Bir zamanlar, büyük paraların ve teknolojinin hüküm sürdüğü dünyada, insanları görünüşlerine göre yargılamak adeta bir alışkanlıktı. Ancak çoğu zaman en sade kıyafetin ardında odanın en zeki beyni gizlenirdi. İşte bu hikâye, yıllar önce İstanbuldaki lüks bir plaza ofisinde yaşanmıştı; insana kimseye yukarıdan bakmaması gerektiğini bir kez daha hatırlatır.
**Birinci Sahne: Camın Ardında**
O meşhur bilişim firmasının toplantı odası pırıl pırıl ışıldıyordu. Mavi önlüğüyle genç bir kadın, Emine, sessizce cam bölmeyi siliyordu. İçeride ise iki kararlı yönetici, Tolga ve Kerem, hararetle finansal tahmin grafiklerini büyük ekranda tartışıyor, bol kazanç hayaliyle kahkahalar atıyorlardı.
**İkinci Sahne: Küçümseme**
Tolga, pahalı kravatını düzeltip camdan Emineye kısa bir bakış attıktan sonra, sesi yükselterek Kereme takıldı:
**Veri sızıntısından korkma, burada çalışanların çoğu lise dahi bitirememiştir. Rakamların ne anlama geldiğini hayal bile edemezler.**
Kerem ise başını sallayıp küçümseyici bir el hareketiyle Emineyi işaret etti.
**Üçüncü Sahne: Sabır Taşı**
Emine bir an duraksadı. Elindeki bez tam tablonun karşısında asılı kaldı. Derin bir nefes aldı, sakinliğini korumaya çalıştı. Fakat yıllarını Boğaziçi Üniversitesinde uygulamalı matematik eğitimi alarak geçirmiş, zorlu hayatı onu bir süreliğine temizlik işine yöneltmişti; artık sessiz kalamayacaktı.
Sakin ama kararlı bir şekilde yüzünü onlara döndü. Gözlerinde korku değil, sarsılmaz bir özgüven vardı. Elindeki temizlik aletlerini bırakıp kararlı adımlarla içeri girdi, beyaz tahtaya yürüdü. Tahtada karmaşık bir formül yazılıydı.
**Dördüncü Sahne: Doğruluk Anı**
Oda bir anda sessizliğe büründü. Yöneticiler donup kaldı. Emine, kırmızı kalemi aldı, bir değişkeni yuvarlak içine aldı ve Tolganın gözlerinin içine bakarak şöyle dedi:
**Marjı yüzde beş seviyesinde tutarsanız, şirketiniz Cuma gününe kadar iflasa sürüklenir. Yüzde yedi virgül iki öneririm.**
**Beşinci Sahne: Son Perde**
Tolga ve Kerem adeta taş kesilmişti. Tolganın yüzündeki kendinden emin pembe ton, bir anda kül grisine dönüştü. Hesaplara bakıp, bir Emineye, bir de tahtaya baktı ve haklı olduğunu anladı. Hesaplardaki hata ölümcüldü.
Emine kalemi sessizce masaya koydu. O plastik tınısı, sanki odadaki sükûneti delen bir mermi gibiydi.
**İyi günler beyler. Umarım sizler liseyi bitirmişsinizdir.** dedi sakin ve tok bir sesle.
Cevap beklemeden arkasını döndü, kapıdan sessizce çıktı; ardında iki perişan iş dehası ve derin bir sessizlik bırakarak gözden kayboldu.
**Sonunda ne mi oldu?**
Bir saat sonra Tolga, Emineyi binada dört döndü, ona baş analist pozisyonu teklif etmek istedi. Ama Emine çoktan ortadan kaybolmuştu; danışmanın masasında istifasını bırakıp gitmişti.
**Bu hikâyenin özeti şudur:** Birinin yeteneğini makamına bakarak asla yargılamayın. Bazen ofisinizi temizleyen kişi, işiniz hakkında sizden çok daha fazlasını biliyor olabilir.
**Siz olsaydınız Eminenin yerinde nasıl davranırdınız? Yorum kısmında paylaşmayı unutmayın! **Ve yıllar sonra, bilgisayar dünyasında çığır açan bir algoritmanın arkasında bir isim parıldıyordu: Dr. Emine Yıldız. Giydiği mavi önlüğü ve ellerindeki sabun izlerini çoktan arkasında bırakmış, şimdi sadece zekâsı ve cesaretiyle konuşuluyordu. Onun hikâyesi dillerden dillere dolaşırken, İstanbuldaki o lüks plaza ofisinde hâlâ camlar tertemiz parlıyordu; ama içerdeki en büyük ayna, insanın asıl değerini gösteren o kısa, fakat unutulmaz anıydı.




