Gece geç saatte, İstanbulun sessiz sokaklarında, Ahmet kısık adımlarla yürüyordu. Biraz fazla rakı içmiş, kafasında türlü düşüncelerle dolanıyordu. Nereye gittiğini, hangi ara buraya geldiğini pek de umursamıyordu. Ne de olsa bildiği mahalle, ayakları kendiliğinden evi bulurdu. O ise yol boyunca felsefi bir sohbete girmişti, kendi kendine konuşarak:
Neden ya, neden benim hayatım böyle? Yirmi yedi yaşındayım Arkadaşlarımın çocukları ilkokula başladı, ama benimle olan kadınlar bir ayı bile zor geçiriyor, hani en iyisi bu. Sert miyim? Yoo aslında Evet ya, biraz sertim. Erkek dediğin böyle olur zaten, dedi Ahmet kendi kendine acı bir tebessümle. Hayatta becerebildiğim tek şey işim oldu. Milyoner değilim belki ama güzel yaşayacak kadar kazanıyorum.
Aniden duraksadı, elleriyle başını tuttu, gözlerinden yaşlar süzüldü:
O kadar para verdim doktora, sonunda dediği şu: Sana yardımcı olamayacağım. Sana İstanbuldaki bir profesörün numarasını vereyim ama sanmıyorum, o da bir şey yapsın. Ne yapsam, yarın gidip yine de o profesöre görünsem mi?
Bir köprüye yaklaşırken, gözleri Boğazın karanlık sularına takıldı:
Acaba kendimi mi atsaydım? Su derin, her şey bitip gider suyuna bir kez daha baktı. Yok, şimdi olmaz. Hem soğuk. Hem de Sokrat’ı beslemedim daha. En iyisi eve gideyim.
Köprüde yürürken, tam ortasında genç bir kadın gördü. Kucağında minik bir bebekle, köprünün trabzanlarına tırmanıyordu. Ellerini yanlara açtı, suya bakıyordu. Ahmet, bir an bile düşünmeden koştu, kadın düşmeden belinden yakalayıp ikisini de köprünün zeminine indirdi. Bebek ağlamaya başladı.
Delirdin mi sen? diye bağırdı Ahmet, alkollü hali bir anda geçmiş gibiydi.
Sana ne ya, bırak beni! Ne diye karışıyorsun! dedi kadın, gözlerinden yaşlar süzülerek.
Nedense ölmek için daha çok erken olduğunu düşündüm, dedi Ahmet, bebeği işaret ederek. O daha da erken. Hadi kalk, eve git; kocan, annen varsa onlara dön! Kimin var arkanda?
Ne evim var, ne kocam, ne annem. Kimsem yok!
Al başıma iş, kaldırırken çocuğu ona verdi. Hadi gel, benimle geliyorsun.
Yok artık! Ya sen manyak çıkarsan?
İstediğin zaman intihar edebilirsin! Ama manyakla gitmekten mi korkuyorsun? dedi Ahmet elini uzatarak. Hadi!
***
Şehrin ıssız sokaklarında, bebek ağlarken birlikte yürüdüler. Sonunda Ahmet dayanamayıp sordu:
Neden sürekli ağlıyor bu çocuk?
Açtır, sanırım, kadın bebeği göğsüne bastırdı.
Süt ver istersen.
Ne sütüm var, ne param.
Aklın da yok galiba, Ahmet çevresine bakındı. Şurada bakkal var, geceleri açık. Gel, süt alalım.
***
Kasadaki kadın ve güvenlikçi, gece vakti gelen bu ikiliye şüpheyle baktı. Ama Ahmet eline sepeti aldı, başıyla kadına işaret etti.
Gel, kasiyere döndü. Süt hangisinde?
Orada, diye gösterdi kasiyer.
Sütün önünde durdular.
Al, hangisinden istiyorsan! dedi Ahmet.
Şundan, bir ufak kutu aldı kadın.
Daha çok al, ne kadar gerekiyorsa o kadar! Kadının tüm sütleri sepete koymasını bekledi. Başka ne lazım?
Bebek bezi
O ne?
Şurada işte, kadının yüzünde kısa süreli bir tebessüm oluştu.
Al!
Islak mendil de alabilir miyim?
Tabii.
Kasaya geldiklerinde Ahmet kartını uzattı.
Sadece nakit geçerli, dedi kasiyer.
Cebinden bir tomar eski 200 TLlik çıkardı, biri uzattı.
Para üstü yok, kasiyer hâlâ sert.
Para üstü yerine biraz çikolata verin, dedi Ahmet sabırsızca, rafı göstererek. Şu çikolatadan.
***
Eve girdiklerinde genç kadın şaşkınlıkla etrafa baktı; Ahmet ayakkabılarını çıkarıp doğruca mutfağa gitti. Buzdolabından bir balık çıkarıp Sokrata, sarman kedisine attı. Sonra bir kutu şeftali suyu açtı, kana kana içti. Kadına dönerek konuştu:
Bu oda senin. Mutfak burada, banyo orada. Ben yatıyorum.
Diğer odaya yönelirken durdu, arkasına döndü:
Adın neydi senin?
Elif.
Ben Ahmet.
***
Sanırım gerçekten manyak değil, diye düşündü Elif, mutfağa geçip ocağı yaktı, su ısıtmaya koyuldu. Ah Elif, az daha canından olacaktın! Şu çocuk olmasa, kim bilir ne olurdu. Sürekli sokakta kalamazdık, üşürdük. Yarın nasıl olsa kovar; neyse, bugün en azından sıcaktayız.
Çaydanlık kaynayınca Elif, Ahmetin gösterdiği odaya koştu. Ağlayan bebeği yatağa yatırdı, çantasından biberonunu çıkardı. Hemen mutfağa dönüp iyice yıkadı, sütün içine kaynar su ekledi. Minik aç bebek iştahla içip mışıl mışıl uyudu. Bezini değiştirdi, temizledi, uyuttu.
Elif kendisi de bir yudum su içip, bir şeyler atıştırmak istedi. Buzdolabını karıştırırken, eline geçen sucuklu ekmek ve biraz peynir aldı. Karnı doyunca Hoş olmadı böyle yapmam, diye düşündü, ama göz ardı etti. Oğlunun yanına kıvrılıp hemen uyudu.
***
Sabah erken, küçük oğlu Yusufu yine beslemek için birkaç defa kalkmak zorunda kalmıştı. Bütün gece evin sahibi de birkaç kez mutfağa uğramıştı. İşte şimdi, Ahmet mutfakta bir şeylerle uğraşırken Elif kalkıp yanına gitti:
Otur yerine, ben yaparım, dedi Ahmet, sandalyeyi göstererek. Şimdi menemen hazırlarım.
Sen geç otur bence, dedi Elif, hafifçe onu ocaktan uzaklaştırıp. Taze maydanoz kıyıp menemene ekledi; bardakları iyice yıkayıp, kahve yaptı.
Ahmet ise telefonda konuşmalarına devam etti, talimatlar veriyor, birilerine kızıyordu. Elif, adamın adeta orada olmadığını düşündü, sessizce yemeğini yedi, kahvesini içti. Ahmet kalkarken Elifin kalbi sıkıştı:
Tabii, şimdi kovacak.
Elif, iyi dinle! Bir hafta yokum. En önemli şey: Sokratı beslemeyi unutma. Sakın ona mama verme; sadece taze balık, taze et yiyecek. Çalışma odama girmek yok! Diğer odalarda istediğin gibi takılabilirsin.
Yataktan duyulan bir ağlama sesiyle Elif hemen fırladı. Soru dolu bakışlarla Ahmete döndü.
Gitsene! dedi Ahmet, başıyla işaret ederek.
Beş dakika sonra, Yusuf kucağında geri geldi. Masanın üstünde birkaç destelik 200 TL vardı:
Bu sana bir hafta yeter, sanırım, dedi Ahmet parayı göstererek. Çıkıyorum ben şimdi.
Kapıya yöneldiği sırada Yusuf iki minik kolunu uzatıp, babaya benzer bir ses çıkardı. Ahmet, bir an durakladı; yüreğine bir hüzün saplandı. Çünkü hiçbir zaman baba olamayacaktı.
Elif, oğlunu kucağıma alabilir miyim? dedi, şaşırtıcı bir içtenlikle.
Tabii! Minik Yusufu ona verdikten sonra Elifin dudağında bir gülümseme belirdi. Hiç çocuk kucağına almadın mı?
Hayır.
Bak, böyle tutacaksın!
Yusuf neşeyle ellerini salladı, gülücükler attı. Ahmet bir mucizeye bakar gibi çocuğu izledi.
Benim hiç oğlum olmayacak, diye düşünüp yüzünü buruşturdu, bebeği Elif’e geri verdi ve çıktı.
***
Ahmet, dönüşte İstanbuldaki profesörün de çocuk sahibi olamayacağını kesinleştirdiğini hatırladı. İçinde büyük bir boşluk:
Bunca paranın, dört odalı evin, cipin ne anlamı var? Bir erkek, ailesi için kazanır. Ev hep dağınık, yalnızlık çekilmez. Yedi koltuklu aracıma hiç çocuk binmeyecek
Yüzü asık, kapıyı açtığında, ev tertemizdi. Elif suçlu bir tebessümle kapıda:
Baba! diye Yusuf kollarını uzattı.
Çantası yere düştü, elleri minicik bedene uzandı.
Hayatta bazen hiç beklemediğin anda, bir mucizeyle karşılaşabilirsin. İnsan yalnızken bile, bir başkasına umut olup yeni bir başlangıcın kapısını aralayabilir. Bazen başkasına iyilik etmek, en çok da kendine iyilik etmektir.




