“Sana kim bakar beş çocukla?” diye dul kızını 32 yıl önce evden kovan anne, eski evde onu hem beklenmedik bir mirasın hem de gizemli bir gece misafirinin beklediğinden habersizdi…

Beş çocukla kim seni alacak ki?! annesi, 32 yaşındaki dul kadını kapının önüne koydu, bilmeden eski köy evinde onu bir miras ve gece bir misafir bekliyordu

Mezarlığın toprağı büsbütün çamur olmuştu. Toprak ayakkabılarının altına yapışıyor, Zeynepin ucuz ayakkabılarıyla yürümek pek mümkün olmuyordu. Yanında işçiler, Zeynepin hayatını, yani kocasını toprağa gömüyordu. Serkan, daha otuz beşinde, ansızın gitti. Fabrikada birden bire yere yığılıp kaldı, gerisi yok.

Yan tarafta Zeynepin annesi, Sevil Hanım, titrekçe kürk mantosuna sarılmış, torunlarına Zeynepin kara kabanına sokulmuşlar diye kaşlarını çatıyor.

“Tamam, ağladık, yeter,” diye ortalıkta yüksek sesle konuştu annesi, mezar bir tepe olup çıktığında. “Haydi, Zeynep. Burada daha fazla üşütmenin alemi yok. Konuşacaklarımız var.”

Evde, onların daracık, henüz kredisi ödenmemiş 2+1inde, Sevil Hanım doğruca mutfağa gidip başköşeye kuruldu.

“Bak şimdi,” dedi şapkasını bile çıkarmadan, “Evi banka alacak, net. Senin ödeyecek paran yok. Serkan yok, sen de yıllardır evdesin.”

“Çalışacağım,” dedi Zeynep usulca, bir yaşındaki küçük Mustafayı kucağında sallarken.

“Nereye? Temizlikçi mi olacaksın? Beş tane çocuğun var! Beş römork! Kim alır seni? Büyükleri, Damlayla Poyrazı ben yurda veririm. Geçici tabii. Küçükleri… devlet bakar, ne yapsın.”

“Git!” dedi Zeynep, sesi duyulmayan bir isyanla.

“Ne?” dedi Sevil Hanım, anlamadı.

“Evimden çıkın. Çocuklarımı vermem! Aç kalsam bakarım hepsine.”

“Ah, akılsız başın…” dedi annesi, kürkünü düzeltip ayağa kalktı. “Sana zamanında söyledim. Ama sen hep serçecik, çimenler hayalindeydin. Al işte, otur şimdi o çimene. Para istemeye de gelme.”

Bir ay sonra gerçekten bankadan tahliye kağıdı geldi. Zeynep tanıdık, akraba ne bulduysa dolaştı ama beş çocukla kimse almaya yanaşmadı.

Tam umudu tükenmişken bir mektup ulaştı. Balıkçıköyden. Noter yazmış, Teyzeden bir ev miras kaldı.” Zeynep bu teyzeyi ömründe bir kere görmüştü ve evin içi yaşlıydı belki ama “kendi evim”, dedi. Seçeneği yoktu.

Balıkçıköy onları kasım rüzgarı ile karşıladı. Ev ormanın ucunda, balçıktan kararmış, eğilmiş bir veranda, camlar berbat, adeta dünyaya kızgın bakıyor.

“Anne, burası çok soğuk,” diye içli içli sızlandı beş yaşındaki Elif.

“Şimdi ısınacak kızım, hemen sobayı yakıyorum,” dedi Zeynep, sesi titremesin diye uğraşarak.

O ilk gece tam bir sınavdı. Soba duman yapıyor, çocuklar öksürüyor, evin her delik deliğinden rüzgar üflüyordu. Zeynep çocukları bulduğu her şeyle sardı: ceket, battaniye, hatta halı. Kendisi uyumadı, Vanın nefesini dinledi.

Yedi yaşındaki oğlu Velinin hastalığı vardı, tedavisi çok pahalıydı. Doktorlardan Anca bir yılda sıra gelir, isterseniz özelde, İstanbulda demişti. Gerekli para ise bankanın aldığının iki katıydı.

Sabah Zeynep, tavan arasındaki deliği tıkamak için çıktı. Kırk yıllık gazetelerin, yırtık kürklerin arasında bir çay kutusu buldu. İçinde yağlı beze sarılmış ağır bir şey.

Cep saati. Zincirli, gümüşten, üstünde çift başlı bir kartal ve Sadakat ve İnançla yazıyor.

“Güzel ama kaça gider ki?” dedi iç geçirerek. Saat çalışmıyordu, yelkovanla akrep beş kala on ikide donmuş.

Neyse deyip saati dolaba sakladı. Zira antika işlerine zaman yoktu. Yiyecek üç günlük, odun bitmek üzere, Veli giderek ağırlaşıyordu. Artık yataktan kalkacak hali kalmamıştı.

Akşamı fırtına bastırdı, tipiyle ev dünyadan koptu. Çocukları yatırdı, kendisi pencere önünde oturdu. Acıdan içi kavruluyordu. “Neyse ettin Zeynep” diyordu kendine, Çocukları getirdim, mahvoldular.”

Birden kapı tık tık çalındı.

Zeynep’in yüreği ağzına geldi. Yoksa hayal mi?

Tekrar tık tık. Hem de gayet kendinden emin bir tıkırtı.

Eline soba maşasını aldı, kapıya yanaştı.

“Kim o?”

“Ev sahibi, beni içeri al, bu havada dışarıda kalınmaz,” dedi kapının dışından. Sesi incecik, eski bir tencere gibi ama sakin.

Zeynep, neden bilmem, kapıyı açtı. Kapıda, yere kadar uzanan enteresi, belinde sicim, kısa beyaz sakallı bir ihtiyar vardı. Ama yüzü genç, gözleri ışıl ışıldı.

“Buyurun,” dedi Zeynep, kenara çekildi.

Yaşlı adam içeri girdi ama üzerindeki karlar bile erimedi, garip, adam sıcacık.

Çocukların yattığı odaya geçti, Veli’ye baktı. Veli horul horul zor nefes alıyor.

“Çocuk hasta galiba?” diye sordu misafir.

Hem de nasıl, param yok ki yardım edeyim, diye iç çekti Zeynep.

“Para boştur, evlat, zaman altındır,” dedi dede. “Benim bıraktığımı buldun mu?”

Zeynepin kalbi hopladı.

“Saati mi? Sizin mi o?”

“Benim. Bir bey hediye etti, gölden çekip çıkarmıştım. Sakladım, günü gelir lazım olur dedim.”

“Dede, satayım bari, en azından ilaç alırız, gümüş galiba.”

Dede gülümsedi sakalının altında.

“Öyle kolayca ucuzuna gitme. Saati bir incele; tıkacının koheylanında ince bir iğne deliği bul, oraya bir iğne ucu batır. Çift kapağı var.”

Adam kalktı.

“Hoşça kal Zeynep kızım, adın gibi umutlusu ol. Üzülme.”

“Bir çay içseydiniz, adınızı bilemedim?” diyerek dönünce, oda bomboştu. Kapı hâlâ sürgülü. Çocuklar uyuyor. Havada tütsü ve taze ekmek kokusu kaldı.

Sabaha kadar gözünü kırpmadı Zeynep. Gün doğar doğmaz saati çıkardı, ince dikiş iğnesini buldu. Eli tir tir titriyordu. Zincirin oradaki mikroskobik deliğe dokundu.

Tık.

Kapak açıldı. Gizli gözde katlanmış bir kağıt ve pırıl pırıl bir altın. Öyle kuyumcuda görülmez, eski, ağır.

Kağıdı açtı, eski harfler, Bu belge sahibine… gerisi pek anlaşılmıyor, imzalı bir berat.

Köyden minibüsle ilçeye gitti, bir antikacı buldu. Yerli tombik bir adam, önce ilgisizce baktı.

Gümüş 925, 5 bin lira eder, yıpranmış.

Şuna bakın, dedi Zeynep, kağıdı ve altını çıkardı.

Adam büyüteciyle baktı, kaşlar kalktı, sonra yüzü bembeyaz oldu.

“Bu nereden?”

“Miras.”

“Bacım… Bu Osmanlı darphanesi denemelik altını. Nadir. Belge ise bizzat padişah yarlığı. Ben buna değmem. İstanbulda müzayedeye gidin. Hayatınız kurtulur.

Bir ay sonra Veli, İstanbulun en iyi hastanesinde tedavi oldu, Zeynepin elinde kalan parayla yeni ev alınır, çocuklara okul yeter. Birazı artar bile.

Köye döndüğünde Zeynep ilk iş köy mezarlığında uzunca aradı. Buldu: bir kenarda yamuk bir taş, üstünde Prohor Yılmaz1888-1960.

Çiçek bıraktı, eğildi:

“Sağ olasın dedeciğim Prohor.”

Zeynep, ışıl ışıl, büyükçe bir ev yaptırdı. Her imkânı var. Köylüler dul genç kadına saygı duydu; işine gücüne bakan, çocukları pirüpak.

Altı ay sonra Sevil Hanım tekrar ortaya çıktı. Taksiyle indi, pastasını kaptığı gibi yeni iki katlı malikâneye dikildi.

“Zeynep kızım! diye sarıldı. Duyduk çok zengin olmuşsun, hazineni bulmuşsun! Aferin, ben varken sana bir şey olmaz! Vallahi hastayım, emekli maaşı yetmiyor. Odan çokmuş bakarım burada!”

Zeynep verandaya çıktı. Arkasında büyük çocuklar, kaş çatmış bakıyorlar babaanneye.

“Hoş geldin anne,” dedi Zeynep sakin.

“Ne duruyorsun? Çağır hadi!”

“Hayır.”

“Nasıl hayır?!” Yüzü düştü Sevil Hanımın.

“Burada sana yer yok. Seçimini o gün yaptın, koydun bizi kapının önüne. Şimdi burada değilsin.”

“Ben seni mahkemeye veririm! Ben anneyim!”

“Ver, rahatla. Ama şimdi git. Velinin uyku vakti, ses istemem.”

Ağır meşe kapı kapandı, çıt.

Arka tarafta beş römork ve nankör nidaları yankılandı; Zeynep artık dinlemiyordu. Mutfağa, fırında pişen börek kokusuna doğru yürüdü. Eski saat duvarda tıkır tıkır yeni, huzurlu hayatın saatini sayıyordu.

Rate article
Lifequest
“Sana kim bakar beş çocukla?” diye dul kızını 32 yıl önce evden kovan anne, eski evde onu hem beklenmedik bir mirasın hem de gizemli bir gece misafirinin beklediğinden habersizdi…