yıkmalarının simgesi!

Kerem suskundu. Yüzünde utanç, sitem ve endişe Haklı olduğumu biliyordu. Ama ailesine ihanet etmiş gibi hissetmekten korkuyordu.

Şimdi ne yapacağız? dedi.

Kurtulacağız.

Ama bunu anneme söylemek Bize verdiğiniz, anı dolu, değerli eşyayı çöpe attık! Yani gerçekten?

Burada mesele renk değil. Burası bizim evimiz, Kerem. Biz karar veririz. Ben istemiyorum. Kimse bana sormadı.

Ellerini yüzüne gömdü.

Annem dayanamaz… Çok üzülür.

Benim fikrim? Hiç mi önemli değil?

Gözleriyle bana baktı. İçinde bir seçim acısı: Eşi mi, ailesi mi? Onlara hep, Anne babayı üzme, saygı duy, minnettar ol, diye öğretildi.

Bir yolunu bulalım, dedi bir süre sonra. Herkes için makul bir çözüm.

İmkânsız, başımı salladım. Ya onlar üzülür, ya ben.

Bir süre sessizce oturduk. Sonunda Kerem,

Ben konuşacağım annemlerle, dedi.

Gerçekten mi?

Gerçekten. Ama kolay olmayacak. Sonra galiba annem vicdanıma oynar

***

Üç gün boyunca Kerem konuşmaya hazırlanıp erteliyordu. Her akşam telefonu eline alıp açmadan bırakıyordu. Tahmin ediyordum; bu, onun için ihanetti.

Çarşamba akşamı aradı. Mutfağa çekilip makarna yapar gibi uğraşırken dinledim.

Anne Evet, her şey yolunda Şey, kanepeniz Biraz büyük geldi Evet, çok kıymetli, ama nereye koyacağımızı şaşırdık, düzenimiz tutmadı Tabii ki minnettarız!… Hani belki yazlığa götürsek, ya da başka biri kullansa?…

Sesi iyice gerildi. Karşıdan Nevin Hanım kızgın bir şeyler söylüyordu. Kerem savunmaya geçti, anlatmaya çalıştı, her cümlesi havada asılı kaldı.

Tamam anne, tamam. Baban gelsin Evet, istiyorsanız geri alın. Daha hediye falan getirmeyiz bir daha, dedi babası Biz layık olamıyoruz!…

Telefonu kapattı, masaya kapandı.

Ağlıyor, dedi. Bizim onları hiçe saydığımızı düşünüyorlar. Alacaklar kanepeyi, bir daha da hediye-mhediye yok.

Yanına oturdum, onu sardım.

Kusura bakma…

Cumartesi gelip alacaklar. Beş yıl selam vermezler artık.

O üzülüyordu. Fakat ben, içimde tuhaf bir ferahlık hissettim. Nihayet, salonumdan o gölge kalkacaktı.

***

Cumartesi bulutluydu. Hasan Bey ile Nevin Hanım, yine iki hamalla geldiler. Ben mutfağa saklandım. Kerem kapıyı açtı, onlar sessizce yerleşti.

Buyurun, alın, istemiyorlar burada dedi kayınvalidem soğukça.

Anne, ne olur,

Olur oğlum, anladık. Bizim size hediyemiz yer bulmadı…

Çıktım, vedalaşmadılar bile. Hamallar kanepeyi taşırken kapı pervazını çizdi, zorla çıkardılar. Ne yapalım, nereye bırakayım? diye sordu ambarcı.

At çöpe, dedi Hasan Bey.

Ama Veysel, yazlığa bir yere koysak ya

Kim ne yapsın, eskiyi, sinirle çıkıştı.

Onları yolcu ettik. Kerem geldiğinde salon bomboştu. Halının bir yeri diğerlerinden daha koyu kalmıştı, gölge gibi. Odanın ortasında susarak durdum.

Eee, dedi Kerem, Mutlu musun?

Hayır, itiraf ettim. Böyle olsun istemedim.

Ne olacaktı? Helal olsun Ece, attın eskiyi, mi diyeceklerdi?

Onları kovmadım ki, sadece evimde özgür yaşamak istedim!

Sonunda başardın, tebrikler, dedi ve mutfağa gitti.

Bütün gün konuşmadık. Gece yanaştım.

Bir daha ara, açıklayalım istiyorum, dedim.

Ne anlatacağız? Emanetiniz istemiyoruz? Onlar ne kadar gönül koyduysa, haksız değil ki.

Peki bizim gözümüzden?

Biz kendi alanımızı savunduk! Ama onlar için teselli değil.

***

Bir hafta telefon çalmadı. Kerem defalarca aradı, açmadılar. O arada ben hayalimdeki köşe kanapeyi aldım, sehpayı koydum, kitap raflarını taktım. Salonum istediğim gibi oldu, aydınlık, dingin, rahat. Ama sanki göğsümde bir yumru vardı.

Güzel olmuş, dedi Kerem bir akşam.

Evet.

Mutlu musun?

Onun yorgun yüzüne, üzgün gözlerine baktım. Ailesinden kopmuş gibi hissediyordu. Hem beni, hem aileyi hem kendini suçluyordu aslında.

Salonum güzel oldu, ama ödediğim bedel ağır.

İşte seçim böyle bir şey. Sen konforu istedin, ben seni. Onlar da alınmayı seçti.

Kanepeyi sırt sırta verip oturduk. Rahat, sade ama zamansız bir eşya O eski canavar gibi hayat barındırmıyordu, ama savaş bitti diye huzurluydum.

Kerem, hadi bir şans daha verelim. Onları tekrar davet edelim, izah edelim.

İşe yarar mı dersin?

Bilmiyorum, ama bir kere daha deneyelim.

***

İki hafta sonra ikna oldular. Bu sefer isteksiz ama geldiler. Nevin Hanım mesafeli, Hasan Bey suskundu. Yeni kanepeyi, kitaplığı, ışığı gösterdim.

Modern tabii bana soğuk geldi, dedi Nevin Hanım.

Ferah, hafif…

Bakalım, dedi Hasan Bey, Umarım çabuk bozulmaz. Yine eskisi gibi olursa, bize söyleyin.

Tartışmadım. Masaya oturduk, kedisine sevdikleri yemekleri yaptım. Sohbet kısa, mesafeliydi. Bir ara bir cesaret;

Kırılın diye yapmadık. Sadece herkesin yolu, tarzı ayrı, dedim.

Nevin Hanım, çatalı bıraktı:

Ececiğim, gençken her şeyin önemi var zannedersin. Mobilya önemli gelir. Zamanla göreceksin, önemli olan aile, dedi. Sen eşyayı seçtin.

Ben kendi evimde karar hakkımı seçtim, dedim nazikçe.

Benim için aynı şey, dedi ve toparlandı. Veysel, gidiyoruz

Gittiler. Kerem geldiğinde yorgundu.

Denedik, olmadı, dedi.

En azından artık açık oynuyoruz. Günü gelince yumuşarlar.

***

Bir ay geçti. Arada bir, bayramlarda arandık. Mektuplar kısa, resmi. Kerem zamanla özgürleşti, ailesinin her dediğine boyun eğmekten vazgeçti.

Bir akşam yeni kanepemizde, dizimizin dibinde kitap okurken evime bakıp düşündüm: Evet, değdi. O eski canavar gitmişti; sadece bir mobilya değil, kendi sınırlarımı savunmayı, hayır diyebilmeyi, evimi sahiplenmeyi öğrenmiştim.

Keşke, dedi Kerem bir akşam, Annem o kanepenin evimize geldiği gün ne kadar sevinmişti hatırlıyorum. Ona göre, en değerli eşyasıydı, bize taşıdığı anlamı büyüktü, bizi korumak, geçmişi aktarmak istiyordu.

Anlıyorum, dedim. Ama bizim korumaya ihtiyacımız yoktu. Özgürlüğe ihtiyacımız vardı.

Onlar anlamaz

Belki zamanla

Salonda gün batarken, bir huzur sardı içimi. Burası bizim evimizdi artık, kendi kurallarımız, kendi hayatımız vardı.

Bir hafta sonra Nevin Hanım aradı:

Ece? Şey Biz bu hafta gelsek? Salonu tekrar görmek istedik de.

Tabii, bekleriz

Şey O yeni kanepe Hakikaten rahat mı? Biz de yazlığa öyle bir şey bakıyoruz.

Gülümsedim.

Çok rahat, isterseniz mağazasını da gösteririm.

Olur kızım, not alırım.

Akşam Kerem sordum.

Annem senden mobilya tavsiyesi mi istiyor?

Gülümsedim:

Demek ki, zaman herkesin tarzını değiştiriyor.

Haftasonu geldiler. Bu kez Nevin Hanım gülümsüyordu, Hasan Bey de daha sakindi. Kanepeye oturup elledi.

Fena değilmiş, dedi. Konforluymuş.

Modern eşyalar da kaliteli oluyor, dedim.

Belki de öyle, dedi.

Salonumuzda artık ağırlık yoktu, kavga yoktu. Sadece uyum vardı, anlayış vardı.

Giderlerken Nevin Hanım sarıldı:

Kızım, kusura bakma. Biz niyetimizi anlatamıyoruz bazen. Artık nasıl isterseniz öyle yapın, siz bilirsiniz.

İşte o an, gerçek uzlaşma oldu. Sonunda kendi evim, kendi hayatım vardı. Aramızda kalan tek şey, karşılıklı anlayıştı.

***

Sonradan bir fotoğraf geldi Whatsapptan: yeni, açık gri, çağdaş bir kanepe. Yazlığa aldık, çok rahatmış kızım. Veysel kendi kurdu.

Fotoğrafı Kereme gösterdim:

Bak, ilerleme kaydediyoruz!

Hem de nasıl, dedi gülümseyerek.

Ve şunu anladım; bazen, bir şeyi kaybetmekten korkarken, asıl kazancımız kendimizi bulmak olur. Hayır demeden evet demeyi, eskiyi göndermeden yeniliğe alan açmayı öğrenemiyoruz.

Üstelik bu, sadece bir mobilya meselesi de değil. Yaşamla ilgili.

Ece? Çay ister misin? diye seslendi Kerem mutfaktan.

Elbette! dedim.

Gülümsedim. Çünkü sonunda gerçekten evimdeydim: Kendi evimde, kendi hayatımla, en güzel şekilde.

Rate article
Lifequest
Doksanların Efsanesi: O Dönemin Unutulmaz Divanı